Jump to content

İlahi İcraata Biyolojik Perde


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

İçinde bulunduğumuz yüzyılın biyoloji çağı olacağı ve bilimler içinde en şaşırtıcı gelişmelerin de biyolojide yaşanacağı bilim adamlarının ekseriyeti tarafından kabul edilmektedir.

 

Biyolojinin alt disiplinlerine inildikçe ihtisas sahaları iyice daralıp derinleşmekte ve sadece belli bir mevzuda uzmanlaşan araştırmacılar, komşu sahalardan giderek uzaklaşmaktadır. Bilginin aşırı yığılması, dar sahalardaki ihtisaslaşmayı bir yerde mecburi istikamet gibi gösterirken, parçada boğulmayı ve bütünü gözden kaçırma tehlikesini de beraberinde getirmektedir.

 

Bilhassa moleküler biyolojideki araştırmalar, geçmişte organ ve doku seviyelerinde anlayamadığımız birçok fizyolojik hâdisenin temelindeki maddî sebepleri ve biyolojik mekanizmaları kısmen aydınlatmaya başlamıştır.

 

Geçmişte anlamakta zorlandığımız birçok biyolojik hâdisenin altında yatan sebepler zincirinin her bir halkası ortaya çıkarıldıkça, canlılık denen hâdisenin ne kadar kompleks ve sırlı olduğu, Sonsuz Bir İlim ve Kudret Sahibi’nin yaratmasından başka bir şeyle izahının mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, biyolojik süreçlerin sebep-netice zinciri şeklinde açıklanmasının inanç dünyamıza ters olduğu gibi bir yanlış anlayışı ve tehlikeyi de ortaya çıkarmaktadır.

 

Çünkü araştırmalarda, canlı yapılardaki mu’cizevî bilgi Mutlak İlim Sahibi’nden koparılmakta, canlılığın ortaya çıkması için gerekli kudret, Yaratıcı’dan ayrılarak gözardı edilmekte ve bütün olup bitenler sadece maddî-mekanistik süreçlere bağlanmaktadır. Bugün birçok bilim adamının bilerek veya bilmeyerek içine düştüğü bu husus, temelde iman zaafından, Allah’ın (cc) bütün isim ve sıfatlarıyla çok iyi bilinmemesinden ve bilimlere bakış açısının materyalist ve pozitivist felsefelerle çarpıtılmasından kaynaklanmaktadır.

 

Herhangi bir biyolojik vetireyi inceleme sahamıza aldığımızda, lâboratuvardaki müşahede ve tecrübeler neticesinde bazı ön bilgiler elde ederiz. Bu yeni bilgileri mevcut birikimimizle değerlendirip tekrar yeni deney ve araştırmalara girişiriz. Elde ettiğimiz bilgiler belli bir kesafete ve ikna edici mahiyete eriştiğinde bazı faraziyeler üretiriz ve bunları deneylerle doğrulamaya çalışırız. Giderek güçlenen bilgiler zamanla teori hâline gelir, daha sonraları da iyice kesinlik kazanır ve bir biyolojik prensip veya kanun olarak kabul edilir.

 

Biyoloji bilimi elle tutulup, gözle görülen canlı malzemeler üzerindeki kimyevî ve fizikî ölçüm ve gözlemlere dayandığından, buradan elde edilen bilgilerin sözlü veya yazılı olarak ifadelendirilmesi de günlük dilde olduğu şekilde hâdisenin sadece görünen yüzünü anlatacak tarzda kalmaktadır. Meselâ; gıda maddelerinin sindirilerek emilmesi veya bir proteinin sentezlenmesi, yahut oksijenin akciğerler vasıtasıyla alınıp bütün hücrelerin ayağına kadar taşınması ve karbondioksitin atılması gibi birçok kompleks biyolojik süreç, geçmişte bugünkü kadar teferruatlı bilinmiyordu.

 

Bilginin kısmen daha az olduğu bu dönemlerde “Enzimler parçalar ve sentezler.”, “Bağırsaktan emilir.”, “Oksijen kana, karbondioksit de akciğer boşluğuna geçer.” gibi hâdisenin sadece maddî sebeplerinin küçük bir kısmını ifade eden basit cümlelerle, tefekküre kapı açılmadan geçiliyordu.

 

Yeni deney ve gözlemlerle bilgimiz biraz daha artınca başlangıçta fark edemediğimiz bazı ara reaksiyonları fark eder hâle geldik ve buna paralel olarak aynı hâdiseleri anlatırken kullandığımız ifadeler de biraz daha teferruatlı hâle gelmeye başladı. Ancak maalesef, her hâdise önde gördüğümüz mekanik süreçlere takılarak ifade edilmeye devam edildi.

 

Bugün ise biyokimya ve organik kimya gibi dallardaki hassas ölçüm ve tespit usullerinin gelişmelerine bağlı olarak sindirim, solunum ve boşaltım gibi fizyolojik hâdiselerin işleyişinde onlarca ara kademe, yüzlerce faktör ve binlerce kompleks reaksiyonun işletildiğini görüyoruz. Yarın belki de nanoteknolojik gelişmelerle her bir ara kademenin de kendi içinde binlerce ayrı parametreye bağlı olarak işletildiğini öğreneceğiz.

 

Yüzlerce ara kademede iş gördürülen hususi moleküllerin, enzimlerin, vitaminlerin, özel reseptör moleküllerin vs. birçok maddî sebebin hangi neticeye vesile olduğunu bileceğiz; ancak bütün bunların hangi ilim ve kudretle istenen yerde, istenen miktarda ve istenen zamanda tam gerektiği tarzda bulundurulup çalıştırıldığını “bilimsel metotlarla” anlayamayacağız. Sebep-netice zincirinin mekanik bir sistem gibi aksamadan çalıştırılmasına ait hususlar tespit edildikçe, birçoğumuz bu kademelerin görünen yüzündeki vazifeli moleküllere takılıp kalmaya devam edeceğiz.

 

Halbuki biraz sâlim kafayla tefekkür etsek, bize basit gibi gelen bir sindirim veya solunum reaksiyonunda vazifeli moleküllerin her birinin; hususi şekil ve büyüklüğe sahip olduğunu, hem fizikî hem de kimyevî özellikleri bakımından tam istenen tarzda seçilmiş ve ayarlanmış olduğunu görürüz. Bizim en son teknik ve âletlerle kısmen aydınlatmaya çalıştığımız bu sebep-netice zincirindeki halkaların art arda gelmesini, her bir reaksiyonun bir sonrakine sebep, neticede ortaya çıkanın da yeni bir sürecin sebebi olması gibi sonsuz bir ilim ve hikmet gerektiren hususların bu akılsız ve şuursuz moleküllere verilemeyeceğini anlarız.

 

Molekül ve atomlarda böyle bir ilim ve hikmet olamayacağına göre, bazılarımız da bu harika ve mu’cizevî hâdiseleri, kestirmeden “tabiata (veya doğaya) veya tabii (veya doğal) süreçlere(!)” havale ederek işin içinden sıyrılmaya çalışırken, bazıları da “Çok derin düşünme,” “Bu bizim işimiz değil.” gibi basit cümlelerle geçiştirmeye çalışır. Doğrudan hayata tercüme olan biyolojik hâdiselerin izahında meseleyi bu kadar basite indirgeyip, düşünmekten kaçan, tefekkürden mahrum, aklî, kalbî ve vicdanî bütün lâtifelerini köreltmiş olanlara zaten söyleyecek bir şeyimiz olamaz.

 

Fakat burada asıl üzerinde durulması gereken husus, Allah’a (cc) iman ettiğini söyleyen, inançlı bilim adamlarının da aynı mevzuları benzer üslûp ve ifadelerle beyan etmelerinin vehâmetidir. Bazılarımız bu kadar hassasiyeti aşırı bulabilir ve “Allah’ın (cc) yapıp-ettiği belli zaten, ne lüzum var bu kadar fazla vurgulamaya.” diyebilir.

 

Ancak şu hususun göz ardı edilmemesi gerekir: “Bugüne kadar biyoloji derslerinin okutulmasında hep yukarıda tenkit ettiğimiz tarz ve üslûp benimsendiği için, talebelerin şuuraltı, her şeyi fizikî ve kimyevî mekanizmalarda gören materyalist felsefelere açık olacak şekilde hazırlanmıştır.” Bu üslûba alışan zihinler daha sonra çok kolay bir şekilde materyalist birer evrimci olmaya aday hâle gelirler.

Halbuki her hâdisedeki hikmeti, mükemmelliği ve mu’cizevî yönü vurgulayacak tarzda bir üslûp tercih edilerek, moleküllerin aklı ve şuuru olmadığı, tabiat diye isimlendirdiğimiz sanat eserinin bir Sanatkâr olamayacağı, bütün bu hikmetli işlerin tesadüfen, kendi kendine ortaya çıkamayacağı vurgulansa, öncekinden farklı olarak şuuraltları Allah’a (cc) iman etmeye açık talebeler yetişecektir.

 

İşin acınacak bir tarafı ise maalesef inançlı insanların bu hususun farkında olmamalarına karşılık, ateizmi kendine bir ideoloji yapmış olanların bu hususu çok iyi idrak etmiş olmalarıdır. Allah’a inandığını söyleyen biri her şeyi materyalist düşünceleri besleyecek şekilde ifade ederken; dindarlara ve dine saldırmayı meslek hâline getirmiş bazı katı materyalistler bütün cümlelerini evolüsyonist ve ateist mülâhazaları hatıra getirecek şekilde kullanmaktadır. Bu yetmezmiş gibi bir de cümlelerini şuurlu kullanan inançlı bilim adamlarından rahatsız olarak çeşitli yakışıksız sıfatlarla saldırmaktadırlar. Sadece bu hâdiseler bile meselenin ehemmiyetini vurgulamaktadır.

 

Biyolojik vetirelerin ve bu reaksiyonlarda vazifeli moleküllerin kudreti ve ilmi sonsuz bir Yaratıcı tarafından hikmetle yaratıldığını vurgulamamızı aşırı görerek tenkit edenlerin bir kısmı, her hâdiseyi Allah’a (cc) bağlayan bu üslûbun, gençleri tembelliğe, düşünmemeye, araştırmamaya, sebepleri reddeden yanlış bir tevekkül anlayışına sevk edeceğini söylerler.

 

Halbuki bu çok yanlış ve basit bir tenkittir. Tam aksine, sebepleri icraatına bir perde yaparak kendini gizleyen Allah (cc) bu şekilde yapmakla aklımıza daha çok müracaat etmemizi, merak hissimizle araştırmamızı ve araladığımız sebepler perdesi arkasında Kendisi’ni (cc) bulmamızı murat etmiştir. Araştıran, araştırdıkça aşkı ve şevki artan, buldukça hayretler içinde kalbi ürperen ve gözleri yaşaran, bulduklarıyla O’nun (cc) büyüklüğünü bir kere daha vicdanında hissederek imanı kuvvetlenen bir bilim adamının aldığı mânevî hazzın tarifine de herhalde imkân yoktur.

 

Yukarıda zikredilen tarzdaki bir bilim anlayışı, sebepleri hiçbir zaman reddetmez, aksine sebeplere olduğu kadar değer verir. Çünkü Rabb’imiz hiçbir şeyi sebepsiz yaratmamaktadır. Ancak görülen sebebin yol açtığı netice, o sebebin zâti ve aslî bir değeri olduğunu göstermeyip, asıl güç ve kudretin o sebebi, o neticeyi verecek şekilde hazırlayıp yerleştiren ve o özelliği, o sebebin mahiyetine dercederek, her an kontrolü altında tezahür ettiren Kudreti ve İlmi Sonsuz Allah’ta (cc) olduğunu göstermektedir.

 

Yaşadığımız dünyada ekolojik bir denge içinde doğumlar, yaşlanmalar ve ölümlerin birbiri ardına gelmesini her gün seyrederiz. Her birinin hassas bir yeri olan türlerin yaratılmaları ve yok edilmeleri gibi biyolojik temelli hâdiselerin işleyişinde birer sebep olarak konulmuş biyolojik vetireleri de zaman içinde tespit ediyoruz.

 

Hayatın temeline konulmuş bu kimyevî reaksiyonların ve fizikî değişmelerin sebebi olarak yapılmış mikroskobik ölçekteki hücre organellerini, bunların yapısını teşkil etmek üzere inşa edilmiş organik molekülleri ve nihayetinde atoma ve atomaltı parçacıklarına kadar uzanan her bir seviyenin hem altında hem de üstünde iş gördürülen mikrofizik yapı ve süreçleri giderek anlamaya başlıyoruz. Bunun neticesi olarak vicdanımızda duyulan, sonsuz ilim ve kudrete dayanan bu plân ve projelerin, bir yaratma süreci içinde hayat sahnesine çıkarıldığı, yaşadığımız dünyanın tâbi olduğu zaman ve mekân şartlarına göre yapıldığıdır.

 

Bir örnek verecek olursak; insanın yaratılma sürecinde sperm ile yumurtanın buluşturulması ve her an kontrol altında cereyan eden bölünme, çoğalma, farklılaşma ve gelişme safhalarından geçerek bir insan hâline gelmesi ortalama 280 gün sürmektedir. Her ânı yüzlerce mu’cizevî embriyolojik değişmelerle geçen bu yaratılış süreci, devamlı olarak hep aynı şekilde cereyan ettiğinden her gün doğan binlerce bebeği sathî bir nazarla çok basit sebeplere dayanan biyolojik vetireler gibi görebiliriz. Burada bizi aldatan hâdisenin nispeten geniş bir zaman aralığında ve zahirî sebepler perdesi arkasında cereyan etmesidir.

 

Şâyet aynı bebekler sperm ile yumurta buluşur buluşmaz, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir sürede yaratılıp doğsalardı, hayrette kalır ve bu müthiş hâdise karşısında Rabb’imizin büyüklüğünü hemen anlar ve secdeye kapanırdık. Halbuki aynı embriyolojik gelişme süreci dokuz ay gibi geniş bir zamana yayıldığında, çoğumuz bu yaratmanın nasıl bir mu’cize olduğunu fark etmiyor ve embriyolojik süreçte birer sebep olarak iş gördürülen DNA programına, protein sentez mekanizmalarına, mitoz bölünmelere ve biyokimyevî moleküllere uluhiyet atfederek bütün bunların arkasındaki asıl fail ve mutlak irade sahibi Rabb’imizi görmüyoruz.

 

Bundan dolayı bütün ilim adamlarımızın, iştigal ettikleri mevzuları takdim ederken üslûplarını bu nazarla bir kere daha gözden geçirmeleri, derslerinde işledikleri her konuyu Asıl Sahib’ini gösterecek şekilde ele almaları gerekmektedir. Bunun için de biyolojik yapı ve hâdiselerdeki gâye ve hikmet boyutlu sanatlar zaten önümüze serilmiş hazır malzemelerdir. Sadece biraz dikkat ederek, aklımızı ve irademizi, kalbimizin vicdan kaynaklı hisleriyle buluşturarak, kâinatı hakiki vechesiyle okuma ve anlama yoluna girebiliriz.

 

Birçoğumuzun ihmal ve göz ardı ettiği bu meselenin üzerinde ciddi şekilde durulmuş olsa, sosyolojik ve psikolojik boyutları da hesaba katıldığında, bugün cemiyet olarak yaşadığımız birçok menfi hareketin ve huzursuzlukların temelindeki çok önemli bir eksiklik giderilmiş olacaktır.

 

Birkaç asırdan bu yana mâneviyattan koparılmış bir bilim anlayışıyla yetiştirilen insanımızın vardığı yer bellidir. Sahtekârlıkların ardı arkası gelmiyor. Sahtesi yapılmayan hiçbir şey kalmadı. Dolandırıcılığın her türlüsü, akla hayale gelmedik biçimde, yapılıyor. Hırsızlıklar her gün medyada arzı endâm ediyor. Eğitim adına yapılanlar ortada ve ürettiği gençlik de iş başında(!) Ülkenin çivisi çıkmış gibi her türlü ahlâksızlık, kap-kaç ve hırsızlık her yeri sarmış durumda.

 

“Yiğit düştüğü yerden kalkar!” darb-ı meselinde olduğu gibi, yeniden bir diriliş hamlesi yapılacaksa, hayat anlayışımız ve dünyaya bakışımızın şekillenmesinde önemli bir yeri olan biyoloji bilimindeki gelişmeler doğru yorumlanmalı ve ifade edilmelidir. Bu zâviyeden bütün ilim adamlarımızın, iştigal ettikleri mevzuları takdim ederken üslûplarını bu nazarla bir kere daha gözden geçirmeleri, derslerinde işledikleri her konuyu Asıl Sahib’ini gösterecek şekilde ele almaları gerekmektedir.

 

 

 

 

 

Prof.Dr. Arif SARSILMAZ

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...