Jump to content

Biyolojik Sistem Ve Toplum


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Acıktığımızda yemek yeriz, zira kanımızdaki bazı biyokimyevi değişiklikler sonucu (serotonin seviyesindeki azalma veya geçici bir süre şeker miktarının düşmesi gibi) açlık hissi duymaya başlarız.

 

İhtiyacımızın üzerinde yer-içersek, tıpkı talep fazlası üretilen malın stoklanması gibi, alınan fazla gıdaların bir kısmı da yağ haline dönüştürülerek stoklanır ve buna paralel olarak vücut yağ sentez mekanizmalarında kısıtlamaya gider.

 

Üretimin kısıtlanmasını veya artırılmasını idare eden merkezler, beynimizdeki hipotalamus başta olmak üzere, karaciğer, pankreas ve böbreküstü bezlerimizdir. Bu merkezlerin koordineli çalışması sayesinde kanımızdaki, kaslarımızdaki ve karaciğerimizdeki şeker miktarı çok hassas bir şekilde ayarlanır. Herkesin yaşadığı bu fizyolojik hadise ile, genel, içtimâî ve ekonomik hayat arasında çok yakın benzerlikler vardır.

 

TABİATIN MÜKEMMELLİĞİNİ TAKLİD

 

21. yüzyılın biyoloji asrı olacağını iddia eden bilim adamları, insanların kurmuş olduğu çeşitli medeniyetlerin ve cemiyetlerin en ideal şekilde yaşaması, gelişmesi ve insanların huzurlu bir hayat sürdürebilmesi için, gerekli ölçülerin en güzel şekilde tabiattan alınabileceği hususunda görüşler ileri sürmektedirler. Kısmi olarak bazı biyolojik olayların teknolojiye veya cemiyet hayatına tatbiki hususundaki bu tip görüşler, çok eskilerden beri zaman zaman ileri sürülmüştür.

 

Hayvan davranışlarına ait bazı sosyobiyolojik bilgilerin, bazı sosyal sahalarda kullanılması veya çeşitli anatomik yapılardaki mükemmel dizayn ve plânlardan istifade edilerek, bunların biyomühendislik adı altında teknolojiye tatbiki (mesela; kuşlardan ilhamla uçakların yapılması) gibi hususlar oldukça yaygınlaşmış bulunmaktadır.

 

Yaratılmış en mükemmel sistem olan insan vücudunun anatomisindeki ince ve hassas ölçüler, fizyolojik ve biyokimyevi mekanizmalarındaki ideal ekonomik dengeler, birçok ilim adamının dikkatini, insanların kurduğu cemiyetlere ve onların da benzer şekilde idare edilip edilemeyeceğine çekmektedir.

 

Bu görüşe göre, canlı vücudu milyarlarca hücrenin birlikte teşkil ettiği çok mükemmel bir organizasyon ise ve binlerce fizyolojik ve biyokimyevi hadise bu organizasyonda aksamadan çalışıyorsa, bu arada canlı sistem de hem gelişip büyüyor, hem yavru veriyor, hem kendini koruyorsa; benzer sistemler insan toplulukları için de geliştirilebilir ve böylece cemiyetler de sıhhatli bir vücut gibi hayat sürebilirler.

 

HERKESİN DEĞERİ VAR

 

Sinir sistemine sahip insan veya hayvanların vücut faaliyetlerinin düzenlenmesinde çeşitli kademeler arasında beyin ve omurilik gibi üst dereceli merkezler yanında, mide ve bağırsak gibi alt derecede görülen sistemlerin varlığı birbirini bütünler. Bunlar arasındaki iş bölümü ve yardımlaşma sistemine dikkat edilirse sağlıklı bir vücut için hiçbir organ ve dokunun vazifesinin asla ihmal edilemeyecek derecede önemli olduğu görülür. Beyin, kalb ve karaciğer gibi organlar, çok hayati bir konumda ise de, canlı sistemin bütünü için düşündüğümüzde bir böbreğin, midenin veya bağırsağın hiç de onlardan geri kalmadığı anlaşılır.

 

Şayet önemli olan vücut sisteminin bütünüyle sıhhati ise; tek tek her parçanın sıhhatli olması gerekmektedir. Eğer mideniz ve bağırsaklarınız gerekli sindirim enzimlerini salgılayamıyorsa, beyin ve kalbiniz ne kadar mükemmel olursa olsun, kaderiniz açlıktan ve enerjisizlikten ölmektir. Pankreasınız insulin salgılamıyorsa, çok süper beyniniz de olsa; şeker metabolizmanız bozulmuş demektir.

 

Küçük bir biyokimyevi mekanizmadaki bir aksaklık damarlarımızda yağ birikmesine sebep oluyorsa, kalbinizin sağlıklı olması sizi kurtarmaz. Bu açılardan bakıldığında sistem içinde gereksiz, lüzumsuz ve değersiz hiçbir şeyin olmadığı görülür. Ancak nisbi değerler açısından beyin ve gözün yanında; dalak, kalın bağırsak ve (son kısmı) rektum daha sonra gelir, fakat asla gereksiz olmazlar. Bu organların önemini kalın bağırsak kanseri olmuş ve bunun sıkıntılarını çeken birisine sormak gerekir.

 

İHMALE YER YOK

 

Vücudun herhangi bir organ veya dokusundaki en küçük bir bozukluk dahi bir müddet sonra başka bir yerdeki ağrı veya sıkıntı ile kendini gösterir. Meselâ, ayağınızın küçük parmağında önemsiz gördüğünüz bir nasırın acıması yüzünden, yere düzgün şekilde basamadığımız için, biraz sonra dizinizin veya belinizin ağrıdığını hissedersiniz. Küçük bir nasır bacağınızın ve bel omurlarınızın dengesini altüst edebilir.

 

Yukarıda verdiğimiz misaller gibi, toplumlar da tıpkı bir canlı vücuduna benzetildiğinde, birçok problemin altında daha küçük aksaklıkların ve ilk anda önemsiz gibi görülen bazı ihmallerin yattığı görülür. Toplumu idare eden beyin mesabesindeki merkezlerin sıhhati ne kadar önemliyse, hemoroid ve nasıra maruz kalan organların sıhhati de o kadar önemlidir. Şayet basit ve değersiz görülüp önem verilmezse, bir zaman sonra bunların bütün sistemin sağlığını bozacağı düşünülmelidir.

 

İKTİSADİ BÜNYE

 

Toplumların sıhhatini bozan en önemli arızaların başında, enflasyon, geçim sıkıntısı, yoksulluk, yolsuzluklar, rüşvet, hırsızlık vb. gibi ekonomik ve ahlâkî faktörler gelir. Toplumu teşkil eden insanların herbirinin ayrı ayrı vazifeleri, tıpkı bir motorun içindeki çarklar ve vidalar gibi ayrı ayrı değerlere sahiptir. Ekonomik gelişme olacaksa, bütün sistem birlikte gelişme sürecine girmeli veya durgunluk varsa, sistem bütünüyle bu duruma uygun davranmalıdır.

 

Mesela, gıda temininde güçlük çekildiği kıtlık dönemlerinde metabolizma hızı düşürülerek, gıdaların yakılması yavaşlatılır, böylece bütün vücut iktisatlı yaşamaya başlar. Daha az hareket eder ve hayatta kalmak için enerjiyi idareli kullanır. Kalb atışları yavaşlar, daha sakin bir kalb, daha az enerji kullanır ve böylece bu geçici kıtlık dönemi aşılmaya çalışılır. Fakat bütün bu faaliyetlerin programlı şekilde çalıştırılması irademiz dışında otomatik olarak yürütüldüğü için, ayrıca bir program yapmamıza gerek kalmaz.

 

Toplumların ekonomik sıkıntıları aşmasında da biyolojik benzerliklerden yola çıkılabilir, ancak burada irade, akıl ve şuura bağlı olarak bencillikler, kanaatsizlikler, hırs ve tama, gibi sadece insana ait faktörler devreye girdiği için, biyolojik sistemdeki mükemmelliği, toplumların idaresinde yakalayamamaktayız.

 

Biyolojik sistemde, merkezi sinir sisteminden çıkan emirler ve iç salgı bezlerinden salgılanan hormon gibi uyarıcılar organ ve dokularda hükmünü icra ederken, her doku ve organın yapısı, tahammül gücü, tesir sahası, faaliyet zamanı, moleküler yapı uygunluğu vb. gibi şartlar hesaba katılmıştır. Organ ve dokulardan gelen her türlü uyarılar ve cevaplar da merkezi sinir sistemi tarafından aynı derecede önemsenerek dikkate alındığından normal şartlarda herhangi bir arıza görülmez.

 

Fakat toplumların idare mekanizmalarını ellerinde tutanlar, toplumun bütün ünitelerini tam olarak bilemedikleri, onların nabzını hakkıyla tutamadıkları ve verdikleri cevapları da gerektiği şekilde alamadıkları için, verdikleri emirlerde ve irade ettikleri kanunların uygulamasında başarısız olur ve toplumu huzursuzluğa sevkederler.

 

BİRLİKTE SEVİNÇ, BİRLİKTE ÜZÜNTÜ

 

Biyolojik sistemde mide ve bağırsaklar boş ve kanda gıda maddeleri tükenmiş ise; beyin, vücudu eğlenceye, zevke ve israfa sevkedemez. Hâlbuki toplumun bazı kesimleri aç ve sefil, yoksulluk içinde hayatta kalma mücadelesi verirken, kendini beyin ve kalb gibi gören bazı kesimler, maalesef zevk ve eğlence içinde bir hayat sürebilmektedir. İşte bu toplum sağlıksız bir toplumdur ve bir müddet sonra bu hastalık toplumu bütünüyle sağlıksızlığa itince, iş işten geçmiş olacaktır.

 

GELİR-GİDER DENGESİ

 

Biyolojik sistemdeki arz ve talep dengesi ekonomik sistem için de geçerlidir. Vücuda, ihtiyacından fazla gıda girerse şişmanlıkla başlayan çeşitli hastalıklara, ihtiyacından az gıda girerse de zayıflıkla başlayan çeşitli hastalıklara tutulması mukadderdir. Vücudun sağlıklı ve dengeli beslenmesi ise; harcanacak miktarda gıda almaya bağlıdır. Bu arz ve talep dengesi bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık devrelerine göre farklı farklı olduğu için, her dönemde farklı bir arz ve talep grafiği çizilir.

 

Toplumların da biyolojik sistemdeki arz-talep dengesini yakalamaya çalışmaları gerektiği halde, çoğu zaman bunda muvaffak olunamadığı için çarpık büyüme, gelir- gider dengesizliği, aşırı zenginlik ile aşırı fakirlik gibi toplumu huzursuz eden ve ölüme götüren durumlar ortaya çıkar.

 

SİSTEM VE ENERJİ

 

Herhangi bir sistemin hayatiyetini sürdürebilmesi. gelişebilmesi ve organizasyonunu muhafaza edebilmesi için, dışarıdan enerji alması ve bu enerjiyi kontrollü olarak kullanması şarttır. Enerji ihtiyacı açısından bir böcek ile bir balinanın, bir fil ile bir insanın farkı olmadığı gibi, küçük bir fabrika veya atölye ile bir devletin de farkı yoktur. Canlı sistemin büyüyüp gelişebilmesi ve yeni sentezler yaparak ürün elde etmesi için, sadece ham madde kaynakları işe yaramaz.

 

Ham madde şarttır, fakat uygun enerji olmadan hiçbir işe yaramaz. Yiyecek ve içeceklerle aldığımız, vücuda yapı taşı olacak gıda maddelerini, ancak enerji verici karbonhidrat ve yağları yakarak kullanabiliriz. Enerji verici gıdaları alamayan bir vücut canlılık özelliğini kaybeder. Dokular birbirinden ayrılmaya, hücreler ölmeye ve parçalanmaya başlar. Neticede ölüm meydana gelir. Ülke ekonomisinde de kullanılan enerji miktarıyla, bu enerjinin maliyetinin çok önemli yeri vardır. Enerji ne kadar bol ve ucuz ise, ekonomi o kadar rahat ve dengeli gelişir. Aksine ne kadar az ve pahalı ise, ekonomi de o kadar sıkıntılıdır.

 

GERİ BESLEMELİ KONTROL

 

Canlı sistemlerin önemli bir özelliği de “feed back” mekanizmalarıyla devamlı olarak kontrol altında çalışmalarıdır. Her hadise bir diğeri ile bağlantılı olarak yürütülür. Hiçbir olay diğerlerinden bağımsız olarak başına buyruk şekilde ve sınırsız olarak gelişmez. Herhangi bir maddenin miktarı belli bir sınır ve seviyeye ulaştığı zaman, devreye giren başka bir sistemle olay durdurulur ve sınırların aşılması önlenir.

 

Mesela, böbrekler vücuttaki artık maddeleri süzüp, bir miktar suyla birlikte idrar olarak dışarı atarken, içindeki üre, ürik asit, tuzlar vs. maddelerin yoğunluğu hassas bir şekilde ayarlanır. Hava çok sıcak ise ve vücut terleme ile soğutulacaksa böbrekler suyu daha çok tutar ve su kaybını engeller. Hava soğuk ise ve terleme olmayacaksa, aynı böbrekler suyu daha fazla atarak vücudun iç dengesini ayarlar.

 

Vücuda ait dengelerin kontrollü şekilde yürütülmesi için dış ve iç çevrede neler olup bittiğinin her an farkında olunmalıdır. Dış ve iç çevredeki her türlü değişikliği (ısı, basınç, ışık, gıda, oksijen vs. miktarları) hissederek, merkezi sinir sistemine haber veren alıcı duyu hücreleri (reseptörler), başta deri olmak üzere bütün duyu organlarımıza, damar çeperlerine ve adalelerin tendon bölgelerine (adaleyi kemiğe bağlayan sağlam kısım) gerekli miktarda yerleştirilmiştir.

 

Böylece iç ve dış çevredeki en küçük değişiklikten bile haberdar olunarak gerekli tedbirler alınır. Aynı şekilde toplum hayatıyla ilgili konularda da gerekli tedbirlerin anında alınabilmesi ve toplumun değişen şartlara arızasız bir şekilde, zarar görmeden intibak edebilmesi ve kendini koruyabilmesi için, benzer şekilde hassas noktalarda nabzının tutulması, müesseselere kendine has elastikiyetin kazandırılması ve toplumun üzerine oturduğu ana prensiplerin korunması gerekir.

 

Nasıl ki, çok kuvvetli ışık karşısında gözlerimizi kapatarak retina tabakamızı koruyorsak veya şiddetli gürültüden zarar görmemek için kulağımızı kapatıyorsak yahut ayağımıza batan bir dikeni hissedince refleksle aniden ayağımızı kaldırıyorsak, toplum olarak da belli noktalarda hassas merkezlere ihtiyacımız vardır.

 

SİSTEM İÇİNDE YARDIMLAŞMA

 

Yardımlaşma ve birbirinin eksiğini tamamlama, canlı sistemlerin bir diğer özelliğidir. Mesela, karnınızı doyurduğunuz zaman mide ve bağırsakların çalışması için, bu bölgelerin damarları açılır ve buralara daha fazla kan gönderir. Koşma veya başka bir spor yaparken ise, adalelerin daha fazla kanla gelecek oksijene ve glikoza ihtiyacı olduğundan, iç organların damarları daraltılarak daha az kan gönderilir ve kan adalelere yönlendirilir.

 

Fakat bunu bilmeyen birisi, tok karınla spor yapmaya kalkışırsa, tabii ki hem adalelerine, hem de midesine kan göndermek için, vücudu çok zorlanacak ve her iki faaliyet de verimsiz olacaktır. Toplumla ilgili faaliyetlerde de şayet belirli imkânlarla bazı işler yapılacaksa, bu işlerin bir sıraya konulması ve bütün himmetin bölünmeden, sıra ile önce yapılacak işe teksif edilmesi gerekir.

 

Bu esnada diğer işler durdurulmaz, ancak hayatiyeti devam ettirecek şekilde geçici bir süre yavaşlatılır. Tıpkı kanımız mideye veya adalelere yönlendirildiğinde beynimizin kansız kalıp ölmemesi, böbreklerimizin süzme işlemini durdurmaması gibi.

 

KOLEKTİF ŞUUR

 

İnsan vücudundaki bu mükemmel nizâm ve çalışma ahengine ve bunlara benzer şekilde toplum hayatının düzenlenmesine ait misalleri daha da artırabiliriz. Her biyolojik olayın toplumla bir irtibatını kurabilir ve gerekli dersler çıkarabiliriz. Ancak, biyolojik sistemdeki hücre ve dokular, tek tek akıllara, nefislere ve şuura sahip olmadığı için, kurulmuş olan sisteme ve düzene şartsız itaat ederler.

 

Hâlbuki toplumu teşkil eden her bir ferdin kendine ait aklı, nefsi ve şuuru olduğundan, bunların tek bir akıl ve şuur halinde hareket etmeleri normal olarak pek mümkün olmamakta ve bu yüzden huzursuzluklar ve anarşi ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden, tarih boyunca toplumlar ne kadar külli bir iradeye ve mutlak bir akla tabi olmuş, bu küllî irade ve mutlak aklın tecelli ettiği İlâhî kanunlara itaat etmiş ise, o nisbette huzur ve saadet içinde olmuşlar, ne kadar İlâhî düstûrlardan ayrılmış ve kendi akıllarınca ayrı yönlere çekmişlerse vücudun idaresinin adeta tek tek hücrelere bırakılması gibi, toplum herc ü merc içinde huzursuzluk ve anarşi batağına saplanmıştır.

 

Bu demek değildir ki, toplumun her ferdi aynı şekilde “tek tip” olacaktır ve aklını, şuurunu ve kendi iradesini kullanmayacaktır. Tam aksine, vücuttaki ikiyüz çeşit hücrenin, her birinin özelliği ayrı olduğu halde, hepsinin de aynı vücudun sağlığı için kolektif bir şuur içinde çalışması gibi, her fert ayrı ayrı kabiliyetiyle, içinde bulunduğu toplumun sıhhati için, tek vücutmuş gibi, yani kolektif bir şuur ve külli bir iradeye bağlı olarak hareket edecektir. Yeter ki, her fen bu şuura ve idrake sahip olabilsin.

 

 

 

 

Prof.Dr. Arif SARSILMAZ

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...