Jump to content

Yeni Buudlarıyla Hücre


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

1838-1839 yıllarında yeni yeni duyulmaya başlayan hücre teorisiyle, bütün canlıların temel fonksiyonel ünitesi olan muazzam bir mikro okyanus keşfedilmek üzere ilim âleminin önüne konulmuştu.

 

Zaman içinde, mikroskopların ve deney âletlerinin güçlenmesiyle bu mikro okyanusun derinliklerine daha rahat dalan ilim adamları, her gün yeni yeni keşiflerle hücreye yerleştirilen, insanın aklını durduracak mikro cihazları bizlere tanıttılar.

 

Önceleri zar, sitoplâzma ve çekirdek olarak kabaca ele alman, hayatın sırlarını taşıyan bu en küçük ünitenin içine girildikçe çok daha ince sanatlı ve harika yapıların bulunduğu anlaşıldı.

 

Büyük bir fabrika hükmündeki hücrenin içinde iş gören mitokondri, golgi, ribozom, sentrozom, lizozom, vakuol ve endoplazmik retikulum gibi mikro makinalar ve bu makinanın parçalarındaki mükemmel uyum ve kusursuz işleyiş, gözümüzden kaldırılan her perdenin arkasında ortaya çıkan yeni sahneler, îmana yaklaştıran birer vesile olarak hayret nazarlarımıza sunulmaktadır.

 

1953 yılında hücrenin beyni ve idare merkezi mesabesinde bulunan çekirdeğin içindeki DNA’nın keşfi ile hayatın sırrının bulunduğu zannedildi. Görüldüğü kadarıyla DNA canlıya ait bütün anatomik, fizyolojik ve biyokimyevî bilgileri kodluyor ve bu kodlanmış bilgi, uygun mekanizmalarla çözülerek proteinler sentezleniyordu.

 

Canlıların temel yapı taşı olan proteinler de bütün hücre ve dokuları, yapmaktaydı. Bu pratik çözüm, yani herşeyi bir tek DNA’ya indirgeme, başlangıçta çok cazip gelse de neticede bu mükemmel planlanmış molekülü, herşey görmeye kadar uzandı. Artık DNA kral tahtına oturmuş ve A’dan Z’ye bütün biyolojik olayları tek yetkili olarak yöneten “harika molekül” ve evrensel mutlak gerçeklik olarak görülmeye başlanmıştı.

 

1980’li yıllardaki çalışmalar, insana ait bütün protein ve enzimleri kodlayan nükleotid dediğimiz genetik alfabenin 4 harfinden (A,G,C,T) insanda 5-6 milyar kadar olduğunu gösterdi. Ardından da “madem bütün şifre DNA’da, o zaman bu şifreyi çözersek hayatın sırrını çözeriz” fikri gelişince, buna inananlar bütün himmetleriyle “insan genom projesi” adı altında bu şifreyi çözme yansına başladılar.

 

Her hücremizde bulunan 5-6 milyar nükleotid, yaklaşık 100.000 gen’i meydana getirmekte ve karakterlerimizi belirlediği söylenen bu 100.000 gen, 46 kromozom halinde paketlenmiş şekilde, yüz trilyon hücremizin herbirinde eksiksiz olarak bulunmaktadır. Hücrelerimiz ikiye bölünüp çoğalırken bu 100.000 gen önce 200.000’e çıkar ve her iki yavruya eşit olarak dağılır. Bugün insan genlerinin ancak 4-5 bin tanesinin şifresi tamamen çözülmüş olup bunların da çoğu hastalıklara yol açan enzim ve proteinleri kodlayan genlerdir.

 

Ancak 1990’lı yıllara gelindiğinde DNA’daki genetik bilginin herşey olmadığı ve bütün sırların DNA’da yazılmadığı, dolayısıyla DNA’yı deşifre etmekle de hayatın sırrının çözülemeyeceği anlaşıldı. Böylece DNA’nın tek ve mutlak yönetici durumunun yeniden gözden geçirilmesi gerektiği ortaya çıktı. Buna karşılık herşeyi genlere veren “Genomaniak’lar” adı verilen bir grup araştırıcı herşeyin DNA’da yazıldığını ısrarla savunmaktadırlar. Fakat elde edilen bütün neticeler ise bir genin tek başına hiçbir şey olmadığını ve onun çevre şartlarıyla ve diğer genlerle olan münasebetleri içinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

 

Bugünkü bilgilerimize göre bir genin iki bölgesi bulunmakta olup bunlardan “yapıya ait olan bö!ge”de sadece manâlı kodon (exon) değil binlerce mânâsız kodon (intron) da birlikte bulunur. “Düzenleyici bölge”de ise genin kopyesinin çıkarılıp, protein haline dönüştürülmesini başlatan kodonlar bulunur. DNA’ya önceden şifrelenmiş olan bilginin, kuvveden fiile çıkarken evvela doğru okunması gerekir. Ayrıca DNA’daki bütün bilgiler birden okunmadığı gibi bazıları hiçbir zaman da okunmayabilir. Önemli bir husus her bilginin yeri geldiğinde ve uygun sırada okunmasıdır.

 

Zira doku ve organlar gelişirken, gerekli herbir proteinin genine ait şifre tam istenen zamanda okunursa sağlıklı bir gelişme olur. Aksi takdirde, yani zamanından önce veya sonra yanlış sırada okunan bir genetik bilgi muhtemelen canlı sistem için bazı zararlı neticeler doğuracaktır. Herhangi bir hücredeki DNA bilgisini binlerce sayfalık bir kitap kabul edersek, bu kitabın içindeki belli sayfalardaki belli cümleler ve kelimelerin belli bir sıra ve plân içinde okunması ile manalı bir protein (yani canlı için işe yarar özelliklere sahip) sentezlenebilir.

 

Bütün bu işler hücre çekirdeği içindeki enzimler ve proteinler tarafından yürütülür. İşin enteresanı, bu enzimler de DNA tarafından kodlanmıştır. Yani hücre bir sistem mantığıyla, bütünlük içinde fonksiyonlarını yerine getirebilmekte ve bir parçanın eksik olması, diğer parçaları da anlamsız hale sokmaktadır. Sentezlenecek proteine ait genetik bilgi, yüzbin gen içinden bulunur.

 

Sadece o sayfanın kopyası çıkarılır, mânâlı satırlar ve şifre elde edilir. Şifre çekirdekten çıkıp sitoplazmadaki ribozomlara taşınır ve orada taşıdığı kodona uygun aminoasitler bulunup yakalanarak uygun ve doğru sırada birbirlerine eklenerek proteinin ilk zincir yapısı meydana getirilir. Fakat faydalı olması için bu da kâfi değildir. Bu zincirin uygun ve belirlenmiş yerlerinden katlanmalarla üç boyutlu bir yapı kazanması gerekir.

 

Ancak bundan önce de, söz konusu protein nerede kullanılacaksa (meselâ kanda, kemikte, kıkırdakta, kasta vs.) ona göre daha baştan zincir sentezi enirken sinyal moleküllerle işaretlenerek (hücre içinde mi, yoksa hücre dışında mı gerekli olduğunu tespit eden) özel mesaj gruplarıyla gideceği adresler kodlanır. Bir protein molekülünün sentezi için gerekli süre ise sadece birkaç milisaniyedir. Vücudumuzun sağlıklı olması ise yüzbinlerce proteinin bütün bu basamaklarda doğru olarak sentezlenmesine bağlıdır.

 

Genetik araştırmaların bugün geldiği noktada, enteresan bir husus da insan genlerinin ancak % 10’u kadarının Mendel kanunlarına uyduğudur. Hâlbuki Mendel kanunları ilk tesbit edildiğinde bir karakterin bir genle kontrol edildiği gibi kısır ve nisbeten basit bir görüş bütün genetik çalışmalarda görülmekteydi. Bugün gelinen noktada ise çoğu karakteri birden fazla genin kontrol ettiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla gen mühendisliği adına yapılacak müdahalelerin çok fazla güçleştiği görülmektedir.

 

Nitekim farelerin sadece rengini değiştirmek için yapılan bir genetik müdahale sonucunda hayvanların bütün iç organlarının yerlerinin değiştiği görülmüştür. Bu açıdan genetik çalışmalarda daha alacağımız çok mesafenin önümüzde durduğu görülmektedir, şayet bu durum gözardı edilerek serbestçe genetik çalışmalara izin verilirse önümüzdeki yıllarda yeşil gözlü ve zeki çocuk sahibi olmak için kliniklere başvuran bir ailenin ellerine özür dileyerek bir hilkat garibesinin tutuşturulduğunu görebiliriz.

 

Bu anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere sadece DNA’daki genetik bilgi tek başına hayat için yeterli olmamakta, hücre içi ve hücre dışındaki çevre şartlarının uygun olması gerekmektedir. Daha iyi anlaşılabilmesi için bir pasta pişirme misali ile hâdiseyi biraz daha açmamız mümkündür. Meselâ, DNA’yı kütüphanemizdeki bir yemek kitabı olarak kabul edersek bunun içindeki bir sayfada yazılan formül ve tariflere göre bir pasta pişirmeye giriştiğimizde önümüze çıkması muhtemel engelleri şöyle sıralayabiliriz:

 

a-Kitabın ilgili sayfası kopmuş olabilir,

b-Sayfadaki bilgi yanlış yazılmış olabilir,

c-Bilgi doğrudur, fakat yanlış okunmuş olabilir,

d-Doğru okunmuştur, fakat evde gerekli malzeme yoktur,

e-Hepsi vardır, fakat malzemenin karışım oranları tutturulamamıştır,

f-Malzeme doğru hamur edilmiş, fakat fırında uygun sıcaklıkta pişirilememiştir vs.

 

Bu pasta pişirme misâlinde olduğu gibi bütün kademeler hücrede herbir protein için doğru olarak yerine getirilmelidir. Bu durumda protein sentezine ait bütün bilgiyi bilsek bile neticeyi tahmin etmenin mümkün olamayacağını söyleyebiliriz. Binlerce iç ve dış çevre faktörünün her saniye değiştiğini düşündüğümüzde, hücreye her saniyede binlerce defa müdahale edildiğini ve hayatiyetin ancak bu kararlı, dinamik denge durumunda sürdürüldüğünü daha iyi anlayabiliriz.

 

Nitekim ateizm adına “cansız maddeden hayat yaratma (!)” için modern teknolojinin ve biyokimyanın bütün imkânlarını kullananların hayat adına hiçbir şey ortaya koyamamalarının altında, Yaratıcı’nın hücreye her an olan müdahalesinin eksik oluşu yatmaktadır.

 

Sperm tarafından aşılanarak zigot haline gelmiş bir yumurtadaki ana ve babadan alınan DNA bilgisinin sağlıklı gelişim için gerekli şart olması fakat yeterli şart olmaması yüzünden, zigotun maruz kaldığı ve her an değişen anne vücudunun ve rahim içinin şartlarına rağmen büyük çoğunlukla sağlıklı gelişmesi de ayrıca ne kadar ihtimamla korunup kollandığımızın açık bir göstergesidir.

 

Karakterlerin genler kullanılarak belirlenmesi hususunda bazı araştırmacılar insan için 100.000 civarında gen kabul etmelerine mukabil bazıları anlamlı gen sayısının 10-20 bin civarında bulunduğunu, bunların farklı yerlerden kesilerek ve eklenerek sınırlı sayıdaki hece ve kelimelerden sınırsız sayıda cümle ve paragraf üretilmesine benzer tarzda kullanıldığını belirtmektedirler ki, bu hipotezin doğruluğu virüslerde, bazı omurgalı genlerin işleyişinde, immün sistemdeki genlerin düzenlenmesinde ve spesifik antikorların sentezinde deneylerle gösterilmiştir. Bu neticelerin insan için de geçerli olabileceği tahmin edilmektedir. Meselâ;

 

Baba bana bal al

Al baba bana bal

Baba bana bal alma

Balı bana alma

Baba balık al

 

Baba balon al vs. gibi küçük bir ekle farklı mânâlar üretilebildiği gibi farklı büyüklükteki nükleotidlerin eklenmeleri veya çıkarılmaları ile çok farklı proteinler sentezlenebilmektedir.

 

KANSERİN ORTAYA ÇIKIŞINDA YENİ GÖRÜŞLER

 

Kanserin gelişmesinde tetiği çeken temel faktör ne olursa olsun (sigara, kimyevî maddeler, radyasyon, virüs vs.) son zamanlara kadar esas mekanizma hücrenin çoğalmasını sağlayan genetik bilginin uygunsuz, zamansız ve yersiz kullanımıyla, belirli proteinlerin aşırı sentezlenmesi olarak görülüyor ve bu genlere onkogen (kanser geni) deniyordu, fakat bu tahminlerin yetersiz ve eksik olduğu bulundu.

 

Son bilgilerimize göre hücreyi hem çoğalmaya teşvik eden hem de engelleyen bilgiler genetik programda mevcut olup her iki olayı da hücrede kontrol eden düzenleyici genler bulunmaktadır. Yani hücre iki zıt tesirin bir aradaki dengesi içinde sağlıklı hayat sürebilmektedir.

 

Hücrede bulunan P53 şeklindeki sembolle gösterilen programlanmış ölüm genlerini aktive eden düzenleyici protein gerektiğinde devreye girerek hücreyi ölüme götürmektedir. Şayet tümörü durdurucu genler çalışmamış ve onkogenlerin çalışmasıyla hücre çoğalması artmışsa programlanmış ölüm genleri devreye girerek o anarşist hücreleri öldürür.

 

Programlanmış ölüm genleri hücrenin zamansız ve sınırsız çoğalması durumunda devreye girecek şekilde ayarlanmış olup bu durumu, sistemi kurtarmak için hücrenin intihar etmesi gibi bir benzetmeyle anlatabiliriz. Kanserleşme için önce (tümör durdurucu genler) hücrenin gelişigüzel bölünmesini engelleyen genlerin çalışmaması gerekir.

 

Böyle bir durumla karşılaşan hücrede bir sigorta olarak P53 gen ürünü hemen başına buyruk çoğalma istidadı gösteren hücreleri intihara sevkeder. Eğer P53 gen ürünü, mutasyon dolayısıyla, aktivitesini kaybetmiş veya sentezlenemiyorsa kanserleşme başlar, yani hücre hiç ölmeden devamlı çoğalmaya başlar fakat bu hücrenin zahiren ölümsüzlüğe gitmesi aslında sistemi ölüme götürmektedir.

 

Zira sistemin yaşaması için, yani vücudun sağlıklı hayat sürebilmesi için, her hücrenin belli sayıdaki normal bölünmeden sonra durması ve yaşlanınca ölmesi gerekir.

 

Hücre taşıdığı bütün genetik bilgiyi kendinden meydana gelecek yeni hücreye hasarsız ve eksiksiz geçirebilmesi için bölünmeden önce taşıdığı binlerce genin herbirinin tek tek kopyasını çıkarır ve çıkardığı her kopyayı tek tek kontrol eder, ayrıca kopyalayıp kontrol ettiği gen diğerleriyle karışmasın diye işaretleyerek ayırır.

 

Şayet kopyalanmış yeni genlerde hata varsa tamir enzimleriyle derhal tamir edilir, ancak kopyalardaki hata çok fazla ve tamir edilemeyecek seviyede ise hemen P53 genlerine bildirilir ve bu gen ürünü ölüm genlerini aktive eder. Hücrede ölümle sonlanacak süreç başlar, fakat sonuçta sisteme arızalı bir hücrenin katılması önlenir. Eğer bütün genler hatasız olarak kopyalanmışsa, hücre bölünür.

 

Bu mekanizmanın anlaşılmasıyla kanserde radyoterapi’nin (ışın tedavisi) ne zaman faydalı ne zaman da faydasız ve gereksiz hatta zararlı olduğu anlaşılabilmiştir. Şayet hücredeki P53 geni normal ve sağlıklı çalışıyorsa radyoterapi faydalı olmaktadır, çünkü radyasyon hücrede mutasyon meydana getirmekte ve hücreyi bozmaktadır, bunun neticesinde de P53 geni uyarılmakta ve “zarar çok fazla, tamir edilemez!” sinyalini alan P53 geni hücreyi ölüme götürmekte, fakat bu ölen hücre kanserli olduğundan sistem kurtulmaktadır.

 

Fakat hücrenin sigortası olan P53 geni arızalıysa radyoterapi faydasız hatta zararlıdır, çünkü radyasyonla meydana gelecek mutasyonlu hücreler öldürülemeyeceği gibi kanserleşmeyi de artırabilecektir.

 

Kanser ve mutasyon arasındaki münasebet de bugün oldukça tartışılan bir mevzu olup, her geçen gün yeni yeni görüşler hadisenin karanlık yönlerinden bir ikisine ışık tutmaktadır. “Kanser mi mutasyona sebep oluyor?”, yoksa “Mutasyon mu kanseri ortaya çıkarıyor?” sorularıile bugün gelinen nokta; ikisinin beraber yürüdüğü gibi bir anlayışta odaklaşmaktadır.

 

Anlaşıldığı kadarıyla dış ve iç çevre, genetik bilginin hatalı ve yanlış protein sentezine veya bir mutasyona sebep olunca bazı olaylar yanlış gitmeye başlamakta ve kanserleşme arttıkça da mutasyon artmaktadır. Bu durumda çevre şartlarının mutasyonu ve kanserleşmeyi beraber artırdığını söyleyebiliriz. Kanserin ortaya çıkışında diğer bir faktör de şahsın genetik eğilimi veya yatkınlığıdır.

 

Meselâ bir kişi günde beş paket sigara içtiği halde kanser olmazken diğer birisi günde bir paket içtiği halde kanser olmaktadır. Bunu şu misalleizah edebiliriz: Öfke duygusu her insanda vardır, fakat birisi içinde yaşadığı çevrenin anlayışlı davranmasıyla öfkelenmediği, halde diğer birisi çevresinin anlayışsız davranması sonucu çok çabuk öfkelenebilir. Bu öfkelenmede şahsın mizacının da tesiri onun genetik eğilimi gibidir.

 

Son yıllarda hastalıklar ve sağlık arasındaki münasebet genetik ve immün sistem çalışmalarıyla oldukça yeni boyutlar kazanmaktadır. Yukarıda da açıkladığımız kadarıyla hastalıklar tamir sistemlerinin bozulmasıyla ortaya çıkmaktadır. Sürekli bölünen hücreler belirli sınırlar içinde değişmekte ve bu esnada da bazı hatalar ortaya çıkabilmekte ve hatalar tamir edilmezse kanser meydana gelmektedir. Tamir mekanizmaları güçlüyse hastalıklar ortaya çıkmamaktadır.

 

Yaşlılarda hücrenin tamir mekanizmaları zayıfladığından kanser daha fazla görülür. Çocuklarda ise daha baştan tamir mekanizmaları bozuksa kanser ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden hamilelikte kullanılan ilaçların embriyodaki tesirleri çok iyi araştırılmalı, şayet iyi bilinmiyorsa gerekmedikçe hamilelikte ilaç kullanılmamalıdır.

 

Çok mükemmel olarak yaratılmasına rağmen vücut sistemimiz % 10-15’lik bir toleransla çalışmaktadır. Burada hususi olarak “hata” yerine “tolerans” kelimesini kullanmak mecburiyetinde kaldık, çünkü yaratılışta hiçbir hata ve kusur yoktur. Burada ecel ve kader açısından çok ince bir sır olduğu anlaşılmaktadır. Eğer her meydana gelen hücre kusursuz ve hatasız olsaydı, vücudun ölümsüzlüğü gibi bir duruma ve ilk yaratılıştan sonra Yaratıcının artık müdahalesine gerek kalmaması gibi mekanik bir görüşe girilirdi ki bu da Yaratıcı için bir eksikliktir.

 

Hâlbuki DNA’nın devamlı dinamik bir denge içinde değişmesi, mutasyonlara maruz kalması ve bu değişiklik esnasında bazı hataların tamir edilmesine rağmen, bazılarının tamir edilemeyerek vücudu ölüme yollaması, tamir mekanizmalarını da elinde tutan ve onlara her an müdahale eden Kudreti Sonsuz Allah’ın ilmini çok daha açık göstermektedir.

 

 

 

 

 

Prof.Dr. Arif SARSILMAZ

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...