Jump to content

Kur’an “Sahabe Adildir” Diyor


Guest Deli_Kadir
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Kur’an “Sahabe Adildir” Diyor

Sahabe kadrosuna dahil herkes mutlak manada adildir. Yalan ya da yanlış onların hayatında ne bin ne de bir şubesiyle vardır. Hayatları Allah Teala’nın rızasına ayarlı ve de o rıza ile çepeçevre kuşatılmıştır. Böyle bir bünyeye harici unsurların girmesi ne mümkün. Hudeybiye’de “Semre” ağacının altında akdedilen “Rıdvan Biatı” Rıza-i İlahi’nin tahakkuk ettiğini bizzat bildirmektedir: “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, mü’minlerden razı olmuştur.”[23] O’nun razı olduklarına yalan isnat edilir mi ya da yalanla hemhal olan birisinden Cenab-ı Hakk’ın razı olması düşünülebilir mi? Kureyş’e karşı ölünceye kadar savaşacaklarına yemin eden nurdan kadronun ilahi beraatıdır bu ayet.

Allah Rasülu (s.a.v.) buyuruyor ki; “Bedir ve Hudeybiye’ye tanıklık edenlerden hiç birisi Cehenneme girmeyecektir.”[24] Şia’nın ta’n ettiği Hz. Ebu Bekir’den Hz. Ömer’e, Hz. Zübeyir’den Hz. Talha’ya tam bin dört yüz sahabi var Hudeybiye’de…

“İşte böylece sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasül’ün (s.a.v.) de sizin üzerinizde bir şahit olması için sizi orta (dengeli) bir ümmet kıldı.”[25] Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ashabı söz, amel ve iradede milletlerin en hayırlısı ve adilidir. Bu yüzden kıyamet günü peygamberler lehine onların ümmetlerine karşı şahit olmayı hak etmişlerdir.[26] Eğer adil olmasalar, adaleti kuşanmasalardı Cenab-ı Hakk onları diğer ümmetlere karşı şahitler yapmazdı.

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız.”[27] Müminlere ait bu hitaba sahabe herkesten daha çok layıktır. Çünkü iyilikleri emredip kötülüklerden men’ettikleri bedihi bir hakikattir.

“(İslam’a girme hususunda) öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikte tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”[28] Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ve bu rızanın gereği olarak cenneti hazırladığı Ashab-ı Kiram’ın adaletini sorgulamak, Kur’an’ın beyanına itibar etmemek anlamına gelir. Hangi mümin böyle bir ameliyeye cüret edebilir?! Ya da İslami hassasiyet böyle bir ameliyenin neresinde duracaktır.

“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler; (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.”[29] Cenab-ı Hakk hicret ve dinine yardım ederek imanlarını ispat eden ashabı cennetle müjdeleyerek imanlarını onayladığını belirtmiştir.[30]

“Allah uğrunda O’na yaraşacak şekilde cihad edin. Sizi O seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (olduğu gibi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek bundan önceki kitaplarda gerekse bu (Kur’an’da) size müslümanlar adını verdi.”[31]? Allah Teâla ashabı, uğrunda cihad etmek için seçti. Rasullerden sonra insanlık tarihinin en faziletlileri oldular. Allah’ı tek mabud olarak tanıdılar. Dilleri, kalpleri, aşkları, iradeleri hasılı topyekün mevcudiyetleriyle O’na yaklaştılar. Allah Onları kul, dost ve sevgili edindiği gibi onlar da Allah’ı bütün mevcudata tercih ettiler. Aşırı sevgi ve merhametinden dolayı Allah onlara dinde hiçbir zorluk çıkarmadı.[32]

Hakkı yüceltmeleri için seçilen ashabın adaletini tartışmaya açmak -haşa- Cenab-ı Hakk’ın seçimde isabet edemediğini gösterir ki, böyle bir yaklaşımın temelinde Kur’ani bakışa itiraz vardır.

(Rasülüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[33] Onlar bütün mevcudiyetleriyle Allah Rasülü’ne (s.a.v.) uydular, Onunla hicret ettiler, yan yana durup düşmana karşı savaştılar, Semre ağacının altında O’na (s.a.v.) biat ettiler. Ne, nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yaptılar. Hz Rasulullah’a ittiba etmelerinin karşılığında Allah Teâla’nın sevgisiyle mükafatlandırıldılar. Madem mümin Allah’ın sevdiğini sevmek, buğzettiğine de nefret etmekle memurdur peki niçin ashaba ta’n edilir. Allah Rasulü (s.a.v.) buyuruyor ki; “İmanın alemeti Ensar’ı sevmek; nifakın ki ise O’na buğz etmektir.”[34] Bu hadis ashabın ileri gelenleri dahil tamamı hakkında geçerlidir.[35] Buna göre ashabı istisnasız sevmek mahza imandan, buğzetmek ise mahza nifaktan kaynaklanmaktadır.

Ez cümle Kur’an diyor ki ashab adildir. Sonraki kuşakların onları ta’dil etme ameliyelerine muhtaç değillerdir. Bu noktada yapılan bütün çalışmalar bir manada sahih mirasın tekrarından ibarettir. Bununla birlikte söz konusu ayetler nazil olmamış olsaydı yine de onların Allah yolunda yaptıkları cihat, İslam’ın değerlerini yüceltebilmek için can ve mallarını seferber etme hasletleri, anadan yardan geçecek derecede teslimiyetleri, adaletlerine delalet etmeye yeterdi.

Allah Rasülü Ashabın Âdaletine Şehadet Ediyor

Bazı durumlar vardır ki kişilere harikulade değer yüklerler. İslam’ın başlangıcı itibariyle meseleye baktığınızda ashabın Hicret’te, Bedir’de Uhut’ta, Hendek’te ifa ettiği vazife olağanüstüdür. İslam’a karşı olan pazarlıksız imanları küfrün safında yer alan babalarıyla bile vuruşmalarına neden olmuştur. Hadisenin bu boyutunu da dikkate alarak konuşan Allah Rasülü (s.a.v.), bütün zamanların en hayırlı kuşağının ashabı olduğunu belirtmiştir.[36] Hadisin, mutlak olması hayırla alakalı bütün konularda ashabın en önde olduğuna işaret etmektedir.

Ashabın üstünlüğüne işaret eden hadislerin çokluğu, muhaddisleri, eserlerini tedvin ederken “ashabın faziletleri” adını taşıyan üst başlıklar oluşturmaya sevketmiştir. Bu noktada ki hadislerin çokluğuna aldırmadan ısrarla ashaba ta’n etmeye devam edenlerin dikkatini çekebilmek için de “ashaba sövmenin haram oluşu”nu muhtevi daha hususi başlıklar açmışlardır. O hadislerden birinde Allah Rasülü (s.a.v.) buyuruyor ki; “Ashabıma sövmeyiniz. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki herhangi biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse onlardan birinin bir müdd, hatta yarım müdd sadakasına dahi yetişemez.”[37]

Abdullah b. Muğaffel el-Müzeni rivayet ediyor: “Allah Rasülü (s.a.v.) buyurdular ki; ‘Sakın sakın! Ashabım aleyhinde bulunmayınız. Onları hedef seçmeyiniz. Kim onları severse bana olan muhabbeti dolayısıyla sever. Kim de buğz ederse bana olan buğzu sebebiyle onlardan nefret eder. Kim onlara eza ederse bana eza etmiş olur. Kim bana eza ederse Allah’a eza etmiş olur. Her kim de Allah’a eza ederse çok sürmez Allah onun belasını verir.”’[38]

Allah Rasulü (s.a.v.) “Semre” ağacının altında kendisine biat edenleri kastederek buyurdular ki; “Ağacın altında biat edenlerden hiç kimse Cehenneme girmeyecektir.”[39] Efendimiz’in (s.a.v.) Semre ağacı altında biat edenleri Ehli Cennet olarak nitelemesi, onların adaletlerini de tevsik ettiği anlamına gelir. Peygamber tezkiyesine muhatap olmak madem sıradan bir hadise değildir o takdirde ashabın adaleti beşerin ulaşabileceği en üst derecededir.

Adil oldukları bizzat Hz. Rasulullah (s.a.v.) tarafından beyan edilen ashabın yalan ya da yanlış rivayetleri Efendimiz’e (s.a.v.) isnat etmeleri nasıl düşünülebilir?! Bir tarafta söylemediklerini Peygambere isnat edenlerin cehennemlik olduklarını bildiren hadis[40], diğer tarafta ise sahabeye dünyada iken cenneti müjdeleyen rivayet. Çelişki Efendimiz’in (s.a.v.) sözlerinde olmadığına göre bu derin hatayı kim tashih edecek?!

İslam, ashabın ruhuna silinmez izler kazıdı. Bütün varlıklarıyla Onun ilkelerine yapıştılar. Adalet, her bir ferdin vicdanında muhkem kaleler imar etti. Öyle ki; insan olarak nefislerine yenik düşüp, büyük günaha irtikap ettiklerinde huzur-u Nebi’ye (s.a.v.) gelip durumlarını itiraf eder, ısrarla hadd cezasının tatbikini isterlerdi; “Bizi temizle ya Rasülellah (s.a.v.) ” derlerdi.[41] Sonunda ölüm de olsa tevbeye koşarlardı. Böyle bir sirete sahip olanların Allah Rasülü’ne (s.a.v.) yalan isnat etmeleri; sonra da o yalanı hakikat niyetine rivayet etmeleri ne mümkün!

Bir Çağdaş Müfessirin Sahabe Telakkisinin Tenkidi

Modern çağın yaraladığı zihinlerin idrak etmede zorlandığı en ciddi hususlardan biri de sahabenin adaletidir. Mesela sahih İslam mirasını anlama noktasında ciddi sorunlar yaşayan Süleyman Ateş Hoca sahabenin adaletine batılılarla ayniyet arz eden bir zaviyeden bakmaktadır: “…Ashabı tenkitten korumak için bazı hadisler zikredilir. ‘Ashabıma sövmeyin’…”; yahut; “Ashabım konusunda Allah’tan korkun, benden sonra onları taşlama hedefi yapmayın, Onları seven beni sevdiği için sevmiştir…” gibi hadislerin Dört Halife devrinden sonra çıkan bölünmeler yüzünden, her fırkanın kendi görüşüne ters gördüğü sahabilere karşı yönelttikleri hücumları önlemek amacıyla söylenmiş, sonraki devirlerin ürünleri olan sözler oldukları anlaşılmaktadır. Ashabın derecesine kimsenin ulaşamayacağına dair bir hüküm yoktur. İnsanın Allah katındaki derecesini yalnız Allah bilir.”[42]

İslami İlimler adına ciltlerle eser telif eden bir hoca herhangi bir hadisin kim tarafından, nerede ve nasıl rivayet edildiğine bakmadan ucuz ifadelerle reddi yönünde kanaat belirtebilmektedir. Hâdisenin bu boyuta gelmesinden -şüphe tohumlarını yaymaya kendilerini memur telakki eden- oryantalistler bile rahatsızlık hissetmektedir. Nitekim Louis Massignon şu nevi bir serzenişte bulunmaktadır; “Müslümanların her şeylerini tahrip ettik. Fesefeleri, dinleri mahvoldu, artık hiçbir şeye inanmıyorlar, derin bir boşluğa düştüler…”[43] Her tarafı kaskatı şüphe bulutları istila etmiştir.

“Ashabıma sövmeyin…” hadisini Buhari, Müslim, Ebû Davud ve Tirmizi gibi hadis allamelerinin rivayet etmesi Ateş için hiçbir önem arz etmemektedir. Çünkü oryantalizmin aşıladığı şüphe O’nu öylesine derinden sarsmıştır ki; en muteber eserleri dahi menkıbe kitaplarıyla eşdeğer görmekte ve bu yüzden reddettiği hadislerin senetlerine bakma ihtiyacı hissetmemektedir. Ashabın fazileti noktasında telif edilen eserlerde en fazla kullanılan rivayetlerden biri olan “Ashabıma sövmeyiniz…” hadisiyle alakalı Kettani, “Bu; mana itibariyle mütevatir”dir[44] demektedir. Mütevatir bir hadise inanmak ise zarurat-i diniyyedendir.

Netice

Sahabe, tebliğden önce temsil etti, yaşadıklarını rivayet etti. Halleriyle konuştular. “Saadet Asrını”, hususi renkleriyle bozmadan sonraki zamanlara taşıdılar. İnsanlar Allah Rasulü’nü (s.a.v.) onlar vesilesiyle tanıdı. Fıkıh, Tefsir, Kelam… sahabenin rivayet ettiği Kur’an ve Sünnet’ten neşet etti. Allah Rasulü’nün (s.a.v.) talebeleri addedilmeleri ve medeniyetin taşıyıcıları olmaları adaletlerinin araştırılmadan kabul edilmesine gerekçe oldu. Eğer rivayetlerini kabul etme noktasında tereddüt olsaydı, İslam “Saadet Asrı” ile sınırlandırılmış, sonraki yıllara taşınmamış olurdu.

Ebu Zür’a er-Razi diyor ki: “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ashabından herhangi birine kem gözle bakan bir adam gördüğünde anla ki o zındıktır. Zira Rasül haktır. Kur’an haktır. Rasül’ün getirdiği de haktır. Bunların tamamını bize ileten ise ashaptır. İşte bu zındıklar Kur’an ve Sünnet’i geçersiz kılabilmek için şahitlerimizi cerh etmek istiyorlar. Gerçekte ise sapık olduklarından dolayı cerh edilmek onlara yaraşır.”[45]

İslam’ı ideolojik okuma hastalığına mübtela olanlar tarih boyu Peygamberi reddetmeye cesaret edemediklerinden sahabeye yönelmişlerdir. Nitekim İslam düşünce tarihine bakıldığında sahabeyi en sert tenkit edenlerin başında Sünnet ve Cemaat anlayışına muhalif mezhep ya da kişiler gelmektedir. Mu’tezili Nazzam’ın Hz. Ömer’in imanını sorgulaması, Ebu Hureyre’yi yalancılıkla itham etmesi, Şia’nın on kadar sahabi dışında ilk kuşak müslümanların neredeyse tamamını irtidat etmekle itham etmesi, bu babta akla gelen ilk hususlardandır. Ehl-i Sünnet karşıtları savundukları görüşlere, Peygamber’den rivayet ettikleri hadislerle karşı duran sahabeyi ta’n ederek önlerini açmaya çalışmışlardır. İslam ile alakalı her meseleyi “yeniden” ele almayı asıl dava kabul eden modernistler önünde de hala en büyük engel sahabedir.

Sahabenin cerh edilmesi, İslami literatürde tashihi gayri kabil öylesine büyük gedikler açacaktır ki, sağlam senetlerle rivayet edilen bir çok hadis reddedilecek, onlar üzerine bina edilen Fıkıh, Kelam gibi İslami disiplinler arşive kaldırılacaktır.

***

Cemel, Sıffın gibi hâdiseler içerisinde yer almış ya da uzlete çekilmiş olsun Ashabın tamamı adildir. Bu hususta icma vardır.[46] Ümmetin muhaddisinden müfessirine, mütekellimininden fukahasına bütün alimlerin adil olduklarına icma ettikleri ashap hakkında Harici, Rafizi, Mu’tezili kimliğe sahip fırka mensuplarının cerh edici ifadeler kullanmaları ilmi olmaktan fevkalede uzaktır.

Şayet Kur’an ve Sünnet’in sahabenin adaletine dair kat’i beyanları olmamış olsaydı yine de onları ta’dil etmek gerekirdi. Çünkü hicretleri, cihatları, Allah yolunda mal ve canlarını feda etmeleri, kalplerindeki itminanın muazzam derinliği, adaletlerinin kemaline işaret etmektedir.

Allah sahabeden; sahabe de Allah’tan razı olmuş, İlahi rızaya muhatap olmaları doğruluklarına, doğrulukları da sünneti olduğu gibi rivayet ettiklerine tanıklık etmekte. Hâdise bu iken insanlardan ashabı ta’dil etmelerini talep etmek fuzuli bir ameliye olur. Zira Allah ve Rasülü’nün (s.a.v.) tezkiyesinden sonra söylenecek her söz zaittir. Ulema cephesinden gelen mütaalalar ise nakledilenleri beşer idrakiyle teyitten ibarettir. Bu makalede, bu çerçevede telakki edilmelidir.

Sahabe ile hesaplaşan fırkaların bir çoğu bu gün sadece mezhep tarihi kitaplarında yaşamaktadır. Müsteşriklerin yoğun baskısı altında şekillenen modernistlerin akibeti de seleflerinden farklı olmayacaktır. Allah ve Rasulü’nün (s.a.v.) ta’dil ettiği, Kur’an ve Sünnet’i sonraki kuşaklara tebliğ etme görevini verdiği sahabe ise manevi şahsiyetler olarak sonsuza kadar konuşmaya devam edecektir.

 

 

 

:clapping::clapping::clapping:

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

daral geldi artik be kardesim

actiracaksin dosyayi bana

sonra cik isin icinden nasil cikacaksan

Allah rizasi icin söylediklerin cürütülemeyecek seyler olsun

en kücük örnek olarak sahabenin kendi aralarinda yaptiklari savaslar seni düsündürmeye sevketsin...

bir ebuzerin rebezeye sürgüne gönderilmesini adalet olarak yorumlayabilirmisin?

Abdullah ibni mesudun kaburgalarinin kirilmasini neye baglayacaksin?

peygamberin medineden sürdügü sahislarin, peygamberin vefaatinden hemen sonra tekrar dönmeleri saglanip üstüne üstlükte makam mevki sahibi edilmelerimi adalet?

hz.fatimanin elinden alinan fedekmi yoksa adalet?

sayayimmi daha?

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Muaviye, Peygamber’in sürgün ettiği Mervan bin Hakem ve Kab’ul Ahbar ki yeni Müslüman olmuş yahudi din adamıydı ve şimdi Müslüman din adamı olmuştu. Peygamber’in halifesi –Osman- Kur’an’ın tefsirini ondan soruyor, Ali ve Ebuzer’in tefsirini doğru kabul etmiyordu

Yazar:A.Cevdet Es-SAHHAR& Ali ŞERİATİ

Fasil : TEFSİR BÖLÜMÜ - ESBAB-I NÜZULE DAİR

Konu : Beraet (Tevbe) Suresi

Ravi : Zeyd İbnu Vehb

Hadis : Rebeze`ye uğramıştım. Orada Ebu zerr (ra)`i gördüm. Kendisine: "Seni buraya getiren sebep nedir?" diye sordum. Şöyle açıkladı: "Şam`daydım. Bir ayet hakkında Muaviye (ra) ile ihtilafa düştük. Ayet şu: "Ey iman edenler! Hahamlar ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler. Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarfetmeyenlere can yakıcı bir azabı mujdele. Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. "Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir, biriktirdiğinizi tadın" denecek" (Tevbe, 34-35). Muaviye (ra): "Bu ayet ehli kitap hakkına inmiştir" dedi. Ben ise: "Hem bizim, hem de onlar hakkında indi" dedim. Bu mesele üzerinde aramızda ihtilaf çıktı. Halife Hz. Osman (ra)`a yazarak beni şikayet etti. Hz. Osman bana yazarak Medine`ye gelmemi emretti. Bunun üzerine Medine`ye geldim. Halk, sanki daha önce beni hiç görmemiş gibi, çoklukla etrafımı sardı. Durumu Osman (ra)`a açtım. Bana: "İstersen buraya yakın bir yere git" dedi. İşte beni buraya getiren gerçek sebep budur. Benim üzerime Habeşli siyahi bir köleyi amir tayin etseler mutlaka dinler, itaat ederim."

HadisNo : 644

 

(kutubbi sitte)

 

 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Tüm zamanlarin en hayirli Kusagi

 

 

Sahabi arkadaş/dost olmak anlamına gelen sohbet/suhbet kelimesinden müştak bir kelime. Bunun için muayyen bir ölçü yok, “sahabi” az ya da çok başkası ile birlikte olan herkese şamil. Bu yüzden; “falanca ile bir yıl, bir ay, bir gün ve hatta kısa bir an beraber oldum” derken sahibe/beraber oldu fiili kullanılır. Kelimenin sohbet çerçevesinde kazandığı geniş anlam, günün belli bir anında Allah Rasulü (s.a.v.) ile birlikte olan kişiyi de içine almaktadır.

Sahabi olmanın ve de o duruş üzere kalmanın “nasıllığı” ulema indinde farklı mütalalara neden olmuştur. Muhaddislere göre; Allah Rasülü’nü (s.a.v.) müslüman olarak bir defa gören kişi sahabidir. Fakat O’nu (s.a.v.) mümin olarak görenin iman üzere ölmesi şarttır.[1] Sahabi olma şerefine nail olan, ardından irtidat eden sonra tekrar müslüman olan fakat yeni halinde Allah Rasülü’nü (s.a.v.) göremeden ölenler tarifin dışında kalırlar. Bu yüzden Kurre b. Meysere, Eş’as b. Kays gibi bir ara irtidata irtikap edenler Ebu Hanife ve Şafi’ye göre sahabi kabul edilmezler.[2] İrtidat ameliyesi kişinin bütün amellerini iptal ettiği gibi sahabi olma payesini de alır-götürür.[3]

Allah Rasülü’nü (s.a.v.) görmenin nasıllığı ile ilgili mülahazalar şu çerçevededir: Kişi bizatihi O’nu (s.a.v.) görmeyi kast ediyor, ya da başkası vesile oluyor, bizzat O’na (s.a.v.) bakıyor, ya da hedefinde başkasını görmek varken gayri ihtiyari olarak bakışları O’na (s.a.v.) alıyor.[4] Eğer bütün bu bakışların öncesinde iman varsa “gören” kişi sahabi kabul edilir.

Allah Rasulü’nü (s.a.v.) görmek, “O’na (s.a.v.) mülaki olmak” anlamında değerlendirilmelidir. Zira İbn Ümmi Mektum gibi Efendimiz’i (s.a.v.) dünya gözü ile göremeyenler de tereddütsüz sahabidir.[5] Sağını solunu birbirinden ayırabilen veya “sözü anlayıp karşılık verebilecek” derecede bir dirayete malik olan çocuklar da sahabidir.[6]

Ebu Zueyb El-Hüzeli gibi O’nu (s.a.v.) ölümle defn arasında görenler yaşarken görme bahtiyarlığına eremediklerinden sahabi kabul edilmezler.[7]

Ez cümle sahabi; Allah Rasulü’nü (s.a.v.) , risalet vazifesinin başlangıcından Ezeli ve Ebedi dostu olan Allah Teala’ya irtihal edişine kadar devam eden süreç içerisinde mümin olarak gören ve o hal üzere vefat eden kişidir.

Melekler Sahabe midir?

Allah Rasulü’nü (s.a.v.) mümin olarak gören ve o hal üzere ölen “herkes” zarfında insandan başka kimler var? Hz. Cebrail bazen asli suretinde bazen de Dihyet-i Kelbi hüviyetinde O’nunla (s.a.v.) görüşmüştür. Görüşme aşikar olduğuna göre melekler de sahabi midir?

Bütün zamanları ibadete ayarlı olan ve bu yüzden nafile ibadet yapmaya dahi zaman bulamayan meleklere peygamber gönderilip gönderilmediği, gönderildi ise Allah Rasulü’nün (s.a.v.) ashap kadrosuna dahil olup-olmadıkları ihtilaflıdır. Fahruddin Razi “Esraru’t-Tenzil” adlı eserinde risaletin melekleri bağlamadığı noktasında icmanın olduğunu nakletmektedir. Fakat icma olduğuna itiraz edenler de vardır. Takiyyuddin Sübki Allah Rasulü’nün (s.a.v.) meleklere de gönderildiğini söylemektedir.[8] Fakat tercih edilen, risaletin meleklere şamil olmadığı görüşüdür.

Cinlerin Durumu

Peygamberlere vahyedilen hakikatler cinleri de bağlar. Çünkü insanlar gibi mükelleftirler. İrade ve ihtiyarları vardır. İbadet için yaratılmışlardır: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[9] Öldükten sonra diriltileceklerdir. İsyankar olanları cehennemde cezalandırılacaktır.[10]

Cinlerin varoluş gayeleri Allah Teâla’ya ibadet etmektir: Neye ve nasıl iman ve ibadet edeceklerini ise peygamberlerden öğrenmişlerdir: “Hani cinlerden bir grubu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kur’an’ı dinlemeye hazır olduklarında (birbirlerine) ‘susun’ demişler, Kur’an tamam olunca da uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi. Ey kavmimiz! dediler, doğrusu biz Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, Hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik. Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun.”[11] Bu ayetler bir çok açıdan cinlerin mükellef olduklarına işaret etmektedir:

* Allah Teâla cinleri Kur’an’ı dinleyip iman etmeleri, emirlerini uygulayıp yasaklarından sakınmaları için Allah Rasulü’nü (s.a.v.) dinlemeye yöneltmiştir.

* Cinler, Kur’an’ı dinlediklerini, anladıklarını ve O’nun doğruya ulaştıran kitap olduğunu kabul ettiklerini haber vermektedirler. Onların bu beyanı Musa’yı (a.s), O’na indirilen Kitabı, Kur’an’ın Tevrat’ı tasdik ettiğini ve dosdoğru yola ilettiğini bildiklerini göstermektedir.

* Allah Rasulü’nü (s.a.v.) görüp, Kur’an’ı dinleyen cinlerin milletlerine; “Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun.” diye çağrıda bulunmaları, mükellef olduklarına, haber verdiklerini doğrulamak, emrettiklerine de itaat etmek suretiyle Allah Rasulü’nün (s.a.v.) davetine müsbet karşılık vermekle emrolunduklarına delalet etmektedir.[12]

Cinlerin tamamının mükellef olduğu, bir kısmının Allah Rasulü’nü (s.a.v.) dinleyip iman ettiği[13] dikkate alındığında içlerinde sahabi vardır. Çünkü Hz Rasulullah (s.a.v.) insanlara olduğu gibi cinlere de gönderilmiştir: “Alemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed’e Furkan’ı indiren Allah, yüceler yücesidir.”[14] Bütün müfessirler cinlerin de ayette geçen ‘âlem’ kapsamına girdiği noktasında icma etmişlerdir.[15]

“Kalk uyar.”[16] ayeti mutlak olduğundan akıl sahibi bütün canlıları kapsar. Cinler de bu bağlamda değerlendirilir. Çünkü onlar içerisinde de sefihler, cehenneme girecekler vardır.

İbn Hazm bu noktada şunları söylemektedir: “Allah Teala cinlerden bir grubun iman ettiğini, Hz. Rasulullah’tan (s.a.v.) Kur’an dinlediğini ve içlerinde faziletli sahabilerin yer aldığını bizlere bildirmektedir.”[17]

Ne var ki pozitivizmin gücüyle sarsılan bazı modernistler cin bahsinde bir takım garip te’villere giderek “cin” gerçeğini çarpıtmışlardır. Kainatta olan her şeyde sebep-sonuç prensibinin hakim olduğunu iddia eden Ahmed Han bu noktada pozitivizme öylesine teslim olmuştur ki; beş duyunun algı sahasına girmeyen her şeyi reddetmiştir. Melekleri insandaki sezgisel bilişin, sudaki akışkanlık ve taştaki katılık gibi yaratılmış nesnelerin hususiyetleri olarak te’vil eden Ahmed Han[18] Kur’an’ı Kerim’de geçen “cin” kelimesinin kapsamı hakkında da şunları söylemiştir: “Cin kelimesi beş yerde ‘can’la aynı anlama gelmekte ve bunlar şer, hastalık ve diğer olumsuzlukların yansımaları olarak anlatılmaktadır. Diğer yerlerde geçen “cin” kelimesinden ise çöllerde, tepelerde ve ormanlarda yaşayan yabani insanlar kastedilmektedir.[19]

Modernizmin Mısır ayağında yer alan Muhammed Abduh da cinlerle alakalı Ahmed Han’ınkine benzer mütalalar serdetmiştir. Mücize ve keramet gibi harikulade, melek ve cin gibi de gözlem alanına girmeyen varlıkları te’vil ya da reddeden modernistlerin etkin ve de yeni olanlarından Muhammed el-Behiy “Ahkaf” ve “Cin” sürelerinde geçen cinlerle alakalı şunları söyler: “Bunlardan, Medine’den Mekke’ye gelen ve kimse görmeden Allah Rasülü’ne (s.a.v.) iman eden insan topluluğu kastedilmektedir”[20]

Allah Teâla’nın te’vile imkan vermeyecek bir dille yarattığını ifade ettiği, mükellef olduklarını belirttiği, Hz Rasulullah’ı (s.a.v.) görüp ondan Kur’an dinlediklerini bildirdiği ve bu dinleme neticesinde içlerinde mü’minlerin olduğunu izhar ettiği cinlerin varlığı bedihi bir hakikattir. O halde insanlar arasında olduğu gibi cinler içerisinde de bir çok sahabi vardır.

Sahabinin Kim Olduğunu Tayin Etmede Ölçü

Sünnetin saf haliyle sonraki kuşaklara taşınması mühim meselelerin en üst sırasında yer almıştır. Hadislerin naklinde görev alan ravilerin kim olduğunu tesbitin ehemmiyeti konu ile alakalı hususi bir disiplinin doğmasına sebep olmuştur. Hadis rivayet eden kişinin adalet ve zapt yönü bütün yönleriyle incelemeye alınmıştır. Raviler zincirinin ilk halkasında yer alan sahabenin kim olduğu ve nasıl tesbit edileceği hadisle alakalı diğer meselelerden daha fazla önemsenmiştir. Bu noktada farklı mülahazalar öne çıkmıştır. Neticede bir kişinin sahabe olduğu şu esaslardan biriyle tesbit edilmiştir:

* Tevatür Yolu: Yalan üzerine birleşmeleri adeten mümkün olmayan bir cemaatin kendilerinden önceki bir başka cemaatten yaptığı nakille kişinin sahabi olduğunu rivayet etmesidir. Bu, usuller içerisinde en kamil olanıdır. Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali başta olmak üzere cennetle müjdelenen on kişinin (Sa’d b. Ebî Vakkas, Said b. Zeyd, Talha b. Ubeydillah, Zübeyr b. el-Avvâm, Abdurrahman b. Avf ve Ebu Ubeyde b. Cerrah -radıyallahu anhum-) sahabi olduğu tevatür yoluyla sabittir.

* İstifâza Yolu: Kişinin sahabi olduğu tevatür derecesine ulaşmayan bir şöhretle bilinebilir. Dımam b. Sa’lebe ile Ukâşe b. Mıhsan’ın –radiyallahu anhuma- sahabi olduklarının tesbiti gibi.

* Şahadet Yolu: “Şahs-ı vahidin tezkiyesi makbuldür.” Kaidesinden hareketle herhangi bir sahabi veya tabiinin “falancanın Rasulullah (s.a.v.) ile musahabesi vardır” demesi ile de kişinin sahabi olduğu tesbit edilebilir. Mesela Hz Ömer’in devri hilafetinde Ebu Musa el-Eş’ari komutasındaki askerler içerisinde yer alan Hümeme b. Ebi Hümeme ed-Devsi Isfehan’da ishal hastalığından vefat etmişti. Ebu Musa el-Eş’ari Hümeme hakkında; “Vallahi Efendimiz’den (s.a.v.) Humeme’nin şehit olacağını işitmiştim.” dedi. Bu ifadeden Hümeme’nin –radiyallahu anh’ın- sahabi olduğu anlaşılmıştır.

* İkrar Yolu: Kişinin adaletinin sübutu ve Allah Rasulü (s.a.v.) ile aynı zamanda yaşama imkanının mevcudiyeti aşikar olur, sonrada sahabi olduğu tarafından itiraf edilirse ikrarı kabul edilir. Yani bu durumdaki bir kişinin sahabi olduğuna hükmedilir. İkrarın kabül edilebilmesi için kişinin en geç hicri 110 tarihinde vefat etmesi gerekir. Çünkü sahabe asrı hicri 110’da son bulmaktadır. Bu tarihin tesbiti, vefatından bir ay kadar önce Allah Rasulü’nün (s.a.v.); “İşte bu geceyi görüyorsunuz ya, bundan sonra geçecek yüz senenin başında bugün yeryüzünde olanlardan hiç kimse kalmayacaktır.”[21] hadisinden hareketle belirlenmiştir.[22]

Kimlerin sahabi olduklarının tesbiti noktasında kudretli allameler tarafından bir çok çalışma yapılmıştır. Bunlar içerisinde en mühim olanı, ashabın isimlerini, terceme-i hallerini ve rivayette tek kaldıkları hadisleri gösterebilmek için müstakil olarak telif edilen “Tabakat” literatürüdür. Bu sahada ilk defa müstakil eser veren kişi ise Muhammed b. İsmail Buhari (ö. 256) dir. Zamanla bu alanda geniş hacimli eserler vucüt bulmuştur. Halef selefin eserlerini ikmal etmiştir. Muahhar muhaddislerden İbn Abdi’l-Berr’in (ö. 463) el-İstiab’ında 3500, İbn Esir’in (ö. 630) “Üsdü’l-Ğabe”sinde 7554, İbn Hacer Askalani’nin (ö. 852) “el-İsabe”sinde ise 12279 sahabi mevcuttur. Ne ki bu rakamlar ashabın yekünuna nisbetle oldukça azdır. Çünkü ashabın yekünü ile alakalı 40 ila 120 bin arasında farklı rakamlar rivayet edilmektedir. Fakat Tabakat müelliflerinin gayretli çalışmalarıyla Allah Rasulü’nden (s.a.v.) tek bir tane de olsa hadis rivayet eden hiçbir sahabinin terceme-i hali ihmal edilmemiştir.

Hadis allameleri bin bir meşakkate göğüs gerip kimin sahabi olduğunu tesbit ettiler ve eserlerinde gösterdiler. Öncelikli gayeleri ise, Retene-i Hindi (ö. 632) gibi yalanda şöhret bulanların hezeyanlarını, sahabi kisvesi altında Allah Rasulü’ne (s.a.v.) isnat etmelerine mani olmaktı.

ASHABIN ÂDALETİ

Hz Osman’ın şehadetiyle başlayıp Cemel, Sıffın muharebeleriyle devam eden olaylar ashabın üç farklı duruş almasına neden oldu: Hz Ali’yle birlikte olanlar, Hz Osman’ın yanında yer alanlar ve uzlete çekilip hadiselere karışmayan büyük çoğunluk. Bir tarafta yer alsın ya da almasın ashabın tamamı Ehl-i Sünnet alimlerinin icmaı ile âdil kabul edilmiştir. Hz Osman ya da Hz. Ali safında olan sahabenin tarafgirliğin verdiği hamasi duygularla birbirlerini cerh edici ifadeler kullanmaları ise, muharebe sürecinde sarf edilen fuzuli sözler bağlamında değerlendirilmelidir.

Taraf Olan Sahabilerin Âdaleti

Sıffın’da yer alan her iki tarafta bir gayeye mebni olarak saf tutmuştu. Hz Ali hadisenin çözümlenmesinin zaman alacağını biraz beklenilmesi gerektiğini söylerken, Hz. Muaviye cenahı suçluların hemen cezalandırılmasını talep ediyordu. Her iki tarafta zahirde birtakım delillere dayanmaktaydı. Farklı mülahazalar hadisenin çözümünde iki müçtehidin birbirine zıt hükümlere ulaşmalarına neden oldu. Fakat, her ikisi de içtihat etmişti. İçtihadında isabet edemeyene de bir sevap verildiğine göre Hz Muaviye ya da onun tarafında yer alan ashabı tenkit etmek, onların rivayet ettiği hadislere itibar etmemek, daha da ileri giderek “Bu hadiseler taraf olan ashabın adalet sıfatını ortadan kaldırmıştır.” demek, insaftan yoksun bir yaklaşım olur.

İctihadı gereği karşısında yer alanları “baği” olarak gören ve bu yüzden onlara karşı güç kullanmak zorunda kalan sahabi ile ictihad zarfı içerisinde Kur’an ve Sünnet’i hevasına göre tevil eden anlayışı bir görmek ve netice itibariyle her ikisine de aynı hükmü vermek uçmadaki müşterekliğinden dolayı kartalla sineği aynileştirmek gibi olur.

Hz. Muaviye ya da Hz. Ali’den hangisinin tarafında yer alırsa alsın Ehl-i Sünnet alimlerinin Kur’an ve Sünnet’in tevsiki ile adil kabul ettikleri ashabı Efendimiz’den (s.a.v.) rivayet ettikleri hadisler üzerinde tahrif, tağyir veya benzeri bir tasarrufta bulunmakla itham etmek en basitinden Kur’an’ı anlamamaktır. Ayrıca Allah ve Rasulü’nün (s.a.v.) kesin bir dille adil olduklarına işaret ettiği ashabın adaletini sorgulamak ne kadar yanlışsa onların bu nevi makalelerle adalet vasfını kazanacaklarını düşünmek de o kadar hata olur. Bu babtaki bütün çalışmalar mevcut doğruyu daha yüksek bir tizden duyurmaktan ibarettir. Bir anlamda büyük bir şöhret içerisinde meçhulu yaşayan hakikatin perdesini kaldırmaktır.

Kur’an “Sahabe Adildir” Diyor

Sahabe kadrosuna dahil herkes mutlak manada adildir. Yalan ya da yanlış onların hayatında ne bin ne de bir şubesiyle vardır. Hayatları Allah Teala’nın rızasına ayarlı ve de o rıza ile çepeçevre kuşatılmıştır. Böyle bir bünyeye harici unsurların girmesi ne mümkün. Hudeybiye’de “Semre” ağacının altında akdedilen “Rıdvan Biatı” Rıza-i İlahi’nin tahakkuk ettiğini bizzat bildirmektedir: “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, mü’minlerden razı olmuştur.”[23] O’nun razı olduklarına yalan isnat edilir mi ya da yalanla hemhal olan birisinden Cenab-ı Hakk’ın razı olması düşünülebilir mi? Kureyş’e karşı ölünceye kadar savaşacaklarına yemin eden nurdan kadronun ilahi beraatıdır bu ayet.

Allah Rasülu (s.a.v.) buyuruyor ki; “Bedir ve Hudeybiye’ye tanıklık edenlerden hiç birisi Cehenneme girmeyecektir.”[24] Şia’nın ta’n ettiği Hz. Ebu Bekir’den Hz. Ömer’e, Hz. Zübeyir’den Hz. Talha’ya tam bin dört yüz sahabi var Hudeybiye’de…

“İşte böylece sizin insanlar üzerinde şahitler olmanız, Rasül’ün (s.a.v.) de sizin üzerinizde bir şahit olması için sizi orta (dengeli) bir ümmet kıldı.”[25] Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ashabı söz, amel ve iradede milletlerin en hayırlısı ve adilidir. Bu yüzden kıyamet günü peygamberler lehine onların ümmetlerine karşı şahit olmayı hak etmişlerdir.[26] Eğer adil olmasalar, adaleti kuşanmasalardı Cenab-ı Hakk onları diğer ümmetlere karşı şahitler yapmazdı.

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız.”[27] Müminlere ait bu hitaba sahabe herkesten daha çok layıktır. Çünkü iyilikleri emredip kötülüklerden men’ettikleri bedihi bir hakikattir.

“(İslam’a girme hususunda) öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikte tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.”[28] Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ve bu rızanın gereği olarak cenneti hazırladığı Ashab-ı Kiram’ın adaletini sorgulamak, Kur’an’ın beyanına itibar etmemek anlamına gelir. Hangi mümin böyle bir ameliyeye cüret edebilir?! Ya da İslami hassasiyet böyle bir ameliyenin neresinde duracaktır.

“İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler; (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.”[29] Cenab-ı Hakk hicret ve dinine yardım ederek imanlarını ispat eden ashabı cennetle müjdeleyerek imanlarını onayladığını belirtmiştir.[30]

“Allah uğrunda O’na yaraşacak şekilde cihad edin. Sizi O seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (olduğu gibi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek bundan önceki kitaplarda gerekse bu (Kur’an’da) size müslümanlar adını verdi.”[31]? Allah Teâla ashabı, uğrunda cihad etmek için seçti. Rasullerden sonra insanlık tarihinin en faziletlileri oldular. Allah’ı tek mabud olarak tanıdılar. Dilleri, kalpleri, aşkları, iradeleri hasılı topyekün mevcudiyetleriyle O’na yaklaştılar. Allah Onları kul, dost ve sevgili edindiği gibi onlar da Allah’ı bütün mevcudata tercih ettiler. Aşırı sevgi ve merhametinden dolayı Allah onlara dinde hiçbir zorluk çıkarmadı.[32]

Hakkı yüceltmeleri için seçilen ashabın adaletini tartışmaya açmak -haşa- Cenab-ı Hakk’ın seçimde isabet edemediğini gösterir ki, böyle bir yaklaşımın temelinde Kur’ani bakışa itiraz vardır.

(Rasülüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[33] Onlar bütün mevcudiyetleriyle Allah Rasülü’ne (s.a.v.) uydular, Onunla hicret ettiler, yan yana durup düşmana karşı savaştılar, Semre ağacının altında O’na (s.a.v.) biat ettiler. Ne, nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yaptılar. Hz Rasulullah’a ittiba etmelerinin karşılığında Allah Teâla’nın sevgisiyle mükafatlandırıldılar. Madem mümin Allah’ın sevdiğini sevmek, buğzettiğine de nefret etmekle memurdur peki niçin ashaba ta’n edilir. Allah Rasulü (s.a.v.) buyuruyor ki; “İmanın alemeti Ensar’ı sevmek; nifakın ki ise O’na buğz etmektir.”[34] Bu hadis ashabın ileri gelenleri dahil tamamı hakkında geçerlidir.[35] Buna göre ashabı istisnasız sevmek mahza imandan, buğzetmek ise mahza nifaktan kaynaklanmaktadır.

Ez cümle Kur’an diyor ki ashab adildir. Sonraki kuşakların onları ta’dil etme ameliyelerine muhtaç değillerdir. Bu noktada yapılan bütün çalışmalar bir manada sahih mirasın tekrarından ibarettir. Bununla birlikte söz konusu ayetler nazil olmamış olsaydı yine de onların Allah yolunda yaptıkları cihat, İslam’ın değerlerini yüceltebilmek için can ve mallarını seferber etme hasletleri, anadan yardan geçecek derecede teslimiyetleri, adaletlerine delalet etmeye yeterdi.

Allah Rasülü Ashabın Âdaletine Şehadet Ediyor

Bazı durumlar vardır ki kişilere harikulade değer yüklerler. İslam’ın başlangıcı itibariyle meseleye baktığınızda ashabın Hicret’te, Bedir’de Uhut’ta, Hendek’te ifa ettiği vazife olağanüstüdür. İslam’a karşı olan pazarlıksız imanları küfrün safında yer alan babalarıyla bile vuruşmalarına neden olmuştur. Hadisenin bu boyutunu da dikkate alarak konuşan Allah Rasülü (s.a.v.), bütün zamanların en hayırlı kuşağının ashabı olduğunu belirtmiştir.[36] Hadisin, mutlak olması hayırla alakalı bütün konularda ashabın en önde olduğuna işaret etmektedir.

Ashabın üstünlüğüne işaret eden hadislerin çokluğu, muhaddisleri, eserlerini tedvin ederken “ashabın faziletleri” adını taşıyan üst başlıklar oluşturmaya sevketmiştir. Bu noktada ki hadislerin çokluğuna aldırmadan ısrarla ashaba ta’n etmeye devam edenlerin dikkatini çekebilmek için de “ashaba sövmenin haram oluşu”nu muhtevi daha hususi başlıklar açmışlardır. O hadislerden birinde Allah Rasülü (s.a.v.) buyuruyor ki; “Ashabıma sövmeyiniz. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki herhangi biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse onlardan birinin bir müdd, hatta yarım müdd sadakasına dahi yetişemez.”[37]

Abdullah b. Muğaffel el-Müzeni rivayet ediyor: “Allah Rasülü (s.a.v.) buyurdular ki; ‘Sakın sakın! Ashabım aleyhinde bulunmayınız. Onları hedef seçmeyiniz. Kim onları severse bana olan muhabbeti dolayısıyla sever. Kim de buğz ederse bana olan buğzu sebebiyle onlardan nefret eder. Kim onlara eza ederse bana eza etmiş olur. Kim bana eza ederse Allah’a eza etmiş olur. Her kim de Allah’a eza ederse çok sürmez Allah onun belasını verir.”’[38]

Allah Rasulü (s.a.v.) “Semre” ağacının altında kendisine biat edenleri kastederek buyurdular ki; “Ağacın altında biat edenlerden hiç kimse Cehenneme girmeyecektir.”[39] Efendimiz’in (s.a.v.) Semre ağacı altında biat edenleri Ehli Cennet olarak nitelemesi, onların adaletlerini de tevsik ettiği anlamına gelir. Peygamber tezkiyesine muhatap olmak madem sıradan bir hadise değildir o takdirde ashabın adaleti beşerin ulaşabileceği en üst derecededir.

Adil oldukları bizzat Hz. Rasulullah (s.a.v.) tarafından beyan edilen ashabın yalan ya da yanlış rivayetleri Efendimiz’e (s.a.v.) isnat etmeleri nasıl düşünülebilir?! Bir tarafta söylemediklerini Peygambere isnat edenlerin cehennemlik olduklarını bildiren hadis[40], diğer tarafta ise sahabeye dünyada iken cenneti müjdeleyen rivayet. Çelişki Efendimiz’in (s.a.v.) sözlerinde olmadığına göre bu derin hatayı kim tashih edecek?!

İslam, ashabın ruhuna silinmez izler kazıdı. Bütün varlıklarıyla Onun ilkelerine yapıştılar. Adalet, her bir ferdin vicdanında muhkem kaleler imar etti. Öyle ki; insan olarak nefislerine yenik düşüp, büyük günaha irtikap ettiklerinde huzur-u Nebi’ye (s.a.v.) gelip durumlarını itiraf eder, ısrarla hadd cezasının tatbikini isterlerdi; “Bizi temizle ya Rasülellah (s.a.v.) ” derlerdi.[41] Sonunda ölüm de olsa tevbeye koşarlardı. Böyle bir sirete sahip olanların Allah Rasülü’ne (s.a.v.) yalan isnat etmeleri; sonra da o yalanı hakikat niyetine rivayet etmeleri ne mümkün!

Bir Çağdaş Müfessirin Sahabe Telakkisinin Tenkidi

Modern çağın yaraladığı zihinlerin idrak etmede zorlandığı en ciddi hususlardan biri de sahabenin adaletidir. Mesela sahih İslam mirasını anlama noktasında ciddi sorunlar yaşayan Süleyman Ateş Hoca sahabenin adaletine batılılarla ayniyet arz eden bir zaviyeden bakmaktadır: “…Ashabı tenkitten korumak için bazı hadisler zikredilir. ‘Ashabıma sövmeyin’…”; yahut; “Ashabım konusunda Allah’tan korkun, benden sonra onları taşlama hedefi yapmayın, Onları seven beni sevdiği için sevmiştir…” gibi hadislerin Dört Halife devrinden sonra çıkan bölünmeler yüzünden, her fırkanın kendi görüşüne ters gördüğü sahabilere karşı yönelttikleri hücumları önlemek amacıyla söylenmiş, sonraki devirlerin ürünleri olan sözler oldukları anlaşılmaktadır. Ashabın derecesine kimsenin ulaşamayacağına dair bir hüküm yoktur. İnsanın Allah katındaki derecesini yalnız Allah bilir.”[42]

İslami İlimler adına ciltlerle eser telif eden bir hoca herhangi bir hadisin kim tarafından, nerede ve nasıl rivayet edildiğine bakmadan ucuz ifadelerle reddi yönünde kanaat belirtebilmektedir. Hâdisenin bu boyuta gelmesinden -şüphe tohumlarını yaymaya kendilerini memur telakki eden- oryantalistler bile rahatsızlık hissetmektedir. Nitekim Louis Massignon şu nevi bir serzenişte bulunmaktadır; “Müslümanların her şeylerini tahrip ettik. Fesefeleri, dinleri mahvoldu, artık hiçbir şeye inanmıyorlar, derin bir boşluğa düştüler…”[43] Her tarafı kaskatı şüphe bulutları istila etmiştir.

“Ashabıma sövmeyin…” hadisini Buhari, Müslim, Ebû Davud ve Tirmizi gibi hadis allamelerinin rivayet etmesi Ateş için hiçbir önem arz etmemektedir. Çünkü oryantalizmin aşıladığı şüphe O’nu öylesine derinden sarsmıştır ki; en muteber eserleri dahi menkıbe kitaplarıyla eşdeğer görmekte ve bu yüzden reddettiği hadislerin senetlerine bakma ihtiyacı hissetmemektedir. Ashabın fazileti noktasında telif edilen eserlerde en fazla kullanılan rivayetlerden biri olan “Ashabıma sövmeyiniz…” hadisiyle alakalı Kettani, “Bu; mana itibariyle mütevatir”dir[44] demektedir. Mütevatir bir hadise inanmak ise zarurat-i diniyyedendir.

Netice

Sahabe, tebliğden önce temsil etti, yaşadıklarını rivayet etti. Halleriyle konuştular. “Saadet Asrını”, hususi renkleriyle bozmadan sonraki zamanlara taşıdılar. İnsanlar Allah Rasulü’nü (s.a.v.) onlar vesilesiyle tanıdı. Fıkıh, Tefsir, Kelam… sahabenin rivayet ettiği Kur’an ve Sünnet’ten neşet etti. Allah Rasulü’nün (s.a.v.) talebeleri addedilmeleri ve medeniyetin taşıyıcıları olmaları adaletlerinin araştırılmadan kabul edilmesine gerekçe oldu. Eğer rivayetlerini kabul etme noktasında tereddüt olsaydı, İslam “Saadet Asrı” ile sınırlandırılmış, sonraki yıllara taşınmamış olurdu.

Ebu Zür’a er-Razi diyor ki: “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ashabından herhangi birine kem gözle bakan bir adam gördüğünde anla ki o zındıktır. Zira Rasül haktır. Kur’an haktır. Rasül’ün getirdiği de haktır. Bunların tamamını bize ileten ise ashaptır. İşte bu zındıklar Kur’an ve Sünnet’i geçersiz kılabilmek için şahitlerimizi cerh etmek istiyorlar. Gerçekte ise sapık olduklarından dolayı cerh edilmek onlara yaraşır.”[45]

İslam’ı ideolojik okuma hastalığına mübtela olanlar tarih boyu Peygamberi reddetmeye cesaret edemediklerinden sahabeye yönelmişlerdir. Nitekim İslam düşünce tarihine bakıldığında sahabeyi en sert tenkit edenlerin başında Sünnet ve Cemaat anlayışına muhalif mezhep ya da kişiler gelmektedir. Mu’tezili Nazzam’ın Hz. Ömer’in imanını sorgulaması, Ebu Hureyre’yi yalancılıkla itham etmesi, Şia’nın on kadar sahabi dışında ilk kuşak müslümanların neredeyse tamamını irtidat etmekle itham etmesi, bu babta akla gelen ilk hususlardandır. Ehl-i Sünnet karşıtları savundukları görüşlere, Peygamber’den rivayet ettikleri hadislerle karşı duran sahabeyi ta’n ederek önlerini açmaya çalışmışlardır. İslam ile alakalı her meseleyi “yeniden” ele almayı asıl dava kabul eden modernistler önünde de hala en büyük engel sahabedir.

Sahabenin cerh edilmesi, İslami literatürde tashihi gayri kabil öylesine büyük gedikler açacaktır ki, sağlam senetlerle rivayet edilen bir çok hadis reddedilecek, onlar üzerine bina edilen Fıkıh, Kelam gibi İslami disiplinler arşive kaldırılacaktır.

***

Cemel, Sıffın gibi hâdiseler içerisinde yer almış ya da uzlete çekilmiş olsun Ashabın tamamı adildir. Bu hususta icma vardır.[46] Ümmetin muhaddisinden müfessirine, mütekellimininden fukahasına bütün alimlerin adil olduklarına icma ettikleri ashap hakkında Harici, Rafizi, Mu’tezili kimliğe sahip fırka mensuplarının cerh edici ifadeler kullanmaları ilmi olmaktan fevkalede uzaktır.

Şayet Kur’an ve Sünnet’in sahabenin adaletine dair kat’i beyanları olmamış olsaydı yine de onları ta’dil etmek gerekirdi. Çünkü hicretleri, cihatları, Allah yolunda mal ve canlarını feda etmeleri, kalplerindeki itminanın muazzam derinliği, adaletlerinin kemaline işaret etmektedir.

Allah sahabeden; sahabe de Allah’tan razı olmuş, İlahi rızaya muhatap olmaları doğruluklarına, doğrulukları da sünneti olduğu gibi rivayet ettiklerine tanıklık etmekte. Hâdise bu iken insanlardan ashabı ta’dil etmelerini talep etmek fuzuli bir ameliye olur. Zira Allah ve Rasülü’nün (s.a.v.) tezkiyesinden sonra söylenecek her söz zaittir. Ulema cephesinden gelen mütaalalar ise nakledilenleri beşer idrakiyle teyitten ibarettir. Bu makalede, bu çerçevede telakki edilmelidir.

Sahabe ile hesaplaşan fırkaların bir çoğu bu gün sadece mezhep tarihi kitaplarında yaşamaktadır. Müsteşriklerin yoğun baskısı altında şekillenen modernistlerin akibeti de seleflerinden farklı olmayacaktır. Allah ve Rasulü’nün (s.a.v.) ta’dil ettiği, Kur’an ve Sünnet’i sonraki kuşaklara tebliğ etme görevini verdiği sahabe ise manevi şahsiyetler olarak sonsuza kadar konuşmaya devam edecektir.

Haşiye

Muhammed Abduh’un Melek Tasavvurunun Tenkidi

İstitrat kabilinden konuyla alakalı bir hususun beyanını zaruri görüyorum. Modern İslam Düşüncesi’nin üç atlısından ortancası olan Muhammed Abduh, meleklerin sahabi olup-olmaması bahsini farklı bir mecraya çekerek meleklerin varlık sahibi olmalarını reddetmektedir. Ona göre melekler ve şeytanlar insanların ruhlarına ulaşan soyut varlıklardır. Dolayısıyla cismani suretlere bürünmeleri mümkün değildir. Eğer böyle olsaydı insanlar onların varlıklarını hisseder ve nerede yaşadıklarını tespite imkan bulurlardı.[47]

Abduh, bu te’viliyle meleklerin varlığını insanların anlayış seviyelerine indirgediğini düşünmektedir. Nitekim talebesi Reşid Rıza, Hocasının te’villerinin bir çok insanın hidayetine vesile olduğunu iddia etmektedir.[48] Ne var ki hiç kimse birilerinin hidayetine delalet etmek için İslam’ın sarahaten beyan ettiği hususları te’vil yoluyla inkar etme hakkına sahip değildir. Sonra ayetlerin yanlış te’vili münkirin hidayetine değil, onları yanlış te’vil eden müminin inkarına neden olur.

Gayb aleminde olan ve olmaya devam eden nice hâdiseler vardır ki insan, aklıyla onların hakikatine ulaşmaktan acizdir. Bu acziyete rağmen onlar vardır ve varlıklarının isbatı inkari hiçbir te’vile muhtaç değildir. Yani köre renk gösterme gayreti nafile bir uğraştır. Zira kör inkar etse de renkler vardırlar.

Abduh’un göremediği ve bu yüzden varlıklarını insanların ruhlarına ulaşan ilhamlar olarak te’vil ettiği melekleri görenler var: Makalede de nakledildiği gibi Allah Rasulü (s.a.v.) Cebrail’i asıl suretinde iki defa görmüştür. A’rabi şeklinde peygamber meclisine gelen meleğe tanıklık eden bir çok sahabi mevcut.[49]

Hz Musa’ya “Biz Allah’ı açıkça görmeden sana inanmayız.”[50] diyen Yahudilerle bu gün paralel düşünen milyonlarca ateist var diye müslümanların İslam’ın menfaati adına Cenab-ı Hakk’ı, O’nun varlığına halel getirecek ifadelerle anlatmaları masumane bir ameliye olarak görülebilir mi?! Böyle bir ameliye içerisinde olanların küfre girdiklerini söyleyenler, aynı cevabı benzer kararlılıkla arza mecburdurlar.

Tarih boyu mücerret aklın talepleri bitip-tükenmemiştir. Her millet, iman etmek için farklı taleplerde bulunmuştur. Peygamberlere kabili ne mümkün tekliflerle gelmişlerdir. “Onlar, ’Sen dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya, senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akmalı. Yahut iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri (söylediklerinin doğruluğuna) şahit getirmelisin. Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayacağız. De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben sadece beşer bir elçiyim.”[51]

Müşriklerin talepleri “mutlak hakikat”in sunum şekline etki edememiş, her şeye rağmen peygamberler hakikati insanlara göre değil, insanları hakikate göre değerlendirmeye devam etmişlerdir. Bu yüzden hakim ideolojiler tarafından anlaşılamamakla itham edilmişlerdir[52]

Meleklerin var oluşları Kur’an Sünnet ve icma ile sabittir. Buna rağmen inkarda ısrar etmek ya da kabulü ne mümkün te’villerde bulunmak imanı sarsar. Sarsıntının ne derece olduğu ise yarın mahşerde zahir olacaktır.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

al kardesim sana örnek:

İbn Sa'd, Tabakat'ı, Cilt 3, Sayfa 71:

كان المصريون الذين حصروا عثمان ستمائة رأسهم عبد الرحمن بن عديس البلوي وكنانة بن بشر بن عتاب الكندي وعمروبن الحمق الخزاعي والذين قدموا من الكوفة مائتين رأسهم مالك الأشتر النخعي والذين قدموا من البصرة مائة رجل ، رأسهم حكيم بن جبلة العبدي

Mısırlılar Osmanı 600 kişi ile sıkıştırdılar ve başlarında Abdurrahman bin Hudays el Belavî vardı. Ve Başer bin utab el-kenedi ve Ömer bin Hamuk el- haza'i, küfeden 200 kişi başları Malik-i Eşter'di , Basradan ise 100 kişi ve başlarında Hakim bin cebele el-ıbadi vardı..

İbni Abdülbir, İsti'ab, Cilt 2, Sayfa 411:

عبد الرحمن بن عديس البلوي مصري شهد الحديبية ممن بايع تحت الشجرة رسول الله قال أبوعمر: هوكان الأمير على الجيش الذين حصروا عثمان وقتلوه

Mısırlı Abdurrahman bin Hudays el Belavî, resulallh’a ağaç altında beyat edenlerdendi. Ebu Umur dedi ki: " O Osman’ı sıkıştırıp öldüren ordunun emiriydi"."

.............................................................................................

İbni Hacer el Askalani, El İsabet, Cilt 4, Sayfa 281:

وقال بن البرقي والبغوي وغيرهما كان ممن بايع تحت الشجرة

وقال بن يونس بايع تحت الشجرة وشهد فتح مصر واختط بها وكان من الفرسان ثم كان رئيس الخيل التي سارت من مصر إلى عثمان في الفتنة

Bin el-buraki vel bağavi ve diğerleri dedi ki Abdurrahman bin udays ağaç altında beyat edenlerdendi. İbni Yunus da onun beyatte bulunduğunu söylemiştir. Ve mısır’ı atlarla fethedip ve fitne çıkarmak maksadıyla atlarla Osman’ın üzerine yürüdü. Osman'a saldıran süvari ordunun komutanıydı.

..............................................................................................

İbni Kesir, el Bidaye ve'n Nihaye, Cilt 8, Sayfa 48:

"وفيها كانت وفاة عمرو بن الحمق بن الكاهن الخزاعى أسلم قبل الفتح وهاجر وقيل إنه إنما أسلم عام حجة الوداع وورد فى حديث أن رسول

الله دعا له أن يمتعه الله بشبابه فبقى ثمانين سنة لا يرى فى لحيته شعرة بيضاء ومع هذا كان أحد الأربعة الذين دخلوا على عثمان

Omer ibn Humk el huzai fetihten önce müslüman oldu. Hacta yani veda haccından bulunan müslümanlardan olduğunu ve Rasulullah tan rivayett etmektedir ( Yani hadis nakletmektedir). Omer ibn Humk el huzai Osmana karşı savaşanlardandı.

................................................................

El Samanî, İnsab, Cilt 1, Sayfa 396:

" ومن الصحابة أبو عمر وعبد الرحمن بن عديس بن عبيد بن كلاب بن دهمان بن غنم بن هميم بن ذهل بن هني بن بلي بن

عمرو البلوي ، بايع رسول الله صلى الله عليه وسلم تحت الشجرة وشهد فتح مصر واختط بها ، وكان أحد فرسان بلي المعدودين بمصر ورئيس الخيل التي سارت من مصر إلى عثمان بن عفان

Ashaptan olan Abdurrahman ibni Hudays el Belavî, Rasulullah'a ağaç altında beyat etmişti. ... Osman'a saldıran Mısırlı ordunun komutanıydı.

.......................................................................................

El Muntezam fi'l Tarih:

عبد الرحمن بن عُديس البلوي

وشهد فتح مصر واختط بها وكان رئيس الخيل التي سارت من مصر إلى عثمان وقتل بفلسطين في هذه السنة كان قد سجن فهرب فأدركه فارس فقال له‏:‏ اتق الله في دمي فإني من أصحاب الشجرة فقال‏:‏ الشجر في الجبل كثير فقتله‏.‏

Abdurrahman İbni Hudays, Mısır'a gidip Osman'ı öldüren grubun lideriydi.

El Kemal fi'l Tarih:

ومات فيها عبد الرحمن بن عديس البلوي أمير القادمين من مصر لقتل عثمان وكان ممن بايع النبي ـ صلى الله عليه وسلم ـ تحت الشجرة وقيل‏:‏ بل قتل بالشام

Ve Abdurrahman ibn hudayn el belavi Osmanı öldürmek için Mısırda toplananların emiri idi Ve Rasulullah sallahu aleyhi ve selleme ağaç altında biyat edenlerden idi.

...............................................................................

ebu bekirin hilafetinde büyük rol oynayan ömer bin hattab ebubekirin ölümünden sonra halkın huzurunda açıkca öşyle diyor

 

 

ebubekire yapılan biat tedbirsizce ve aniden yapılan bir iş idi yüce allah müslümanları ebubekirin şerrinden korudu

 

 

 

kaynak: sahih buhari cilt 8 sayfa 26

 

babu recmül habla minez zina

 

...........................................................................

"Tebük'te Resulullah'a suikast"

Bu suikastçilerin kim olduğunu Sünnî alimleri söylemekten kaçınmış. İsimlerini vermek yerine "yüzleri örtülü olduğundan görülmediler" demişler ancak olayı nakleden tüm Sünnî alimleri onların sahabe olduğunu kabul etmişler. Acaba yüzü örtülü bir kimsenin sahabe olduğunu nasıl anlamışlar? Bunu anlayabildiklerine göre neden o kişilerin kim olduğunu tespit edememişler? Derken:

İbni Hazm, el Muhalla'sında, Cilt 11, Sayfa 224'te şunları kaydetmiş:

المحلى ج: 11 ص: 224 ( وأما حديث حذيفة فساقط لأنه من طريق الوليد بن جميع وهو هالك ولا نراه يعلم من وضع الحديث فإنه قد روى أخبارا فيها أن أبا بكر وعمر وعثمان وطلحة وسعد بن أبي وقاص رضي الله عنهم أرادوا قتل النبي صلى الله عليه وسلم وإلقاءه من العقبة في تبوك

(Ebubekir, Ömer, Osman, Talha ve Sa'd bin Ebu Vakkas, Tebük'te Rasulullah'ı öldürmeye kalktılar)

İbni Hazm bu rivayeti kaydettikten sonra kaydettiği rivayetin yalan olduğunu söylüyor (وهذا هو الكذب الموضوع). Bunu söylerken rivayetin senedinde yer alan Velid ibni Cemaa'nin güvenilir olmadığını yazıyor. Ravîlerden Velid ibni Cemaa hariç tamamını güvenilir bulmasına rağmen senette bu adamın bulunmasını göz önüne alıp rivayeti mevzu olarak nitelendirmiş. Ancak bu kişi de İbni Hacer Askalâni'nin Tekrib-i Tehzib'inde sadık olarak anılmış.

Velid ibni Cemaa hakkında İbni Maun ve Uclî "sıka" demişler:

9362 - الوليد بن جميع [ د ، ت ، س ، م ] . هو ابن عبدالله بن جميع الزهري الكوفى

وثقه ابن معين ، والعجلي

Ebu Hatim onu "sulahil hadis" olarak tanıtmış:

وقال أبو حاتم : صالح الحديث

Aynı zamanda Velid ibni Cemaa, İmam Müslim'in de güvendiği ve bazı senetlerinde adını bulundurduğu ravîlerden. Hemen Sahih-i Müslim, Cilt 4, Sayfa 11'den bir örnek:

نا زهير بن حرب، نا أحمد الكوفي، نا الوليد بن جُمَيع، نا أبو الطفيل، قال: كان بين رجل من أهل العقبة وبين حذيفة ما يكون بين الناس، فقال: انشدك الله كم كان أصحاب العقبة؟ فقال له القوم: أخبره إذ سألك. قال ـ يعني حذيفة ـ: كنّا نخبر أنّهم أربعة عشر، فإن كنت فيهم فقد كان القوم خمسة عشر، وأشهد بالله أنّ اثني عشر منهم حرب لله ولرسوله ويوم يقوم الأشهاد، وعذر ثلاثة ; قالوا: ما سمعنا منادي رسول الله صلّى الله عليه [ وآله ] وسلّم ولا علمنا بما أراد القوم

Yine Velid ibni Cemaa için El Mizzi, Tehzibül Kemal, Cilt 7, Sayfa 474'te şunları nakletmiş:

الوليد بن عبـد الله بن جميع الزهري الكوفي، والد ثابت بن عبـد الله بن جميع، وقد ينسـب إلى جدّه أيضاً. ثمّ نقل عن أحمد بن حنبل وأبي داود قولهما فيه: لا بأس. وعن يحيى بن معين: ثقة ـ وزاد مصحّح الكتاب حكاية الدارمي عن يحيى بن معين ذلك عن ابن محرز، وزاد: مأمون مرضي ـ وكذلك عن العجليّ. وقال أبو زرعة: لا بأس به. وقال أبو حاتم: صالح الحديث. وقال عمرو بن علي: كان يحيى بن سعيد لا يحدّثنا عن الوليد بن جميع فلمّا كان قبل موته بقليل حدّثنا عنه. وذكره ابن حبّان في كتاب الثقات، روى له البخاري في الأدب، والباقون سوى ابن ماجة

(Yukarıdaki yazıya göre Ahmed bin Hanbel ve Ebu Davud "onda sorun yoktur" diyor. Yahya ibni Maun "sıkadır" diyor. Ebu Zar'a "sorun yoktur" diyor. İbni Hibban onu sıka ravîler arasında sayıyor ve İmam Buharî ondan bir hadis nakletmiş.)

Görüldüğü gibi rivayetin senetleri sağlam, Sünnî rical alimleri İbni Hazm'ın güvenilmez olduğu söylediği adama güvenmiş ve en büyük muhaddisleri ondan hadis nakletmiş. Diğer ravîlerin de güvenilir olduğunu İbni Hazm'ın kendisi söylüyor.

....................................................................................

Bir de suikast olayını isim vermeden açıklayan bir kaç rivayet yazayım da yazı tam olsun:

El Beyhakî, Sünen-i Kübra, Cilt 8, Sayfa 198

Megaziyi Vakidî, Cilt 3, Sayfa 1042-1043

Sire-i Halebî, Cilt 3, Sayfa 16

İbn Kesîr, El Bidaye Ve'n-Nihaye, Cilt 5, Sayfa 86-91.

...........................................................................

Hz. Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) değerli sünnetine muhalefet edenlerin önde gelenlerinden biri de Ömer b. Hattap'tır.

ALLAH-u Taâla'nın, "O heva ve heves üzere konuşmaz, ne söylerse vahiydir." [1] ayetine rağmen Ömer, Resul-i Ekrem (s.a.a) hakkında saygısızca "ALLAH'ın Peygamberi sayıklıyor, ALLAH'ın kitabı bize yeter!" demiş, böylece bu ümmetin gerçek sünnetten kopmasına ve yön değiştirmesine neden olmuştur. [2]

Peygamberimizin (s.a.a) sevgili kızı Hz. Fatıma'yı incitmiş, evine saldırmış ve Muhsin adındaki altı aylık çocuğunun düşük olarak dünyaya gelmesine sebep olmuştur. Ömer, Peygamberimizin yazılmış olan hadislerini toplattırıp yakmış, insanların hadis nakletmelerini yasaklamış, hayatı boyunca sünneti çiğnemiş ve Peygamberimize muhalefet etmiştir. Örnek verecek olursak:

1- Peygamberimiz, Usame'nin ordusuna herkesin katılmasını emrettiği halde Ömer katılmamıştır.

2- Kurân'da belirtilen Müellefetü'l-Kulûb'un hakkını sahiplerine vermeyerek Kurân ve sünnete muhalefet etti.

3- Hac mutası ve Nisa mutası konusunda Kurân ve sünnete muhalefet etmiştir.

4- Aynı mecliste üç kez boşamada bulunmak doğru olmadığı halde Kurân ve sünnete muhalefet ederek bunu doğru kabul etmiştir.

5- Teyemmümün farz olduğu durumlarda Kurân ve sünnete muhalefet ederek şöyle demiştir: "Su olmadığı zaman namaz vacip değildir!"

6- Müslümanların özel işlerinde casusluk yapmama konusunda Kurân ve sünnetle muhalefet etmiş, bu bidati dine ilave etmiştir.

7- Ezanın bir bölümünü azaltmış, kendi yanından eklemeler yapmış, bu konuda sünnete muhalefet etmiştir.

8-Halid b. Velid'i adam öldürme ve zina suçlarından cezalandıracağını söylediği halde cezalandırmamış, Kurân ve sünnete muhalefet etmiştir.

9- Peygamber efendimizin, nafile namazlarını cemaatle kılmayı yasaklamasına rağmen o, teravih namazının cemaatle kılınmasını emretmiştir.

10- Devletin Beytü'l-Mal'dan bağışta bulunması konusunda sünnetle muhalefet etmiş, halk arasında alt ve üst tabakaların oluşmasına sebep olmuştur.

11- Yine Peygamber sünnetinde değişiklik yaparak Yüksek Şura Meclisi oluşturmuş, bu şuranın başına da Abdurrahman b. Avf'ı getirmiştir.

Şaşılacak şey budur ki, bütün bunlara rağmen Ehlisünnet ve'l-Cemaat onu masumluk derecesine kadar çıkarır, adaletin onunla birlikte öldüğünü savunur ve şöyle der: "Ömer'i mezara koydukları zaman sorgu sual melekleri gelmiş, (ona rabbinin kim olduğunu sorduklarında) Ömer sinirlenmiş ve öfkesinden, '(Benim değil,) sizin rabbiniz kimdir?' diye bağırmıştır!!"

Ehlisünnet'e göre Ömer, Faruk'tur; yani ALLAH onunla hak ile batılın arasını ayırmıştır. Her zaman Peygamber'in sünnetine muhalefet eden, sinirliliği ve kabalığıyla meşhur olmuş birisi için bu tür faziletleri yamamak, Emevîlerin Müslümanlarla alay ettiklerinin bir işareti değil midir?

...................................................................................................

SAHİH BUHARİ

Fasıl: KİTÂBÜ'L-İLİM

Konu: Hz. Peygamber'in vasiyetnâme yazdırmak istemesi;Nizâ (anlaşmazlık)

Başlık: RESÛL-İ EKREM (S.A. VE S.)İN SON HASTALIĞINDA BİR VASIYYETNÂME YAZDIRMAK İSTEMESİ

Ravi (r.a.): Abdullâh b. Abbâs

Hadis: Şöyle demiştir: Nebiyy-i Mükerrem salla'llâhu aleyhi ve sellem'in (son hastalığında) ağrısı iştidâd edince: "Yazı yazacak şey getiriniz. Size öyle bir kitâb (vasiyyetnâme) yazdırayım ki ondan sonra hiç dalâlette kalmayasınız." buyurdu. Ömer radiya'llâhu anh: "Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem'in hastalığı ağırlaştı. Elimizde ise Allâhu Teâlâ'nın Kitâb'ı vardır. O bize yeter." dedi. Bunun üzerine (oradaki Sahâbe beyninde) ihtilâf çıktı. Sözleri birbirine karıştı. (Resûlu'llâl salla'llâhu aleyhi ve sellem de): "Yanımdan savulun. Benim yanımda nizâ' olmaz." buyurdu.

 

Kayıt No.: 94

 

............................................................................................

hatta İbni Esir El kamilde olay daha vahim anlatılır

 

Hicretin 11. yılı, Rebiülevvel ayı başında Resulullahın vefatından beş gün önce, yani Perşembe günü(5) “Resulullah hastalığı ve ağrısı şiddetlendi. (Hatta ağrısındn dolayı iki yanaklarının gözlerinden yaşlar akıyordu.) Bunun üzerine o şöyle buyurdu: “İtuni bi divatin ve beydae = Bana bir divitle bir beyaz/sahife getirin. Ektub lekam La tudıllune ba’di ebeden = Ben size, benden sonra ebediyen sizi saptırmayacak bir yazı yazıyorum.” fe tenaze’u = Bunun üzerine onlar/sahabiler, Nebi’nin katında tartışma uygun olmadığı halde tartıştılar ve şöyle dediler: “Mutlaka Resulullah (sav) hastalığından dolayı sayıklıyor

...........................................

Hz.Aişe dedi ki: Hz. Fatma, Ebu Bekre bir risale

yazıp babası Resulullah tan mirasını sordu. Ebu Bekir kabul etmeyip bir şey vermedi.

Bu yüzden fatıma darıldı ve ölünceye kadar onunla konuşmadı. (Bkz. Sahih-i Buhari

c.3, s.39)

Hz. Fatma öldüğünde vasiyeti gereğince Ebu Bekir ve Ömer

cenazelerinde bulunmamaları için geceleyin defnedildi. (Bkz. Sahih-i Buhari c.3,

s.39)

Hz. Peygamber Buyuruyor ki: “Fatıma benden bir parçadır, onu

gazaplandıran, beni gazaplandırır.” (Sahih-i Buhari c.3, s.1374, Hasais

en-Nisai s.122)

Hz. Peygamber Buyuruyor ki: “Allahu Teala Fatıma’nın gazabına gazaplanır.”(İbn-i Hacer’in “Sevaik’ul Muhrika” s.175 / Menakib-i Megazeli s.351)

Halit bin Velid diyor ki : Ben Uhut

Savaşında Ömer’ i kaçarken gördüm(?bni Ebil Hadit “?erh-u

Nehc’ül Belağa” kitabında c.3, s.397)

Ömer diyor ki: Uhut

Savaşında peygamberin yanından dağıldık. Ben dağın tepesine çıkıncaya kadar kaçtım,

orada bir ceylan gibi sıçradığımı hissediyorum. Aşağıda muhammed öldürüldü nidaları

geliyordu bana, ben o zaman her kim muhammed öldürüldü derse onu

öldüreceğim,

dedim. (El-Müttaki el-Hindi' nin "Kenz' ul Ummal" c.1,

s.428-429)

Uhut savaşında kaçanlardan Osman bin Affan ve Velit bin Ukbe vardı. Ancak üç gün

sonra Hz. Peygamberin yanına döndüler.(Halebi “Siyret” kitabında

2-504)

Bir gün Ayşe Resulullaha Sen

kendini peygamber mi sanıyorsun? Diye sordu.(el-Gazali’nin “?hya

Ulumiddin” kitabında c.2, s.29)

Kureyş'le yapılan anlaşma bittikten sonra Resuluılah sahabeye hitaben kalkın, kurbanlık larınızı kesin ve saçlarınızı traş edin". diye buyurdu.

 

Ama Allah'a andolsun ki onlardan hiç birisi kalkmadı ve Resulullah bu sözünü üç kez tekrarladı; yine de kimse emrine uymadı.

 

 

 

Resulullah çadırına girdi ve dışarı çıktıktan sonar hiç kimse ile konuşmadan kendisi kurbanını kesip sonra herbirini çağırıp saçını traş ettirdi. Bunu gördükten sonra sehabe kalkıp kurbanlıklarını kestiler ve birbirlerinin saçlarını traş ettiler. Hatta birbirlerini(ihtilaftan) öldürecek duruma gelmişlerdi. Bu olayı Sire ve tarih yazarları nakletmişler. Bu vakia'yı Buhari, Sahihinin şurut kitabının Eş'şurut fil cihad babında (c.2.s.122) Ve Muslim Sahih'inin Hudeybiye anlaşması bahında nakletmiştir.

senin verdiğin hüküm hususunda gönüllerinde bir sıkıntı duymadıkça sana iman etmiş olmazlar» nisa 65

......................................................................

Ebu Said'i Hudri'den naklolunmuştur ki, şöyle demiştir: Resulullah, Ramazan ve kurban bayramında musellaya giderdi; Ve oradaki ilk işi, bayram namazını kılmaktı. Sonra saflarda oturan halka nasihat eder; onlara bazı şeyleri yapmayı yahut onları terketmeği emrederdi... Ve sonra kalkıp giderdi. Ebu Said diyor ki; halk da aynı şeye alışmışlardı ta ki bir gün Medine'nin valisi Mervan'la birlikte kurban veya Ramazan bayramında musallaya geldik. Kesir ibn'i Selt'in yaptığı minberin yakınına gittik. Mervan bayram namazını kılmadan minbere çıkmak istedi; Ben çıkmasın diye elbisesinden tutup aşağı çektim, o da minbere çıkmak için beni çekti ve sonunda minbere çıkıp namaz kılmadan hutbe okudu. Ben ona: "Allah'a andolsun ki (Resulullah'ın sünnetini) değiştirdiniz" dedim. O, "artık senin bildiklerinin zamanı geçti" dedi. Ve ben Allah'a andolsun ki, benim bildiklerim bilmediklerimden daha hayırlıdır" dedim.O,"Halk namazdan sonra beklemiyorlar; Ben de onun için hutbeyi namazdan önce

okuyorum" dedi. Sahih'i Buhari c.1 s.122- Kitab'ul iydeyn huruc ilelmusella bi-ğeyri minberin babında.

.....................................................................................

Enes ibn-i Malik diyor ki: "Ben Peygamber'in zamanında namazdan daha fazla önem verilen bir şeyin olduğunu bilmiyorum; Acaba bunu dahi zayi etmediniz mi? "demiştir.

1- Müstedrek'i Hakim c. 3. s. 121. Hasais'un Nesai s. 24. Musned'i İmam Ahmed c, 6. s. 33, Menagib'i Harezmi s, 81.- Riyaz'un'nezre, Teberi'nin c. 2. s, 219,- Tarih'i Süyuti s, 73,

.............................................................................................................

Ata ibn'i Musayyib babasından naklediyor ki, o şöyle dedi: "Burra ibn'i Azib(rh}' i gördüm ve ona dedim ki: Ne mutlu sana; Resulullah'la beraber oldun ve ona ağacın altında biiit ettin Ama o "Ey kardeşimin oğlu, sen bilmiyorsun ki biz ondan sonra ne bid'iitlar çıkardık (ondan sonra neler yaptık) dedi. 1- Sahih'i Buhari c.3. s. 32 Hudeybiye anlaşması babı

.................................................................................

Aişe Osman'ın öldürülmesine taraftar idi ve açıkça onun kanının helal olduğunu ifade ederek şöyle diyordu: "Bu ahmak ihtiyarı öıaürün ki kafir olmuştur. 3- Tarih'i Taberi, c. 4. s. 407 - Tarih'i ibn'i Esir, c.3, s.206- Tac'ul'erus c. 8, s.141 - İkd'ul ferid c, 4, s.290, Lisan'ul arap, c.14, s.193,

..........................................................................................................

o kadar sayisiz kayit arasindan ancak bu kadar özet cikarabildim!

dahasida var ve dahasinin dahasida var

bitip tükenecek gibi degil

simdi bunlarin hepsi adalettendi öylemi yani?

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Arkadaşlar Sahabe nin türkçe karşılığı ne demek? bazı kelimeleri 3 dil olunca eşleştirmekte zorlanıyorum.

 

_______________________________________________________________________________________________________

 

Yarın öbür gün bende imamlığa başladığımda din kardeşlerimin hatalarını gördüğümde onlara gerçekleri anlatacağım ki nefretleri yüreklerinden silinsin.

 

 

Sen imâmlık yapıcam demiştin değil mi ?

Daha sahabenin Türkçe'deki anlamını bilmiyorsun nasıl bir İlahiyat Okulu bu Kudûs'teki ?

Yapacak olduğun imâmlık Süryâni yada Mûsevi imâmlığımı yoksa ?

Yazdıklarını tekrar okuduğum zaman böyle bir hisse kapıldım.

Haydi hayırlısı ! Bakalım nasıl bir cevap vereceksin merakla bekliyorum.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...