Jump to content

Kur'andaki islamda kadere iman farz mi ?


Guest Muhabbetci

Önerilen Mesajlar

Allah'ın bizim kaderimizi biliyor olması, bizim amellerimizde bağımlı olduğumuzu göstermez.

 

düşününki iki tren birbirine doğru yaklaşıyor, carpacaklar, bunu görüyorsunuz. Allah'ta aynen öyleki bizim geleceğimizi görür. Ve kaderimizi bilir.

 

ve kazayla kaderi karıştırmayalım.

başımıza gelecekleri Allah bilir, ve başımızdan geçen kazalara etki eder. mesela beklenmedik bir yağmur yapması gibi :):)

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Kardesim;

 

Karar verin o halde;

 

Allah insanlarin Kaderlerini cizer mi ?..

Cizer diyorsaniz O halde intihar etmesini de cizmistir.

 

Neden sirk diyorsun ?..

Bir öyle bir böyle olmaz..

Isine geldigi gibi Ona buna kader diyemezsin..

 

 

ya ben anlatamadım ya sen anlayamadın..kader vardır 1 allahın yazdığı kader 2 de kişinin kendisinin yazdığı kader ...allah senın ömrünü2015e kadar yazmışsa kaderde sen kalkıpta 2009da intihar edersen yazılan kaderi yaşamaz kendi yazdığın kaderi yaşarsın ...

yani kaderi çiğnersin .. ben işime geldiği gibi konuşmuyorum yukarda sana ayet yazmışım iyi oku ... bir öyle bir böyle durumu yok görüldüğü gibi sende var bir sağa geçiyorsunb bir sola ortada dur göktürk kardeşim:D

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Bakin Mehmet Akif'i söyleteyim siz dinleyin..

 

Umulur ki anlarsiniz:

 

Bakın mücâhid olan Garb´a şimdi bir kerre.

 

Havâya hükmediyor kâni´ olmuyor da yere.

 

Dönün de âtıl olan Şark´ı seyredin. Ne geri!

 

Yakında kalmıyacak yeryüzünde belki yeri!

 

Nedir şu bir sürü fenler, nedir bu san´atler?

 

Nedir bu ilme tecellî hakîkatler?

 

Sefineler ki tarar kıt´a kıt´a deryâyı;

 

Şimendüfer ki tarar buk´a buk´a dünyâyı;

 

Şu´ûn ki berka binip seslenir durur ovada;

 

Balon ki rûh-i kesîfiyle yükselir havada...

 

Hülâsa, hepsi bu âsâr-ı dehşet-âkînin,

 

Bütün tekâsüfüdür toplanan mesâînin.

 

 

 

Aduvve karşı cehennem kusan mehîb efvâh;

 

Omuzlarında savâik yatan sehâb-ı sipâh;

 

Uyûn-i hırsa aman vermiyen ridâ-yı medîd;

 

Kovuklarında yanardağ duran husûn-i hadîd;

 

Refâh içinde ömür sürmeler, meserretler;

 

Huzûr-i hâtıra makrun büyük sa´âdetler;

 

Teeyyüd etmiş emeller, nüfûzlar, şanlar

 

Küçülmiyen azametler, sürekli umranlar...

 

Eder netîcede sa?yin tecessümünde karâr

 

 

 

Zaman zaman görülen âhiret kılıklı diyâr;

 

Cenâzeden o kadar farkı olmayan canlar;

 

Damarda seyri belirsiz, irinleşen kanlar;

 

Sürünmeler; geberip gitmeler; rezâletler;

 

Nasîbi girye-i hüsrân olan nedâmetler;

 

Harâb olan azamet, târumâr olan ikbâl;

 

Sukût-i rûh-i umûmî, sukût-i istiklâl;

 

Dilencilikle yaşar derbeder hükûmetler;

 

Esâretiyle mübâhî zavallı milletler;

 

Harâbeler, çamur evler, çamurdan insanlar;

 

Ekilmemiş koca yerler, biçilmiş ormanlar;

 

Dunrur sular, dere olmuş helâ-yı cârîler;

 

Isıtmalar, tifolar, türlü mevt-i sârîler;

 

Hurâfeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar;

 

Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar...

 

Atâletin o mülevves teressübâtı bütün!

 

Nümûne işte biziz... Görmek istiyen görsün!

 

Bakın da hâline ibret alın şu memleketin!

 

Nasıldın ey koca millet? Ne oldu âkıbetin?

 

Yabancılar ediyormuş - eder ya - istikrâh:

 

Dilenciler bile senden şereflidir billâh.

 

Vakârı çoktan unuttun, hayâyı kaldırdın;

 

Mukaddesâtı ısırdın, Hudâ´ya saldırdın!

 

Ne hâtırâtına hürmet, ne an´anâtını yâd;

 

Deden de böyle mi yapmı,stı ey sefıl evlâd?

 

Hayâtın erzeli olmuş hayât-ı mu´tâdın;

 

Senin hesâbına birçok utansın ecdâdın!

 

Damarlarındaki kan âdetâ irinleşmiş;

 

O çıkmak istemiyen can da bir yığın leşmiş!

 

İâde etmenin imkânı yoksa mâzîyi,

 

Bu mübtezel yaşayıştan gebermen elbet iyi.

 

Gebermedik tarafın kalmamı,s ya pek, zâten...

 

Sürünmenin o kadar farkı var mı ölmekten?

 

Sürünmek istediğin şey! Fakat zaman peşini

 

Bırakmıyor, atacak bir çukur bulup leşini!

 

Bugünn sahîk-i âlemde sen ki bir lekesin;

 

Nasıl vücûdunu kaldırmasın, neden çeksin?

 

"İşitmedim" diyemezsin; işittin elbette:

 

" Tevakkufun yeri yoktur hayât- millette. "

 

Sükûn belirdi mi bir milletin hayâtında;

 

Kalır senin gibi zillet, esâret altında.

 

 

 

Nedir bu meskenetin, sen de bir kımıldasana!

 

Niçin kımıldamıyorsun? Niçin? Ne oldu sana?

 

Niçin mi? "Çünkü bu fânî hayâta yok meylin!

 

Onun netîcesidir sa´ye varmıyorsa elin. "

 

Değil mi?.. Ben de inandım! Hudâ bilir ki yalan!

 

Hayâta nerde görülmüş senin kadar sarılan?

 

Zorun: Gebermemek ancak "ölümlü dünyâ" da!

 

Değil hakîkati, mevtin hayâli rü´yâda

 

Dikilse karşına, hiç şüphe yok, ödün patlar!

 

Düşün: Hayâta fedâ etmedik elinde ne var?

 

Şeref mi, şan mı, şehâmet mi, din mi, îman mı?

 

Vatan mı, hiss-i hamiyyet mi, hak mı vicdan mı?

 

Mezar mı, türbe mi, ecdâdının kemikleri mi?

 

Salîbi sîneye çekmiş mesâcidin biri mi?

 

Ne kaldı vermediğin bir çürük hayâtın için?

 

Sayılsa âh giden fidyeler necâtın için!

 

Çoluk çocuk kesilirken; kadınlar inlerken;

 

Zavallılar seni erkek sanır da beklerken;

 

Hayâyı, ırzı ekip yol boyunca, çırçıplak,

 

Kaçarsın, öyle mi, hey kalp adam sıkılmıyarak!

 

Değil ki "dön!" diye binlerce yalvaran geride;

 

Dikildi karşına ecdâdının mekâbiri de;

 

" Yolumda durma kaçarken!" dedin, basıp geçtin!

 

İşitmedin mi ne söylerdi muhterem ceddin:

 

"Zafer ilerdedir oğlum, hücûm edip aşarak,

 

Hudûd-i düşmanı, hiç yoksa, bir mezâr almak;

 

Geçip de ric´ate bin yıl muammer olmaktan

 

Hayırlıdır... " Ne yaman söz, ne kahraman îman!

 

Yazık ki sen şu büyük ruhu şerma-sâr ettin:

 

Bütün mekâbir-i İslâm´ı küfre çiğnettin!

 

Birer lisân-ı tazallüm uzattı her makber...

 

Zavallı taşlara lâkin bakan mı var? Ne gezer!

 

Değil mezardaki na´şın enîn-i tel´ini,

 

Figânı bunca hayâtın çevirmemişti seni!

 

Merâmın: Ölmeyebilmek, fenâ değil bu karâr...

 

Fakat hayât için elzem hayâtı istihkâr.

 

Hayât odur ki: Nihâyet bahâsı hûn olsun,

 

Senin hayât-ı sefilin: Bahâ yı nâmûsun!

 

Deden ne türlü yaşarmış... Adamsan öyle yaşa;

 

"Eğer hümâ-yı zafer konmak istemezse başa,

 

Harâm olur sana kuzgun üşürmemek leşine!"´

 

Nasıl, bu sözleri tutmak gelir mi hiç işine?

 

Mezelletin o kadar yâr-ı cânısın ki, yazık,

 

"Ucunda yoksa ölüm" her belâya göğsün açık!

 

 

 

Dilenci mevki´i, milletlerin içinde yerin!

 

Ne zevki var, bana anlat bu ömr-i derbederin?

 

Şimâle doğru gidersin: Soğuk bir istikbâl,

 

Cenûba niyyet edersin: Açık bir istiskâl!

 

"Aman Grey! Bize senden olur olursa meded...

 

Kuzum Puankare! Bittik... İnâyet et, kerem et!"

 

Dedikçe sen, dediler karşıdan: "İnâyet ola!"

 

Dilencilikle siyâset döner mi, hey budala?

 

Siyâsetin kanı: Servet, hayâtı: Satvettir,

 

Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir.

 

Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,

 

Üzengi öpmeye hasretti Garb´ın elçileri!

 

O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,

 

Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?

 

"Kadermiş!" Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:

 

Belânı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu!

 

Taleb nasılsa, tabî´î, netîce öyle çıkar,

 

Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?

 

"Çalış "´ dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun,

 

Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!

 

Sonunda bir de "tevekkül" sokuşturup araya,

 

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

 

 

--------------------

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,

 

Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!

 

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,

 

Birer birer oku tekmil edince defterini;

 

Bütün o işleri Rabbim görür. Vazîfesidir...

 

Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!

 

Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...

 

Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!

 

Onun hazîne-i in´âmı kendi veznendir!

 

Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir1

 

Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;

 

Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!

 

Çekip kumandası altında ordu ordu melek;

 

Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!

 

Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin:

 

" Yetiş!" de kendisi gelsin, ya Hızr´ı göndersin!

 

Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;

 

Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.

 

Demek ki: Her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın O;

 

Çoluk çocuk O´na âid: Lalan, bacın, dadın O;

 

Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdir-i veznen O;

 

Alış seninse de, mes´ûl olan verişten O;

 

Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;

 

Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;

 

Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;

 

Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı O.

 

 

 

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

 

Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!

 

Hudâ-yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;

 

Utanmadan da tevekkül diyor bu cür´ete... Ha?

 

Yehûd Üzeyr´e, Nasârâ Mesîh´e ibn´ul-lâh

 

Demekle unsur-i tevhîd olur giderse tebâh;

 

Senin bu kopkoyu ,sirkin sığar mı îmâna?

 

Tevekkül öyle tahakküm demek mi Yezdân´a ?

 

Kimin hesâbına inmiş, düşünmüyor, Kur´ân...

 

Cenâb-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhâtab olan!

 

Bütün evâmire i´lân-ı harb eden şu sefih,

 

Mükellefıyyeti Allah´a eyliyor tevcîh!

 

 

 

Görür de hâlini insan, fakat, bu derbederin,

 

Nasıl günâhına girmez tevekkülün, kaderin;

 

Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba,

 

Muvaffakiyyete imkân bulur musun acaba?

 

Hamâkatin aşıyor hadd-i i´tidâli, yeter!

 

Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!

 

"Kader" senin dediğin yolda şer´a bühtandır.

 

Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrândır.

 

Kader ferâiz-i îmâna dahil... Âmennâ...

 

Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma´nâ.

 

Kader: Şerâiti mevcûd olup da meydanda,

 

Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a'yânda.

 

Niçin, nasıl geliyornuş... O büsbütün meçhûl;

 

Biz ihtiyârımızın sûretindeniz mes´ûl.

 

Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh;

 

Senin vazîfen itâ´at ne emrederse İlâh.

 

O, sokmak istediğin şekle girmesiyle kader;

 

Bütün evâmiri şer´in olur bir anda heder!

 

Neden ya, Hazret-i Hakk´ın Resûl-i Muhterem´i,

 

Bu bahsi men ediyor mü´minîne, boş yere mi?

 

Kader deyince ne anlardı dinle bak Ashâb:

 

 

 

Ebû Ubeyde?ye imdâda eylemişti şitâb,

 

Maiyyetindeki askerle bir zaman Fârûk.

 

- Tereddüt etme sakın, çünkü vak´a pek mevsûk -

 

Tarîk-ı ,Şâm´ı tutup doğru "Surg"a indi Ömer.

 

Ebû Ubeyde hemen koştu almasıyle haber.

 

Halife, Hazret-i Serdâr´a "Nerdedir ordu?

 

Ne yaptınız? Yapacak şey nedir?" deyip sordu.

 

Ebû Ubeyde; "Vebâ var!" deyince askerde;

 

Tevâbi´iyle Ömer durdu kalkacak yerde.

 

" Vebâya karşı gidilmek mi, gitmemek mi iyi?"

 

Muhâcirîn-i kirâmın soruldu hep re´yi.

 

Bu zümreden kimi; "Maksad mühim, gidilmeli" der;

 

"Hayır, bu tehlikedir" der, kalan Muhâcirler.

 

Halife böyle muhâlif gön;ince efkârı;

 

Çağırdı: Aynı tereddüdde buldu Ensâr´ı.

 

Dağıttı hepsini, lâkin sıkıldı... Artık ona,

 

Muhacirîn-i Kureyş´in müsinn olanlarına

 

Mürâca´at yolu kalmıştı; sordu onlara da.

 

Bu fırka işte bilâ-kaydı-ı ihtilâf arada:

 

" Vebâya karşı gidilmek hatâ olur" dediler:

 

" Yarın dönün!" diye Ashâb´a emri verdi Ömer.

 

Ale´s-seher düzülürken cemâatiyle yola,

 

Ebû Ubeyde çıkıp: "Yâ Ömer, uğurlar ola!

 

Firârınız kaderu´l-lâhtan mıdır şimdi?"

 

Demez mi, Hazret-i Fâruk döndü: ? Doğru?, dedi,

 

Şu var ki bir kaderu´l-lâhtan kaçarken biz,

 

Koşup öbür kaderul´lâha doğru gitmedeyiz.

 

Zemîni otlu da, etrâfı taşlı bir derenin

 

İçinde olsa deven yâ Ebâ Ubeyde, senin;

 

Tutup da onları yalçın bayırda sektirsen,

 

Ya öyle yapmıyarak otlu semte çektirsen,

 

Düşün; Kaderle değildir şu yaptığın da nedir?"

 

Ömer bu sözde iken İbn-i Avf olur zâhir,

 

Hemen rivâyete başlar hadîs-i tâûnu

 

Ebû Ubeyde tabî´i susar duyunca bunu.

 

Muhâcirîn-i Kureyş´in, kibâr-ı Ashâb´ın,

 

Şerîatın koca bir rüknü: İbn-i Hattâb´ın:

 

Kader denince ne anlardı hepsi, anladın a!...

 

Utanmadan yine kalkışma Hakk´a bühtâna

 

 

 

Tevekkülün, hele ma´nâsı hiç de öyle değil.

 

Yazık ki: Beyni örümcekli bir yığın câhil.

 

Nihâyet oynıyarak dîne en rezîl oyunu.

 

Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu!

 

Yazık ki: Çehre-i memsûha döndü çehre-i din:

 

Bugün kuşatmada İslâm´ı bir nazar: Nefrin.

 

Tevekkül inmek için tâ bu şekl-i mübtezele,

 

Nasıl uyuttunuz efkârı, bilsem, ey hazele?

 

Nasıl durur aceb alnında Şer´-i ma´sûmun.

 

Bu simsiyâh izi hâlâ o levs-i meş´ûmun?

 

Tevekkül öyle yaman bir Şiâr-ı imandı.

 

Ki kahramân-ı fezâil denilse şâyandı.

 

Yazık ki: Rûhuna zerk ettiler de meskeneti:

 

Cüzâma döndü, harâb etti gitti memleketi!

 

Tevekkül olmasa kalmaz fazîletin nâmı...

 

Getir hayâline bir kerre Sadr-ı İslâm´ı;

 

O bî-nihâye füyûzun yarım asırlık bir

 

Zamân içinde tecellîsi hangi sâyededir?

 

Bu müddetin ne ki akvama nisbeten hükmü,

 

Bin inkılâba yetişsin?.. Bu hiç görülmüş mü?

 

Zaman içinde zaman tayyolunmak imkânı

 

Görülmedikçe tahayyür bırakmaz insânı!

 

Zalâm-ı şirki yarıp fışkınnca dîn-i mübîn.

 

Yayıldı sîne-i Bathâ-ya bir hayât-ı nevîn.

 

Bu inkılâbı henüz rûhu duymadan Garb´ın,

 

Kuşattı satveti dünyâyı bir avuç Arab´ın!

 

Dayandı bir ucu tâ Sedd-i Çîn´e; diğer ucu,

 

Aşıp bulut gibi, binlerce yükselen burcu,

 

Uzandı ansızın İspanya´nın eteklerine.

 

Hicâz´ı Çin´i düşün nerde? Nerdedir Pirene!

 

Nedir bu hârikanın sırrı? Hep tevekküldür:

 

Ki i´timâd-ı zaferden gelen tahammüldür.

 

Tevekkül olmaya görsün yürekte azme refik;

 

Durur mu şevkine pervâne olmadan tevfik?

 

Cenâb-ı Hak ne diyor bak, Resûl-i Ekrem´ine:

 

"Bütün serâiri kalbin ihâta etse, yine,

 

Danış sahâbene dünyâya âid işler için;

 

Rahîm ol onlara... Sen, çünkü, rûh-i rahmetsin.

 

Hatâ ederseler aldırma, afvet, ihsân et;

 

Sonunda hepsi için iltimâs-ı gufrân et.

 

Verip karân da azm eyledin mi... Durmıyarak

 

Cenâb-ı Hakk´a tevekkül edip yol almaya bak."

 

 

 

Demek ki: Azme sarılmak gerek mebâdîde;

 

Yanında bir de tevekkül o azmi teyîde.

 

Hülâsa, azm ile me´mûr olursa Peygarnber;

 

Senin hesâbına artık, düşün de bul, ne düşer!

 

Şerîatin ikidir en muazzam erkânı;

 

Kimin ki öyle müzebzeb değildir îmânı;

 

Ayırmaz onları, bir addedip tevessül edeı:

 

Açıkça söyleyelim: Azm eder, tevekkül eder:

 

Ne din kalır, ne de dünya bu anlaşılmazsa...

 

Hem anlayın bunu artık, hem anlatın nâsa.

 

Bu anlaşılmalı... Yâhud uzat bacaklarını,

 

Pamuklu şilteyi buldun mu, anma hiç yarını!

 

Ne olsa, pufla yataktan açılma tek bir adım;

 

İçin sıkıldı mı, gelsin boğuk boğuk "Bakalım

 

Cenâb-ı Hak ne yapar?" virdi yorgan altından!

 

Cenab-ı Hak ne yapar, bilmiyor musun o zaman:

 

Araştırır "Bakalım bir, kulum ne yaptı?" diye...

 

Kıvır da şilteyi öyleyse bak ilerlemeye.

 

 

 

Senin şu hâlini Sa´di ne hoş hikâye eder...

 

İşittiğin olacaktır ya... Neyse, dinleyiver:

 

Kalenderin biri köyden sabahleyin fırlar.

 

Arar nasîbini; avdette kırda akşamlar.

 

Fakat güneş batarak, ortalık karardıkça

 

Görür ki: Yerde yatılmaz, hemen çıkar ağaca.

 

Herif ağaçta iken bir iniltidir, işitir...

 

Bakar ki: Bir kötürüm tilkinin yanık sesidir.

 

Zavallı, pösteki olmuş, bacak yok işliyecek;

 

Boğazsa işlemek ister... Ne yapsın... İnliyecek!

 

Biraz geçince, kavî dişlerinde bir ceylân,

 

İner yakındaki vâdiye karşıdan arslan.

 

Yukarda çıkmaz olur, şimdi, yolcunun nefesi;

 

Tabîatiyle durur hastanın da inlemesi!

 

Yiyip şikârını arslan, dalınca ormanına;

 

Sürüklenir, yanaşır tilki sofranın yanına;

 

Doyar efendisinin artığıyle, sonra yatar.

 

Herif düşünmeye başlar eder de hâle nazâr:

 

"Cenab-ı Hak ne kadar merhametli, görmeli ki:

 

Açım! demekle amel-mânde bir topal tilki,

 

Ayağna gönderiyor rızkın en mükemmelini...

 

O halde çekmeli insan çalışmadan elini.

 

Değer mi koşmaya akşam sabah, yalan dünya?

 

Dolaşmıyan dolaşandan akıllı... Gördün ya:

 

Horul horul uyuyor kahbe tilki, senden tok!

 

Tevekkül etmeli öyleyse şimdiden tezi yok.

 

Yazık bu âna kadar çektiğim sıkıntılara!... "

 

 

 

Sabâh olunca, herif dağ başında bir mağara

 

Tasarlayıp, ebedî´tikâfa niyyet eder.

 

Birinci gün bakınır. Yok ne bir gelir, ne gider!

 

İkinci gün basar açlık, erir erir süzülür;

 

Üçüncü gün uyuşuk bir sinek olur büzülür.

 

Ölüm mü, uyku mu her neyse âkıbet uzanır;

 

Fakat işittiği bir sesle silkinir, uyanır:

 

"Dolaş da yırtıcı arslan kesil behey miskin!

 

Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin?

 

Elin, kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak,

 

Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak. "

 

 

 

Ömer, tevekkülü elbet bilirdi bizden iyi...

 

Ne yaptı "biz mütevekkilleriz" diyen kümeyi?

 

Dağıttı, kamçıya kuvvet, "gidin, ekin" diyerek.

 

Demek: Tevekkül eden, önce mutlaka ekecek;

 

Demek: Tevekküle pek sığmıyormuş, anladın a,

 

Sinek düşer gibi düşmek şunun bunun kabına.

 

Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dîni:

 

Hurâfeler bürümüş en temiz menâbi´ini.

 

Değil hakaikı şer´in, bugün, bedîhiyyât

 

Bilâ-münâkaşa, ikrâr olunmuyor... Heyhât!

 

Kitâb´ı, Sünnet´i, İcmâ´ı kaldırıp artık;

 

Havâssı maskara yaptık, avâmı aldattık.

 

Yıkıp ,serîati, bamba,ska bir binâ kurduk;

 

Nebî´ye atf ile binlerce herze uydurduk!

 

O hâli buldu ki cür´et: "Yecûzu fi´t-tergîb..."

 

Karâr-ı erzeli fetvâ kesildi!.. Hem ne garîb,

 

Hadîsi vaz´ ediyorken sevâb uman bile var!

 

Sevâbı var mı imiş, bir zaman gelir, anlar!

 

İbadete teşvik maksadıyla olursa hadis uydurmak caizdir manâsına!

 

Cihânı titretiyorken nidâ-yı ?Men kezebe...?

 

İşitmiyor mu, nedir, bir bakın şu bî-edebe:

 

Lisân-ı pâk-i Nebî´den yalanlar uyduruyor;

 

Sıkılmadan da "sevâb i,sledim" deyip duıuyor!

 

Düşünmedin mi girerken şerîatin kanına?

 

Cinâyetin kalacak zanneder misin yanına?

 

Sevâb ümîd ediyor ha! Deyin ki nâmerde:

 

"Sevâbı sen göreceksin huzûr-i mahşerde!

 

Tepende gezdirecek ra´d-ı intikâmını Hak,

 

Ki yıldırımları beyninde kaynayıp duracak.

 

Yakandan inmiyecek dest-i kahrı hüsrânın...

 

Nasıl iner ki, önünden kaçıp da nîrânın,

 

Civâr-ı nûr-i nübüvvette mültecâ bulsan;

 

Bu türlü kurtuluş imkânı yok ya... Kurtulsan;

 

Şu izdihâmın elinden - ki belki bir milyar

 

Nüfûs-i hâsiredir - kaçmak ihtimâli mi var?

 

Bugün fesâdına kurbân olan zavallıların

 

Vebâli boynuna yüklenmesin mi, yoksa, yarın?

 

Kolay mı ümmeti ıdlâl edip sefil etmek?

 

Kolay mı dîni hurâfât içinde inletmek?

 

Niçin Kitâb-ı İlâhî?yi pâyimâl ettin?

 

Niçin şeriâti murdâr elinle kirlettin?

 

Çıkıp tepinmeye yok muydu, başka bir sâha?

 

Nedir bu salladığın çifte, Kâ´betullâh´a?

 

Herif! Şu millet-i ma´sûmeden ne isterdin,

 

Ki doğru yol diye tuttun, dalâli gösterdin!"

 

Zavallı çırpınıyor boyladıkça hüsrânı...

 

Kenâra kaçmaya olsaydı bâri dermânı.

 

Yazık ki çıkmak ümidîyle kalkarak ayağa,

 

Kımıldadıkça gömülmekte büsbütün batağa!

 

Zaman zaman bakıp etrâfa di,s gıcırdattı;

 

Muhîti, çünkü, yürürken o muttasıl battı!

 

Fakat bugün acınır bir nazarla bakmakta:

 

Omuzda, çünkü, batak şimdi, cansa gırtlakta.

 

Henüz gömülmedi bîçârenin cılız boyunu;

 

Koşup halâs ediniz bârî son deminde onu.

 

Fakat, halâsı için en emin tarîkı tutun;

 

Şu pis bataklığı bir kerre mahvedin, kurutun.

 

Kolay değil bu da, lâkin, büyük vukûf ister;

 

Düşünce yoksulu, zıpçıktı müctehidler eğer,

 

Dalarsalar o rezîl ictihâda bermu´tâd;

 

Olur zavallının âtîsi büsbütün berbâd!

 

 

M. Akif ERSOY ( Safahat,Vaiz kürsüde )

 

"Yecûzu fi´t-tergîb...": Ibadete tesvik icin Hadis uydurmak sevaptir

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

göktürk kardeşim burda Mehmet Akifin Kader yoktur dediği,

O dönemlerde (şimdide var öyle düşünen gruplar)kimler olduğunu hatırlamıyorum, kader nedeniyle kendi iradelerinin bir önemi olmadığını düşünenlere hitabendir. Mesela adam günah işler, kötü işler yapar. Bu benim kaderimdi der, benim ceza almamam gerekir der. Veya Kaderim böyle deyip, günah işlediği halde bi dur demez. Bu yanlıştır.

 

Lütfen Mehmet Akifin lafını saptırmayalım. Kader vardır ama, bu benim kaderim deyip, yaptıkları kötülüklerden muaf olmaları gerektiğini düşünenlere, yanlışsınız demek istiyor mehmet Akif

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

intihar!!

 

Insanın kendisini öldürmesi. Ne şekilde olursa olsun bir kimsenin kendisini öldürmesine "intihar" denir. Intihar Allah'ın yaratmış olduğu cana kıymaktır. Bu yüzden de büyük günahlardandır. Insana canı veren Allah olduğu gibi, onu almaya yetkili olan da odur.

Intihar etmenin haramlığı ve ahiretteki tehlikesi ayet ve hadislerle sabittir.

Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ey iman edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı rıza ile gerçekleştirdiğiniz ticaret yolu hariç, batıl yollarla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir" (en-Nisa', 4/29). Ayette, fiilen cana kıyma anlamı yanında, Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlemek, masiyete dalmak ve başkalarının mallarını batıl yollarla yemek sûretiyle kendisine yazık etmek, ahiret hayatını mahvetmek anlamı da vardır (Ibn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'anı'l-Azım, Istanbul 1985, II, 235).

Amr b. el-As (r.a), Zâtu's-Selâsil seferinde ihtilâm olmuş, hava çok soğuk olduğu için, su bulunduğu halde, ölüm korkusundan dolayı teyemmümle namaz kıldırmıştır. Durumunu Hz. Peygamber'e iletirken, yukarıdaki ayete göre amel ettiğini söylemiş ve Resulullah (s.a.s) Amr'ın bu yaptığını tasvip etmiştir (Ebu Dâvud, Tahâre, 124; Ahmed b. Hanbel, IV, 203).

Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Yedi helak edici günahtan uzak durunuz Denildi ki, ya Resulullah, onlar nelerdir?; şöyle buyurdu: Allah'a ortak koşmak, bir cana kıymak, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, iffetli, hiçbir şeyden habersiz mümin kadına zina iftirası yapmak" (Buhârî, Vesâyâ, 23, Hudûd, Tıb, 45; Müslim, Iman, 144).

Intihar geçmiş ümmetlerde de yasaklanmıştır. Cündüb b. Abdullah'tan Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Sizden önceki ümmetlerden yaralı bir adam vardı. Yarasının acısına dayanamayarak, bir bıçak aldı ve elini kesti. Ancak kan bir türlü kesilmediği için adam öldü. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak; kulum can hakkında benim önüme geçti, ben de ona cenneti haram kıldım, buyurdu" (Buhârî, Enbiyâ, 50).

Hayber Gazvesi sırasında büyük fedakârlıklar gösteren Kuzman adındaki birisinin, sonunda cehenneme gideceği Hz. Peygamber tarafından haber verilmişti. Bunun üzerine Ashab-ı kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman'ı izlemiş ve O'nun, aldığı yaralara sabredemeyip, kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini görmüştür (Buhârî, Kader, 5, Rikâk, 33, Meğâzî, 38, Cihâd, 77; Müslim, Iman, 179; Kâmil Miras, Tecrid-i Sarıh, X, 266 268). Kuzman'ın ölüm şekli Allah Resulu'ne iletilince şöyle buyurmuştur: "Insanlar arasında öyle kimseler vardır ki, dış görünüşe göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar; halbuki kendileri cehennemliktir. Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere ait kötü işler yaparlar, halbuki kendileri cennetliktir" (Buhâri, Kader, 5, Rikâk, 33; Müslim, Iman, 179).

Intihar edenin uhrevî cezası, intihar şekline uygun olarak verilir. Hadis-i şeriflerde "Kim kendisini bıçak gibi keskin bir şeyle öldürürse, cehennem ateşinde kendisine onunla azap edilir" (Buhâri, Cenâiz, 84). "(Dünyada ip ve benzeri) şeyle kendisini boğan kimse cehennemde kendisini boğar, dünyada kendisini vuran cehennemde kendisini vurur (azabı böyle olur)" (Buhârî, Cenâiz 84),

"Kim kendini bir dağın tepesinden atar da öldürürse cehennem ateşinde de ebedi olarak böyle görür. Kim zehir içerek kendisini öldürürse cehennemde zehir kadehi elinde olduğu halde devamlı ceza çeker" (Müslim, Iman, 175; Tirmizi, Tıb, 7; Nesâî, Cenâiz, 68, Dârimi, Diyât, 10; Ahmed b. Hanbel, II, 254, 478).

Islâm bilginlerinin çoğunluğuna göre, intihar eden dinden çıkmış olmaz, üzerine cenaze namazı da kılınır. Hayber Gazvesinde intihar eden Kuzman'ın cehennemlik olduğu bildirilmişse de, cehennemde ebedî olarak kalacağını belirten açık bir ifade yoktur. Bu yüzden intihar suçunu işleyenin cezasını çektikten sonra cehennemden kurtulacağı umulur. Ancak bunun için, intihar edenin son anda mü'min sıfatını taşıması ve intiharın helâl olduğuna itikad etmemiş olması da şarttır (Kâmil Miras, a.g.e, X, 270).

Hz. Peygamber'in, bıçakla kendisini öldüren kimsenin cenaze namazını kıldırmadığı nakledilir. Ancak bu olay, intihar edeni cezalandırmak ve başkalarını böyle bir fiilden menetmek amacına yöneliktir. Nitekim Ashab-ı Kiram bu kimsenin cenaze namazını kılmıştır (el-Askalânî, Bulûgu'l Merâm, terc. A. Davudoğlu, Istanbul 1970, II, 276-277). Imam Ebû Yusuf'a göre, intihar hata ile veya şiddetli bir ağrıdan dolayı olmadıkça müntehir üzerine cenaze namazı kılınmaz.

Sonuç olarak, beden Cenâb-ı Hakkın insanoğluna verdiği en büyük emanettir. Bu emaneti, ruh bedenden kişinin kendi müdahalesi olmaksızın ayrılıncaya kadar korumak gerekir. Bunun için de, kişinin rûhî ve fizikî sıkıntılara sonuna kadar sabır göstermesi İslam'ın amacıdır. Aksi halde intihar etmekle dünyevî sıkıntı ve problemlerini çözeceğini düşünen kişi, hemen intikal edeceği kabır ve daha sonra ahiret hayatında çok daha büyük sıkıntı ve felaketlerle karşılaşır. Hayat, en kötü şartlar altında bile güzeldir. Çünkü, ruh bedende kaldıkça Allah'tan ümit kesilmez. Her geceden sonra gündüz, her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Kulun Allah'a yönelmesi ve O'ndan yardım istemesi, sıkıntı ve problemlerin çözümünün başlangıçnoktasını teşkil eder. Yüce yaratıcı umulmayan, beklenmeyen yer ve yönlerden kolaylıklar ihsan eder. Çünkü O'nun her şeye gücü yeter. O'na dayanan da güç kazanır.

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
yie edebiyat :rofl: oda olmasa neolcaktı acaba cvp

 

 

Allah razi olsun Bacim..

 

O halde sen kadere Iman et..

 

Basarili basarilar..:thumbsup:

 

Basimiza gelecek dahasi gelecegi belli olan yeni bir deprem de:

 

Siz deyin ki yine:

 

Icki ictiler de ondan oldu.

Türban a karsilarda bundan oldu..

 

Yazgimiz buymus

Kaderimiz suymus..

 

Haydi Allah selamet versin..

 

Haa Israil In Modern silahlarina Tas atmak da Kader..

 

Onu unutmayalim..

--------------------

göktürk kardeşim burda Mehmet Akifin Kader yoktur dediği,

O dönemlerde (şimdide var öyle düşünen gruplar)kimler olduğunu hatırlamıyorum, kader nedeniyle kendi iradelerinin bir önemi olmadığını düşünenlere hitabendir. Mesela adam günah işler, kötü işler yapar. Bu benim kaderimdi der, benim ceza almamam gerekir der. Veya Kaderim böyle deyip, günah işlediği halde bi dur demez. Bu yanlıştır.

 

Lütfen Mehmet Akifin lafını saptırmayalım. Kader vardır ama, bu benim kaderim deyip, yaptıkları kötülüklerden muaf olmaları gerektiğini düşünenlere, yanlışsınız demek istiyor mehmet Akif

 

M. Akif in Laflari cok acik.

 

Vallahi saptirmaya hic gerek yok..:thumbsup:

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

kader ve kazaya inanmak iman esaslarındandır.ancak insanlar kaderi bahane ederek kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar.''bir insan Allah böyle yazmış,alın yazım buymuş,bu şekilde taktir etmiş,ben ne yapayım?''diyerek günah işleyemeyeceği gibi ,günah işledikten sonra da kendisini suçsuz gösteremez ,kaderi mazeret olarak ileri süremez. çünkü bu fiiller ,insanlar böyle tercih ettikleri için,bu seçime uygun olarak allah tarafından yaratılmışlardır.ayrıca sır olan kaderin iç yüzü allah'tan başkası tarafından bilinemez.o halde kader ve kazaya güvenip çalışmayı bırakmak,olumlu sonucun sağlanması yada olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeblere sarılmamak ve tedbirleri almamak,islam'ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. Allah herşeyi bir takım sebeblere bağlamıştır.insan bu sebebleri yerine getirirse allah da oo sebeblerin sonucunu yaratacaktır. buda bir ilahi kanundur ve bir kaderdir.

 

 

sen benım bu yazdıklarımı okumuyosun galiba sayfa 1.. bu bir kısmı dönde bir oku

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
Allah'ın bizim kaderimizi biliyor olması, bizim amellerimizde bağımlı olduğumuzu göstermez.

 

düşününki iki tren birbirine doğru yaklaşıyor, carpacaklar, bunu görüyorsunuz. Allah'ta aynen öyleki bizim geleceğimizi görür. Ve kaderimizi bilir.

 

ve kazayla kaderi karıştırmayalım.

başımıza gelecekleri Allah bilir, ve başımızdan geçen kazalara etki eder. mesela beklenmedik bir yağmur yapması gibi :):)

 

Kardesim;

 

Allah Insan in kaderini yazmis midir ?..

Bu soruya cevap verin.

 

Yani Dogusunda Cehennemlik Cennetlik oldugu belli midir ?..

--------------------

kader ve kazaya inanmak iman esaslarındandır.

 

Davanizda sadiklardansaniz Ayetlerinizi getirin..

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Benzer Konular

    • Kurandaki Rızık Ayetleri

      Kur’an da içinde RIZIK kelimesi geçen ayetler bunlardır. Tam 92 ayette geçer. Bismillahirrahmanirrahim. 2/BAKARA-3: Ellezîne yu’minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâteve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne). Onlar (takva sahipleridir) ki, gaybe (gaybte Allah’a) îmânederler, namazlarını kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâkederler (başkalarına verirler). 2/BAKARA-22: Ellezî ceale lekumul arda firâşen ves semâebinââ(binâen), ve enzele mines semâi mâen fe ahrece bihî mines sem

      , Yer: Kuran-ı Kerim

    • Kurandaki Çelişkiler

      Yahudi ve Hristiyanlar kutsal kitapları için "Tanrıdan gelen ilhamlar" ile yazıldıklarını, ama Müslümanlar Kuran'ın Allah Kelamı olduğunu düşünür ve Kuranda hiç bir hatanın olmayacağını, değiştirilmediğini, hatta değiştirilemez olduğunu tüm benlikleri  bunu savunurlar! Peki gerçekten öyle mi? Allah bile kuranda çelişki olabileceğini yazdırmıştır!(*) yada ne olur ne olmaz diye bu yazılmıştır! Neredeyse her surede bir çelişki bulmak mümkün, peki din alemleri bu konuda neler söylüyor? Genel

      , Yer: Diğer Din ve İnanışlar

×
×
  • Yeni Oluştur...