Jump to content

Osmanlı Padişahları Dikdatör müydü?


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

3070.jpeg

 

ÇOCUKLARIMIZA OSMANLI hükümdarlarını "diktatör" olarak tanıtmışız. Ders kitaplarında onlardan bahsederken çok kere "Asarlar, keserler!" demişiz. "Yakarlar, yıkarlar, üstelik kimseye de hesap vermezler" diye notlar düşmüşüz.

Oysa bir şeyhülislâm (Zembilli Ali Cemali Efendi) pa­dişahın (Yavuz Selim) karşısına dikilebilmiş, "Seni kılı­cımla doğrulturum" diyebilmiştir...

Bir kadı, (ilk İstanbul Kadısı Sarı Hızır Çelebi) minderinin altına sakladığı demir topuzu (gürz) padişaha (Fatih Sultan Mehmed) gösterip, "Padişahlığına güvenip hükmümü dinlemeseydin billahi bu gürz ile başını ezer­dim" diyebilmiştir.

Bir başka kadı (Bursa Kadısı Emir Sultan) Yıldırım Bayezid gibi öfkesi burnunda genç bir padişahı, "Namazlarını cemaatle kılmadığın için çıkan 'binamaz' söylentisini giderene kadar şahitliğini kabul etmiyorum" diyerek mahkemeden âdeta koyabilmiştir.

Konuyu biraz açalım mı ne dersiniz?

Düşünün ki, son padişahlar bile cuma namazına giderken "talebe-i ulum"dan bir grup bir ağızdan şöyle ba­ğırırlardı:

"Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!" Ve "diktatör" ilân ettiğimiz padişahların en büyükle­rinden, en cihangirlerinden, en sertlerinden bir tanesi, (Yavuz Padişah) "Hâkimü'l-Haremeyn" unvanı karşısında ürpertiler geçiriyor, dayanamıyor, kendini secdeye atıyor, sonra melûl, mahzun doğruluyor ve hutbedeki hatibe, "Hâkimü'l-Haremeyn değil, Hadimü'l-Haremeyn" (Mek­ke ve Medine'nin hizmetkârı anlamında) diyerek kendi kendini Harem-i Şerifin hizmetkârı ilân ediyordu.

Hatırlar mısınız, Hazret-i Ömer (r.a.) şahsî gelirinden bir kısmıyla bir adam tutmuş, saçlarına ak düşene kadar bu adama her sabah sistemli şekilde, "Ya Ömer ölümü unutma, mahşeri unutma!" diye bağırtmış, ahiretle arası­na bu cümleyi köprü yapmıştı. Adaleti ile yalnız Müslü­manları değil, Hıristiyan dünyasını bile teshir eden büyük Halife Hazret-i Ömer'in bu tutumuyla Osmanlı padişah­larının- ki, birçoğu aynı zamanda halife idi- Allah'a tes­lim oluş halleri ne kadar birbirine benzer.

Binaenaleyh, Osmanlı hükümdarları hiçbir zaman "mutlak" olduklarını kabul etmemişler, ettirmeye de ça­lışmamışlardır. Aksine, ulemaya tabi olmuşlar, büyük he­sap gününü her zaman göz önünde bulundurmuşlardır.

Allah'ı bilen, Allah'a hesap vereceğine inanan kişi, hiç kuşkusuz ki, yaptığı her hareketin uhrevî ve dünyevî so­rumluluklar getireceğine de inanır; böyle birisinin diktatör, baskıcı, hırsız, sorumsuz, asan-kesen biri olması mümkün mü?

Maneviyat adamlarına ve maneviyata bu derece önem veren, Allah korkusunu bu derece içinde duyan, hesap gününü bu kadar canlı olarak hafızasında tutan, ölüme her an hazır bulunmaya bu kadar dikkat eden insanlar hakkında "diktatör" tanımlaması ne kadar akla yakındır?

Gelelim...

Padişah değil de, küçük bir memur düşünün! Gözünde ne Allah korkusu vardır, ne gönlünde mahşer endişesi. Tek engel âmirleri. Ama bir yolu var: Ya onları da ikna eder -ki, çok defa böyle oluyor- veya onlardan gizli işler çevirir. Kanun mu? Adam sen de! Kanunun görmediği öylesine çok yer var ki! Ve rüşvet alır başını gider. Ama inanan insan için, Allah'ın görmediği yer yok.

 

Padişahların hukuka bağlılıklarını gösteren örnekler­den, Kanuni Sultan Süleyman devrine ait bir örnek üs­tünde duracağım.

Bu çok enteresan bir olay; ama önce biraz ayrıntı ver­mem gerekiyor.Osmanlı (ve tabii ki İslâm) hukukunda, vakıf malların kira bedelleri, her sene yeniden ayarlanırdı (ecr-i misil). Teklif edilen kirayı dükkân sahibi kabul etmezse dükkânı boşaltırdı.

Bahsedeceğim olay da işte bu konuda çıktı...

Ayasofya Vakıfları'na ait dükkânların kira bedelleri vakıf tarafından bir miktar yükseltilmişti.

Kiracılar itiraz edip mütevelliler kanalıyla Kanuni Sultan Süleyman'a müracaat ettiler:

"Vakfın son derece zengin olduğunu, dükkânların mevcut gelirinin giderlere fazlasıyla yettiği­mi, kira bedellerinin artırılmasına gerek bulunmadığını, kendileri de Müslüman ve muhtaç oldukları için, vakfın bir miktar parasının üzerlerine geçmesinde dinen mahzur olamayacağını" öne sürdüler.

Kanuni, merhameti öfkesine galip bir padişahtı. İn­sanların mağdur olmasına da hiç dayanamazdı. Mütevelli heyeti dinledikten sonra, kira bedellerinin bu senelik yükseltilmemesi için ferman verdi. Mütevelli heyet, padi­şah fermanını güle oynaya Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'ye götürdü. Zira "gereğinin yapılması" kaydıyla ferma­nı kadılara gönderme görevi ona aitti.

 

Ebussuud Efendi, fermanı okur okumaz itiraz etti:

"Bunu tamim etmezem. Padişah fermanıyla kira tespi­ti yapılamaz. Zira padişahın emriyle nâmeşru (yanlış) olan şey meşru (doğru) olmaz; haram olan nesne, ferman ile helâl olmak yoktur. Bu hususlarda emr-i şer'-i şerif (dinin emri) budur. Şer'i hükümlere vâkıf iken onları ketmetmek, Kur'an'daki bir âyetin tehdidine maruz kalmaktır."

Durum padişaha arz edildiğinde koca Kanuni boynunu büktü:"Şeyh'in sözü haktır!"

 

Osmanlı Devleti'ni, kendi çağının önderi ve örneği ya­pan şey, işte bu kılı kırk yaran hukuk anlayışıydı. Hukuka önce padişahların uyma zorunluluğu vardı.

 

Yavuz Bahadıroğlu

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...