Jump to content

Mage The Sorcerers Crusade Hikâyesi


Der Makabre Tanz
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

“…Çalışmalarınıkolaylıkla sürdürebilmek için; 1090′da İran’ın Kazvin bölgesinde,yüksek bir tepenin zirvesine, sarp kayalıklarda Alamut Kalesi’neçekildi. Orasını yeniden onarttı. Çevresinde toplananlara kendisindenolanları mutluluğa kavuşturmak, ölümsüzlüğe ulaştırmak, cennetiyeryüzünde kurmak için görevlendirildiğini ve bu görevle ilgili bütünyetkileri özel olarak tanrıdan aldığını etkileyici bir dille anlatmayakoyuldu.

 

Onlara, daha önceden dövülmüş haşhaş katılmış balşurubu içirip, kendilerinden geçirttikten sonra, türlü çiçeklerinbulunduğu havuzlu bir bahçeye taşıtırdı. Bu bahçede yarı çıplak genç,güzel kadınlar dolaşır; ayılmaya başlayan erkeklerin çevresinde gezer,onları güzellikleri ile cezp eder, sonra bir bardak şurup daha vererekyeniden bayıltırlardı. Yeniden bayılan kişi, gene ilk bayıldığı yeregötürülür, ayılıncaya kadar öylece bırakılırdı. Ayıldıktan sonra,ayılan kişiye, gördüklerinin gerçek olduğu, düş olmadığı ve sonsuzakadar orada yaşayacağı söylenirdi… ”

 

Bulunduğu masanınbitişiğindeki ocaktan çıkan kıvılcımlar ve ince alevler, odanıniçersindeki gölgeleri raks ettirirmiş gibi şekilden şekle sokarken,ocağın hemen yanındaki masasında turunculara boyanmış cüppesiyle oturanKâtip Süleyman Efendi elindeki kaz tüyü kalemini kenara bıraktı.Deminden beri üzerine yazmakta olduğu koyun derisini eline aldı.Üzerine yazmış olduğu Osmanlıca harfler en kadim alfabeyikıskandırırcasına derinin üzerine işlenmişti. Öyle ki yazılar derininüzerinde, kış vakti dağlardan aşağılara sızan kar sularını toplayarak,sarp vadilerin arasından ince ince süzülen ve yeni doğmuş bir pınargibi akıyordu.

 

Osmanlı alfabesini bir yana bırakacak olursak,kâtibin el yazısı da takdire şayandı. Velhasıl kelam kendisi Bursa’nınve Osmanlı Hanedanlığının gelmiş geçmiş en büyük kâtiplerinden biriydi.Kâtip Süleyman Efendi, kâtipliği kadar ehli İslam âlimliğiyle de ünlübir din adamı olarak bilinirdi.

 

Allah’ın yolu ise insana,görmesi gereken bazı meseleleri uyurken, uyanıkken ve ibadet ederkengösterirdi. Arap yarımadasından esen sam yelleri ehli İslam zatlara pekçok kez olanlara dair bilgiler ve olması gerekenlere dair emirlervermektedir. Bu sayede İslamiyet yükselmekte, saflarını her daimgenişletmekteydi.

 

Kâtip Süleyman’a da zaman zaman bazı ilhamlarverilmekteydi; lakin onun gördüğü ve görmekte olduğu şifreler yerine,kâtibi delirtecek seviyeye ulaştırmıştı. Gaipten sesler, ne uyku ne deuyanıklık olarak tabir edilebilecek bir nokta da başından geçen olaylarve hatta etrafındaki her şey oldukça farklıydı. Kişiler ve mekânlardaha önce hiç olmadığı ve olmaması gerektiği gibiydi. Kâtip SüleymanEfendi için birkaç senedir bu olaylar silsilesi bu şekilde devametmekteydi.

 

~~~

 

Elindeki deriye son bir bakış attıktansonra başını olumsuz anlamda iki yan sallayan kâtip, dirseklerinidizinin üzerine yerleştirdi. Yaşlı ve kırışmış eliyle sakalınısıvazladı.. Ocakta cayır cayır yanan odunlara odaklanmış veyaşadıklarına bir anlam vermeye çalışıyordu.

Gördüğü sanrılar,rüyalar, şifreler zaman zaman diniyle örtüşmeyecek noktalara dadeğinmekteydi. Hatta bazen kendisini acımasızca cezalandırıyorlardı.Özellikle bu görüler kâtibin iradesini gerçekten zorluyordu.

 

~~~

 

Korku…Sayısız insan gökyüzünde ve tarifsiz bir korku içersinde… Gökbilinmez, sonsuz bir noktadan almış başını ve kilometrelerce aşağıyauzanıyor. Yer gözükmüyor; fakat seçilebiliyor. İki kısma ayrılmış…Cennet ve cehennem… İkisini ayıran tek şey ise gökten görülebilen incebir ufuk çizgisi…

 

Karmaşa… Gökyüzündeki bekleyiş öyle uzun kiinsan ömrü bunun karşısında bir parmak şıklatması kadar basit kalıyor…Ve karmaşa hat safhadayken o kısacık yaşam boyunca yapılanlar, şimdi busonsuz bekleyişi bir noktaya taşıyacak. Ne olacağı belirsiz…

Ve söz…

 

Göğün bilinmeyen bir noktasından, herkesin işitebileceği bir dilde şu sözler söyleniyor:

“Siz,Âdemoğulları… Bizler görüyoruz ki siz şimdi bizim sizi görmekistediğimiz noktadan çok uzaksınız. Size denmedi mi, tek marifetinizhakkıyla yaşayabilmektir. Marifetiniz bu muydu sizin? Çoğunuz fanidünya yaşantısını sonsuz yaşantıya tercih etmişsiniz.

Hatalarınız çok büyük. İşte şimdi, sizi arındıracak olan yaklaşıyor”

Sözlerin ardından uzaklardan görülmemiş, duyulmamış bir hızda ve büyüklükte bir fırtına insanlara yaklaşmaya başlıyor:

“Birlikolun… Fani dünyada yapamadığınızı yapın. Ancak bu, sizi büyük fırtınayakarşı kurtarabilir. Birlik olursanız cehennemin sonsuz acısındankorunabilirsiniz. Şüphesiz ki ‘O’, bağışlayan ve affedendir…”

 

Fırtına,müthiş bir hızla yaklaşmaya devam ederken, insanların bir kısmıbirbirlerine sımsıkı sarılarak söylenenleri yerine getirmeyi deniyor.Fakat pek çoğu son emri dahi reddediyor. Herkesin kendince yalanlarınabir açıklaması olsa da nihayetinde gerçek birlik sağlanamıyor.

 

Fırtına, insanları içine alıp pek çoğunu cehennemin çukurlarına savururken, pek az kimse cennete gitmeyi hak edebiliyor.

Ve herkes ödülünün bedeliyle aynı olduğu tek bir sözü sonsuz göğe haykırıyor…

“İnsanlık!”

 

İnsanoğlu birlik olamamak ile bir kez daha son ve en büyük günahını işliyor…

 

~~~

 

Fakatbaşından geçenler her ne olursa olsun, Kâtip Süleyman Efendi hakyolundan ayrılmamıştı. Bunda elbette ki inandığı dine olan sarsılmazbağlılığı ve buradan ileri gelen sağlam bir kader inancının büyüketkisi vardı.

 

Şimdiye kadar kâtibin bildiği kadarıyla, bir kişidışında cemaatten hiç kimse de bu sanrılardan haberdar olmamıştı.Kâtip, kimseye başına gelenlerden bahsetmemişti ve şanslıydı kiyaşadıkları dışarıdan fark edilecek bir boyuta ulaşmamıştı. Öyle ya,onun bu sanrılarından haberdar olan tek kişide, Celal bin Mahmud isimlisıradan bir cemaat müridiydi. Kâtibin durumunu çözdükten sonra, onabunun saklı kalmasını salık vermişti. Çünkü cemaat bu durumu hayraalamet olarak görmeyebilirdi. Zaten Celal bin Mahmud, bu durumu farkettikten sonra, Bursa’dan ayrılmış ve İslambol’a gitmişti.

 

Gidişindensonra Celal bin Mahmud, defalarca Kâtip Süleyman’a uyurken rüyalarındave uyanıkken gaipten suretlere bürünerek görünmüştü. Ona birçok kezsaklı olmaktan, birlik olmaktan ve uyanmaktan söz etmişti.

KâtipSüleyman, bunlara hiçbir anlam veremiyordu. Düşünmesi ya da odaklanmasıgereken neydi bilmiyordu. Belki birilerine bahsetse, başındangeçenlerin bir çözümü bulunacaktı. Otuz yılı aşkın zamandır kâtiplikyapıyordu; lakin kâtiplik zihni oldukça yoran bir meslekti. Belkizihinsel bir yorgunluk ya da hastalık söz konusuydu. Hatta hastalığınateşhis konulabilir, mümkünse yol dönüşü olmayan bir noktaya varmadankâtip tekrar eski haline dönebilirdi.

Kâtip ne zaman bunlarıdüşünse, zihninin sancıları artıyordu. Bu asla ve asla doğal bir şeydeğildi; lakin esasen önemli olan şuydu ki ne zaman kendisinefısıldananları dinlemeye ve düşünmeye kalkışsa, düşünceleri derinlere,belki hiç olmaması gereken yerlere, belki de gerçekte olması gerekenyerlere kayıyordu. Bu düşünce nöbetleri baş gösterdiğin de KâtipSüleyman’ın iki gözünün arasının ağrımaya başlıyordu. Düşünmeyeodaklandıkça daha derini görebiliyordu. Bu onun kendi keşfettiği birşeydi. Bu keşfi, kimi zaman onu tüketen hastalığının bir tetikleyicisiolarak görürken, kimi zamansa onu aydınlatan, dünya görüşünü genişletenbir ilaç olarak görüyordu. Kâtip Süleyman Efendi, bu iki düşünceninarasında adeta makasa alınmıştı. Seçeceği yol onun geleceğinişekillendirecekti; eğer gerçekten seçmek gibi bir şansı varsa tabi…

 

~~~

 

Kâtip Süleyman Efendi başını kaldırdı. Saatlerce düşündükten sonra aklında kalan son kelimeleri yüksek sesle söyledi;

“İştetam bu noktada, aklıma gelen sözcük ‘birlik olmak’… Diğer bir anahtarkelime ise uyanmak… Uyanmak her nasıl bir tabirse, anlaşılan o ki benuyanmamışım ve uyanamıyorum. Uyanmak, birlik olmakla mı mümkündür?Peki, bu öngörüyü doğruymuş gibi kabul edecek olursak, ben kiminlebirlik olacağım. Kendimi insanlardan saklarken aynı zamanda nasılonlarla birlik olabilirim? Ve birlik olmaktan kasıt tam olarak nedir?”

 

Kâtipderin bir iç çekti. Elini geniş sakalının üzerinde gezdirdi. Artık dahaderin düşünemeyeceğini anladığında biraz olsun uyumaya karar verdi. Birvakit uyuduktan sonra tekrar uyanacak ve şafak sökene değin devletindoğudan getirttiği ve Bursalı kâtiplere vererek çoğaltmalarını istediğiİslami yazıtlardan bir cüz daha yazacaktı.

Kâtip Süleyman Efendiçalışma odasından yatağının bulunduğu odaya geçti. Yorgun bedeniniyorganının altına soktu, başucundaki mumu söndürdü. Günü tümyorgunluğunun üzerine bindiği gözleri karanlığı izlerken aklına gelenson sözler Celal bin Mamhud’a aitti…

 

“Eski adıyla Konstantinopolis…Zamanı geldi ve artık orası İslam’ın memleketi olacak. Sultan Mehmedgenç bir komutan ve bir evliya. İsmi Kur-an’da geçiyor ve bize de haberedildi ki hem bu âlemden hemde öbür âlemlerden müttefiklerimiz savaştayanımızda olacak. Emir vakidir ki cihat ordusu zora düştüğü zamanlardatılsımlarımızla ordumuza yardımlarda bulunacağız”

Ve derin pekte huzurlu olmayan derin bir uyku…

 

~~~

 

KâtipSüleyman Efendi namaza durmak üzere, ön safta ve ezanı bekliyor. Amaüzerinde işlemeli muhteşem bir kaftan var. Ve sakalları da simsiyah,kemane bir burnu var ve yüzü kırışıksız, tertemiz. Başında büsbüyük birkavuk dururken, onun üzerinde Osmanlı Hanedanlığının nişanı var.

 

Burasıbir camii değil sanki. Daha çok bir gayrimüslim ibadethanesiniandırıyor. Ama muhteşem bir yapı… Yanındaki yaverine baktığında hemencevap veriyor;

“Ayasofya duyduğumuz kadar varmış Fatih efendimiz…”

Kâtip Süleyman Efendi bir anda şaşırıyor. Fatih Sultan Mehmed’in bedenine bürünmüş olduğunu biraz sonra anlayacak…

KâtipSüleyman cemaatle beraber ezanı beklerken biraz sonra başını solaçeviriyor, etraftakilerin kimler olduğunu çözmeye çalışıyor.

Başınıçevirdiği yerde bir grup cariyenin daha geride namazı beklediklerinigörüyor. Padişahın gözleri cariyelerden birinin üzerinde kalıyor, sankibüyülenmiş gibi… Ama hemen sonrasında önüne dönüyor Süleyman Efendi.

Gözleribirdenbire faltaşı kesiliyor. Abdestinin bozulmuş olduğunu düşünüyor.Bir cariyeye namaz ertesinde bakmamalıydım diyor kendi kendine…

Veezan okunmaya başlıyor bu sırada. Süleyman Efendi’nin acilen yenidenabdest alması gerek. Gerisine, abdesthanenin olması gerektiği yerebakıyor. Ama orası çok uzak ve cemaatin tamamı hazır bir şekilde namazıbeklemekte…

Geriye dönüp abdestimi almalıyım diye düşünüyor önce Süleyman Efendi. Kim ne düşünürse düşünsün, bunun bir önemi yok.

Ve geriye dönüyor, doğruca abdesthaneye doğru yürüyecek.

Ama tam bu sırada sultanın hemen arkasında, safta duran birisi başını yerden kaldırıyor, Süleyman Efendi’ye bakıyor.

Sultanın karşısındaki adam Celal bin Mahmud. Sıfatı aynı, duruşu aynı…

SüleymanEfendi daha ağzını açamadan Celal bin Mahmud tek eliyle kaftanınısağından açıyor, diğer eliyle de içeriyi gösteriyor… Kaftanın içerisini…

“Buradan buyurun sultanımız…” diyor Celal bin Mahmud. Kaftanın içi zifiri karanlık…

Süleyman Efendi duruma bir anlam veremiyor. Fakat sonra içeri başını kaftana doğru eğiyor.

Ve Sultan Mehmed cemaatin gözleri önünde kaftanın içine giriyor, bir anda ortadan kayboluyor…

Ulaştığıyer ise sanki bir cennet. Baldan ırmaklar önünde akarken huriler vesevgililer önünden geçiyor Süleyman Efendi’nin. Hemen önünden akanırmağa elini daldırıyor ve berrak sıvı ile tekrar abdestini alıyor.

Busırada arkasından birisi ona doğru yaklaşıyor. Başını çeviren SüleymanEfendi bu gelenin Celal bin Mahmud olduğunu görüyor. Alnında ise birsembol var. Süleyman Efendi henüz bu sembolün ne olduğunu kestirememişdurumda.

“İslambol’a ulaş ve bizi bul Süleyman. Hemen yarın yolaçık. Artık uyanışa çok yakınsın. Yükseliş yolu artık önünde açık,duruyor…”

Celal bin Mahmud, Süleyman Efendi’ye bunlarısöyledikten sonra ona daha da yaklaşıyor. Süleyman Efendi ayağakalkarken Celal bin Mahmud’un görüntüsü onun içinden geçiyor ve biranda yokoluyor…

Kâtip Süleyman bu semavi ortamda nasılbulunduğunu, Celal bin Mahmud’un ona ne söylemeye çalıştığınıdüşünürken etraf altıni bir ışıkla kararıyor.

Ve Kâtibin oaltıni kutsallığın içinde gördüğü son şey ise bir sembol… Demin Celalbin Mahmud’un alnında da görmüş olduğu ve anlamını çok iyi bildiği birsembol…

Kâtip Süleyman uyandığında odanın ortasındaki ocağıniçinde yanan kömürler sönmüş ve ocağın önünü ince turuncu çizgilerçizmişti.

Kâtip yatağından kalktı. Yatağının kenardaki mumunuyaktı. Tekrar düşüncelere daldı. Rüya kâtibi çok derinden etkilemişti.Her saniyesi aklında canlanıyordu rüyanın. Sanki gördüğü her şeyinaltında ayrı bir anlam yatıyordu.

Ve kâtip saatlerce rüyasındagördüklerinin anlamını düşünmeye yordu kendisini. Gözünde damla uykuyoktu. Sadece düşünüyordu, düşünüyordu, düşünüyordu.

Öyle ki, Kâtip Süleyman’ın zihni şimdiye kadar inandığı gerçeklere karşı adeta eşsiz bir mücadele vermekteydi.

Vekâtip gün ağarmaya yakınken İslambol’a gitmeye karar verdi. Oraya nasılgideceğini henüz bilmiyordu. Fakat rüyasında denmişti ya, yol önündeaçıktı. Ve yükseliş yolu her ne idiyse, ona bu yolu gösterecek birişaret mutlaka bulunurdu.

Şafak sökmeden evvel Kâtip Süleyman yolluğunu topladı ve evinden ayrıldı. Onun ayrılışından kimsenin haberi olmadı.

Ve tek başına at sırtında günlerce yol almaya başladı kâtip.

Yükseliş yolu önünde açıktı, yeter ki bu yolda yürüyebilmeyi bilsin…

 

Hakan ARSLAN

 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...