Jump to content

Ruhun mahiyeti...


turksoy23
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

RUHUN MAHİYETİ

 

Bu yazı, Allahu Teala’nın, “O halde ben onun yaradılışını bitirdiğim, ona ruhumdan üflediğim zaman...” (Hicr, 15:29)kelamındaki muradının ne olduğuna dairdir.

 

 

Ruhun Adem’e Üflenmesi

Tesviye: Ruhu içine alan mahalde işlenen bir fiilden ibarettir. O da Adem Aleyhisselam hakkındaki Tin (çamur) ile, evlatları hakkındaki Nufte (meni)’dir. Ademoğlu orada tesviyeye, mizaç değişimine, yaradılışça baştan sona bir düzeltmeye tabi tutulmuştur. Böylece beden, ruhun kabulüne ve alınmasına müsait olması için son derece saf, yaradılışının gayesine uygun hale getirilmiştir. Aynen, lamba fitilinin, yağı emdikten sonraki ateşi kabul etmeye müsait hali gibi.

Nefh (üfleme): Ruhun, bulunduğu mahalde (kabiliyette) tutuşturulup alevlendirilmesi halidir. Bu durumda nefh, alevlendirmenin sebebidir.

Allahu Teala hakkında, nefhinin şeklini anlamak imkansızdır. Fakat olması imkan dahilindedir. Bundan dolayıdır ki nefsin neticesi, nefh ile anlatılmıştır. O da nutfenin fitilindeki yanıp tutuşmadır.

Ayrıca nefhin şekli ve neticesi vardır.

Şekli: Nefh edenin kendinden, nefh edilenin içine, tutuşması ve yanması için arzu ve aşk gönderilmesidir.

Ruhun nurunun tutuşturulduğu sebep, failde ve ruhu kabul eden mahalde (kabiliyette) mevcut bir sıfattır.

Failin sıfatı, Varlığın menbaı olan cömertlik’tir. O bizatihi bütün varlığa, varlığın hakikatini taşırıp lütfeder. Bu sıfata kudret adı verilir.

Bu, aynen hiçbir mani yokken güneşin aydınlığının, aydınlanmayı kabul eden, aydınlanmak kabiliyeti taşıyan her şeye taşıp yayılmasına benzer.

Kabil (kabiliyet); renklenme, çeşitlenmedir, rengi olmayan hava değildir.

Kabilin sıfatı, tesviyede meydana gelen itidal ve müsaviliktir. Nitekim Allahu Teala, “Ben onu tesviye ettiğim zaman...” buyurmuştur.

Kabiliyetin sıfatı, aynen aynanın sıfatına benzer. Çünkü ayna, cilalanıp parlatılmayınca suret karşısında da olsa, onu kabul edemez (şekil vermez). Fakat parlatınca karşısındaki suret sahibinin sureti görülmeye ve şekillenmeye başlar.

Aynı şekilde nutfede de istiva (müsavilik) hasıl olduğu zaman, Halik Teala’da bir değişme olmadan, ruh nutfede vaki olur. Fakat ruh, Allah’tan o anda (nutfede)vaki olmuş değildir. İstivanın hasıl olması ile mahal değişmiş olduğu için, önceden vaki olmuştur.

Cömertliğin taşmasından maksat; İlahi cömertliğin, cömertliği kabul eden her mahiyette, varlık nurlarının vukuuna sebep olmasıdır.

Bu durum, feyzle (taşmak) tabir edilmiştir. Tabii bu, suyun kabdan ele taşması hadisesi gibi anlaşılmalıdır. Çünkü o, kabdaki suyun bir parçasının ayrılıp ele ulaşmasından ibarettir. Allahu Teala ise böyle bir şeye benzemekten yücedir.

 

Ruhun Gerçeği Sırdır

Ruhun mahiyeti ve hakikatinin açıklanmasına gelince: O bir sırdır. Ve Resulullah’a, ehli olmayan kimseye açıklanmasına izin verilmemişlir. Ey arif ve abid, eğer sen ona ehilsen, dinleyebilirsin.

Bil ki ruh, ne suyun kaba girmesi gibi bedenin içine girmiş bir cisimdir. Ne de siyahlığın siyaha, ilmin alime girmesi gibi, kalbe ve dimağa girmiş bir etkendir. Bilakis o, basiret sahiplerinin ittifakiyle, parçalanmayı kabul etmeyen bir cevherdir. Çünkü o parçalanacak bir şey olsaydı, bir parçasıyla bir şeyi bilmeye, diğer parçasıyla de bilmemeye kaim olurdu ki; o zaman bu aynı şeyle tek halde bir şeyi bilir, bir şeyi de bilmez durumda bulunurdu. Bu da mümkün bir şey değildir. Bu durum, onun ayrılık kabul etmeyişine bir delil teşkil etmektedir.

Resulullah neden ruhun sırrını ve hakikatini ifşadan menedildi? şeklinde sorulacak bir suale, cevap olarak denir ki:

Zira ruh, zihinlerin anlayamayacağı, idraklerin kaldıramayacağı birtakım sıfatlara sahiptir. O zaman insanlar; halk tabakası, ilim ve irfan sahipleri diye ikiye ayrılıyorlardı. Avam tabiatında olan halk tabakası, Resulullah’ın ruh hakkında, Allahu Teala’nın haber verdiğine uygun bir şekilde bildirdiklerini bile tasdik etmiyorlardı, nerde kaldı ki insan ruhunun vasıllarını tasdik edeceklerdi? Nitekim aynı şekilde Keramiye, Hambeliye ve daha başka bazı avam tabiatlılar, Allahu Teala’yı cismiyet ve onun belirtilerinden tenzih etmek suretiyle inkara yöneldiler. Çünkü onlar, Allah’ın varlığını onun cismiyetine bir işaret şeklinde düşünüyorlardı.

Bunların arasından avamlıktan biraz kurtulanlar, Allahu Teala’yı hemen cisimlikten uzaklaştırdılar. Fakat bu sefer de O’ndan cismiyet arızalarını (belirtilerini) uzak tutmaya akıl güçleri yetmedi ve Allah’a cihet (yön) tayin ettiler. Ama bunun yanında Eş’ariyye ve Mutezile fırkaları avamlıktan kurtularak, Allah’ı cismiyet ve cihetten tenzih etmeye muvaffak oldular.

Denirse ki, neden bunların yanında ruhun sırlarının açıklanması caiz olmuyor?

Deriz ki: Çünkü onlar sıfatı, Allahu Teala’dan başkası için imkansız gördüler. Bu sıfatı onların yanında zikrettiğin zaman, seni hemen küfre nisbet ederler: “Bu, Allah’a karşı bir teşbihtir. Çünkü, sen hususi bir şekilde, kendi nefsini Allahu Teala’nın sıfatıyla vasıflandırıyorsun. Bu durum, Allahu Teala’nın sıfatlarının hususiyetini bilmediğini göstermektedir,” derler.

Halbuki nasıl, “insan canlıdır, alimdir, kadirdir, irade sahibidir, işitir, görür, konuşur...” vs. dersek, Allahu Teala’nın da böyle sıfatlara sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bunda bir teşbih düşünülemez. Çünkü bu sıfatlar, Allahu Teala’nın en hususi sıfatlarından değildir. Aynı şekilde, mekandan ve cihetten uzak olması da, Allahu Teala’nın en hususi sıfatı değil, bilakis en hafif bir sıfatıdır. Mesela: O Kayyum’dur, yani bizzat kaimdir. Allah’ın haricindekiler de kaimdir. Fakat O, başkası ile değil de kendi kendine kaimdir. Ayrıca eşyanın kendisi hem yokluğa mahkum, hem de varlığı ödünç olarak alındığı halde, Allah’ın vücudu zatındadır ve ödünç değildir. Allah’tan başkasının vücudu ise kendi nefsinden değil, Allah tarafındandır. İşte bu kayyumiyet, ancak Allah’ın olabilir.

Allahu Teala’nın, “Ona ruhumdan üfledim,” sözündeki ruhun Allah’a olan nisbetinin manası nedir diye sorulursa, bil ki: Ruh, cihet ve mekandan münezzehtir. Kendisinde bütün ilimleri bilmek, onlara vakıf olmak gücü mevcuttur. Bu da diğer cismaniyetler için mümkün olmayan bir benzeme ve münasebettir. Bundan dolayıdır ki Allahu Teala’ya izafetle tahsis edilmiştir.

 

Emr ve Halk Alemleri

Allahu Teala’nın, “De ki: Ruh, Rabbimin emrindedir...” (İsra, 17:85) kavliyle, Alem-i Emr ve Alem-i Halk’ın manasına gelince, bu, şu demektir: Malumdur ki, Ruha vaki olan her şey, birer hüküm ve kazadır. Onlar da cisim ve arazdan ibarettir. İşte Alem-i Halk, bu demektir. Halkı da Allah’ın takdiridir. Yoksa vücuda getirmesi ve varetmesi değildir.

Bir şeyin halkı, takdiri demektir. Kemiyeti ve takdiri olamayan bir şeye ise, emr-i Rabbani denir. Bu da yukarıda zikrettiğimiz gibi Allahu Teala’ya bir benzerlik ve münasebet halidir. İşte bu cinsten olan insan ve meleklerin ruhlarına Alem-i Emr denir.

Alem-i Emr, kemiyeti olmayıp takdir ve kazanın sınırları içinde bulunan, duyguyla alakalı harici varlıklar, hayal, cihet, mekan, yerleşme ve girme gibi şeylerden ibarettir.

Denilse ki: Ruh madem ki böyledir, o haliyle mahluk değil ve ezeli bir varlık olmuş olmuyor mu?

Cevaben denir ki: Böyle bir vehim, ancak cahil ve sapık kimseler tarafında mümkün olabilir.

Kim, kemiyetli ve mukadder değildir manasıyla, “Ruh mahluk değildir; çünkü, o parçalanmaz ve bir yer kaplamaz,” derse, bu doğrudur. Fakat ruh hadis (sonradan yaratılmış) manasında bir mahluk değildir derse, hatalıdır.

Çünkü insan ruhunun zuhuru, ancak nutfenin istidadına bağlıdır. Nitekim suretin, her ne kadar ayna parlatılmadan önce bulunsa da, ancak parlatıldıktan sonra görülmesi gibi...

Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun)’in, “Allahu Teala Adem’i kendi suretinde (yani Rahman’ın suretinde) yarattı,” sözünün manasının ne olduğu sorulduğunda, cevaben denir ki: Suret, müşterek ve birkaç manaya olan bir cisimdir. Bazen şekillerin terkibine, bir kısmının bir kısmı üzerine konulmasına, terkibinin çeşitli olmasına denir. Bu da hissedilen, anlaşılan surettir. Bazan da hissedilir olmayan manaların tertibine söylenir. Manalar da aynı şekilde: Tertip, terkip ve tenasup(uygunluk)’tan müteşekkildir. Buna da Suret denir.

Şimdi denebilir ki: Meselenin sureti (şekli) şöyle, vakıanın sureti şöyle, cismani ve akli ilimlerin sureti de şu şekildedir: Fakat ya yukarıda zikredilen suret meselesi? Bu akli ve manevi bir surettir. Daha önce zikrettiğimiz Allahu Teala’ya benzerliğe ve onunla uygunluğa işarettir. Ayrıca, zata, sıfatlara, fiillere ve ruhun zatının hakikatına dönücüdür. O bizzat kaimdir. Ne arazdır, ne cisimdir. Ne cevher gibi yer eder, ne de mekana, cihete girer. Ne beden ve aleme bitişiktir, ne de ondan ayrıdır. Ne bedenin ve alemin içindedir, ne de onların dışındadır. Bütün bunlar, Allah’ın zatının sıfatlarıdır. Sıfatlar da: Hayy (canlı), Alim(bilen), Kadir (kudretli), Mürid (irade sahibi), Semi (işiten), Basir (gören), Mütekellim (konuşan) olarak yaratılmışlardır. Allah Teala da aynı şekildedir.

 

 

Ruhun Bedene Yayılması

Fiillere gelince: Bunlar, irade yönünden Adem’in fiillerinin başlangıcıdır. Eseri önce kalpte zahir olur. Oradan, kalbin boşluğunda (içinde) latif bir buhar halinde olan hayvani (canlı) ruh vasıtasıyla yayılır. Sonra dimağa çıkar. Bundan sonra parmak uçlarına varıncaya kadar bütün azaya dağılır, hareket eder. Öyle ki: Onun tesiriyle parmaklar hareket eder. Parmakların hareketiyle kalem hareket eder, kalemin hareketiyle de uç.

Böylece; hayalin hazinesinde kağıda yazmak istediği şekil meydana gelir. Çünkü o (Adem), o mektubun suretini önce hayalinde tasavvur etmediği müddetçe, sonradan kağıda aktarılması mümkün olmaz. Allahu Teala’nın fiillerini ve melaike vasıtasıyla yıldızları, semavatı hareket ettirerek, yeryüzünde canlıları ve bitkileri nasıl vücuda getirdiğini bilen kimse, hem Adem’in kendi alemindeki tasarrufunun, Halik Teala’nın büyük alemdeki, kainattaki, tasarrufuna benzediğini, ve hem de Resulullah’ın, “Allah, Adem’i kendi suretinde yarattı,” sözünün manasını anlar.

 

Halk ve İcad’ın Farkı

Denirse ki: Ruhlar bedenlerle beraber yaratıldığı halde, Resulullah’ın, “Allah ruhları cesetlerin yaratılmasından iki bin yıl önce yaratmıştır,” sözü ile, “Ben yaratılışça peygamberlerin ilkiyim. Peygamberlikçe de sonuncusuyum. Ben nebiyken Adem, su ile çamur arasında bir halde bulunmaktaydı,” sözünün manası nedir?

Hakikat şu ki: Bunların hiçbirisinde ruhun kadim olduğuna dair bir delil yoktur. Fakat, “Ben yaratılışça peygamberlerin ilkiyim...” sözünün zahiri manasına göre, onun varlığının cesedinden önce yaratıldığına delalet ihtimali mevcuttur. Zahiri olmayan manası ise bellidir. Tevili, açıklaması da mümkündür. Fakat kati delil, zahire meyletmez. Bilakis zahirin teviline hükmetmede kullanılır. Nitekim Allah Teala hakkındaki teşbihin zahirlerinde olduğu gibi.

“Allah Teala ruhları cesetlerden iki bin yıl önce yarattı...” sözüne gelince: Buradaki ruhlardan maksat, melaikenin ruhlarıdır. Cesedlerden maksat da, Arş, Kürsi, semavat, yıldızlar topluluğu, hava, su yeryüzü gibi alemlerin cesedi, bünyesidir.

“Ben yaratılışça peygamberlerin ilkiyim,” sözüne gelince: Buradaki yaradılışça (halkça) kelimesi, takdir manasınadır. İcad(yaratıp vücut verme) manasına değildir. Çünkü Resulullah (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun), anneleri tarafından dünyaya getirilmeden önce mevcut ve yaratılış değildi. Fakat gayeler ve kemaller takdir hususunda önce varlık hususunda sonradır. Zira Allahu Teala ilahi meseleleri, hadisleri, kendi ilmine uygun olarak önce Levh-i Mahfuz da takdir eder, şekillendirir.

Buraya kadar şayet varlığın iki şeklini de anladıysan, Resulullah’ın varlığının Adem’in varlığından önce, yani gözle görülen varlık değil de ilk takdir edilen varlıktan önce olduğunu da anlamış olursun.

Bu, ruh hakkındaki son sözdür.

Bu mevzuda doğruyu bilen Allah’dır.

 

İmam-ı Gazali Hazretleri

Ravzatü’t Talibin: Tasavvufun Esasları’ndan

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

  • Benzer Konular

    • Edep Ruhun Ve Kalbin Ziyneti, Nefsin Mahiyeti Olmalı!

      Yar… İnsan sadece Bilgiyle seyran edemez Arifin hissiyatını bilemez, Hassasiyette boy ölçüşemez Basiret kul için bir lütuftur, maddi Ve manevi nimet adına duruştur, ötelenemez Hasta ve düşkün bir nefesin hali Her nasıl açziyette kalırsa, inançsız azimde İnsanı fark ettirmeden yolda bırakır, düşünmez Aşka ram olan Gönül olmalı, nefs değil Heves aklı ve izanı karartmamalı, Vicdan ve idraki dumura uğratmamalı Her niyet hakkın maksadına matuf olmalı, Hata ve veballer kasıtl

      , Yer: Üyelerimizden Şiirler & Denemeler

    • Ruhun Mahiyeti Ve Ruh Çağırma

      Sual: Ruhun mahiyeti nedir?Ruh uykuda, ölünce olduğu gibi bedenden ayrılır mı?   CEVAP Ruhun mahiyetini bilmek imkânsızdır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Ruh hakkında soranlara de ki: Ruh Rabbimin işlerindendir, size az bilgi verildi.) [İsra 85]   Bu ayet-i kerime hakkında İbn Kesir tefsirinda şöyle bir kısım vardır : Avfî der ki: İbn Abbâs «Sana rûhdan sorarlar.» âyeti konusunda şöyle dedi: Yahûdîler Hz. Peygambere bize rûhdan haber ver. Bedende olan rûh nasıl azaba uğrar. Rûh Al

      , Yer: İslamiyet

    • Ruhun Mahiyeti Ve Ruh Çağırmak

      Sual: Ruhun mahiyeti nedir?Ruh uykuda, ölünce olduğu gibi bedenden ayrılır mı? CEVAP Ruhun mahiyetini bilmek imkânsızdır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir: (Ruh hakkında soranlara de ki: Ruh Rabbimin işlerindendir, size az bilgi verildi.) [İsra 85]   Aklın erdiği bilgileri anlayan, his organlarından beyne gelen duyguları alan, bedendeki bütün kuvvetleri, hareketleri idare eden, kullanan ruhtur. Ruh, göz vasıtasıyla renkleri, kulakla sesleri kavrar, sinirleri çalıştırır. Adaleleri hareke

      , Yer: İslamiyet

×
×
  • Yeni Oluştur...