Jump to content

Seyr u Sülûk 3


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Nefs-i mutmainne zirvesine ulaşan bir müntehî nazarında, kendi hususiyetleriyle bütün eşya, bütün elvân u eşkâl eriyip gider ve o, sürekli “Lâ ilâhe illâllah” hakikatini düşünür, onu söyler;

 

Söylerken de hakikî ve aslî vücud olarak sadece O’nu duyar..

 

O’nun nur-u vücuduyla iç içe yaşar.. ve bütün varlığı, İlim ve Vücud’un birer tecellîsinden ibaret olarak zevk eder.. ve böyle bir ruh hâlinin gereği olarak da bütün varlığın, O’nun feyz-i vücuduyla meydana geldiğini ilan mânâsına لَا مَوْجُودَ فِي الْحَق۪يقَةِ إِلَّا اللّٰهُ der.

 

Bu mülâhaza ne bir vücud ne de şuhûd telakkisidir; bu öyle bir zevk ve duyuş hâletidir ki, tatmayan bilmez, bilenler de tam ifade edemez. Bu makama eren bir hak yolcusunun sinesinde O’ndan gayrı her şey, yine O’nun ziya-i vücuduyla silinir gider ve her yanda sadece ve sadece Hazreti Ef’âl, Hazreti Esmâ ve Hazreti Sıfât nümâyân olmaya başlar; başlar da, gözler ve gönüller sürekli onlarla dolar taşar.

 

Böyle bir sermesti içinde her an ayrı bir vuslat bişaretiyle yol alan hakikat eri, biraz da, “ayne’l-yakîn” derecesinde her şeyin O’na ait olduğunu duyması sonucu “Ballar balını buldum, varlığım yağma olsun.” diyerek sırtında âriye bir gömlek gibi gördüğü bütün varlığını infak etmeye koşar.

 

Artık böyle biri, kendinden “can” istendiğini hissetse, hemen kurbanlık koyun gibi boynunu uzatır. –Bu makamda, o asliyete göre bir zılliyet, o külliyete göre bir cüz’iyet şeklinde 1فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَب۪ينِ hakikatinin kahramanlarını hatırlayabiliriz.

 

Rikkat-i kalb bu pâyenin en bariz özelliğidir; sâlik her zaman: “Ağla ey gözlerim, hiç durma ağla!” der, gözyaşlarıyla nefes alır verir.. her şeyi sever, her şeyi koklar ve okşar ve hususiyle her biri birer mücellâ ayna olması itibarıyla insanlara karşı gönülden alâka duyar.. her renkte, her tatta, her kokuda, her seste, her şivede O’ndan tecellîlerle selâmlaşır.. her selâmlayışta çok farklı hislerle farklı düşüncelere girer; ama her defasında zevk u şevkini teyakkuz ve temkinle frenler.. hattâ bazen bu ciddî teyakkuz ve temkin sayesinde, ruhunda köpüren ve dalga dalga bütün benliğini saran neş’elerin, sevinçlerin ve hazların kendine ait olması mülâhazasıyla, herkesin uğrunda canlar feda ettikleri topyekün ruhanî zevklerden de sıyrılarak, “lillâh”, “livechillâh”, “lieclillâh” sözleriyle ifade edilen çerçeveye koşar ve Yunus diliyle “Bana Seni gerek Seni” der inler.

 

Bu esnada, bazı istidatlara sağanak sağanak ikramlar yağmaya başlar; başlar ve bu aynı zamanda keşiflerle, kerametlerle imtihana tâbi tutulma faslı demektir. Böyle bir makamda lütfedilen bütün keşifler, kerametler, muhlis bir sâlik nazarında –istidraç endişesi mahfuz– bir ilâhî armağan olmanın ötesinde herhangi bir kıymeti de haiz değildir. Basîretli bir sâlik, işte böyle kendisinde ikinci bir tabiat âsârının belirmeye başladığı ve gönül dünyasında her gün ayrı bir “feth-i mübîn”in yaşandığı, pinhânların ayân olduğu, gözden hicabın kaldırılıp, eşyanın perde arkası kendi renk ve çizgileriyle zuhur ettiği ve bazıları için başların dönüp bakışların bulandığı durumlarda o hep, Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vesâyetine koşar.. düşünce ve tasavvurlarını Sünnet mihengine vurur.. beyanlarını “usûlüddin” mizanlarıyla çerçeveler.. ve yoluna: 2مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَاب۪ي reflektörleri arasında devam eder.

 

Hazreti Üstad-ı Küll ve Muktedâ-i Ekmel’den sonra yoldakilere rehberlik vazifesini, Kitap ve Sünnet’in aydınlık temsilcileri mürşid-i kâmiller yaparlardı. Onların olmadığı dönemlerde ise çokların yolu sarpa sardı ve yol mütehayyirleri, takılıp yollarda kaldı...

 

Evet, bu makam aynı zamanda; “seyr maallah” makamı olması itibarıyla, hususî bazı vâridleri de vardır ve bazen de bu vâridler ifade yetersizliğinden “hulûl” ve “ittihad”a çekilebilecek biçimde seslendirilebilir. İşte böyle bir durumda sâlik, tam kazanma kuşağının zirvelerinde iken kaybetme çukurlarına yuvarlanabilir; yuvarlanabilir zîrâ, zirvelerle çukurlar birbirlerine zıt oldukları hâlde hep yan yana bulunurlar. İhlâs kulesinin tepesinden düşecek birinin düz bir zemine değil de, derin bir çukura yuvarlanacağının hatırlatılması, değişik bir zaviyeden, zirvelerle çukurların bu beraberliğini vurgular.

 

Onun içindir ki, seyr u sülûkta yolculuk ilerledikçe temkine, teyakkuza daha fazla ihtiyaç duyulagelmiştir. Öyle ki ufuk sezilip de her yanda kurbet esintileri duyulmaya başlayınca, hak yolcusu, daha derin murâkabelere dalagelmiş ve sık sık kendini sıfırlamış.. üzerindeki mevhibelerin gelip geçiciliğini düşünerek mahiyetinin bir mazhar değil de bir ayna olduğunu görmeye çalışmış ve “Yâ Hû” soluklarıyla o vâridât ve lütufların kaynağına yönelip Üveysî bir eda ile: “İlâhi, Sen Rab’sın bense abd; Sen Hâlık’sın bense mahlûk; Sen Rezzak’sın bense merzuk; Sen Mâlik’sin bense memlûk; Sen Aziz’sin bense zelil; Sen Ganî’sin bense fakir...” demiş ve en büyük pâyenin kulluk pâyesi olduğunu hem de derin bir acz, fakr ve ihtiyaç hissiyle dile getirmiştir.

 

Bazı ehl-i hakikate göre, seyr u sülûkta en son mertebe “mutmainne” zirvesidir. Bu mertebeden sonra sözü edilen “râziye”, “marziyye”, “kâmile” veya “sâfiye” makamları, itmi’nan mertebesinin değişik buudlarda zuhur ve inkişafından ibarettir ki, bunlara birer mertebe ve derece demekten daha ziyade “cezebât-ı Hak” tezahürleri demek daha uygun olsa gerek.

 

İster bir makam sayılsın, ister mutmainne mertebesinin inkişafı, bu noktadan sonra, “Yâ Hayy” ism-i şerifinin bir mazhar-ı tâmmı ve şeffaf bir aynası sayılan sâlik-i müntehî, Hak’tan hoşnut olmayı kendi tabiî derinliği gibi duyar ki, bu zirve “râziye” zirvesidir. Kahr u lütfun bir bilindiği bu ledünnî derinliğe eren hakikat kahramanında, beşeriyet sıfatları bütünüyle muzmahil olur gider ve her yanda yepyeni televvünlerle yepyeni bir var oluş başlar; “mahv”dan sonraki “sahv”, “fenâ”dan sonraki “beka”, “ilme’l-yakîn”den sonraki “ayne’l-yakîn”le gelen bir farklı var oluş.

 

Böyle bir müntehînin nazarında her zerre bir lisan kesilir ve her hâliyle O’nu zikreder.. her ses O’ndan farklı şekilde akseden birer nağme gibi duyulur.. her renk “lâhut” ikliminin tebessümleri gibi gözlere gönüllere yağar.. ve o, gezip dolaştığı her yerde “Lâ maksûde illâllah”, “Lâ ma’bûde illâllah” hakikatleriyle nefeslenir.. durumunun ve konumunun müsaadesi nispetinde, kalbî ve ruhî hayatı adına bu mübarek cümleleri oksijen gibi yudumlar; tabiat-ı beşeriye gereği cismaniyetinde oluşmaya yüz tutan her hevâîliği de karbondioksit gibi dışarı atar.. ve hevâ-i nefsin artıkları sayılan a’sâb ve hassasiyeti yatıştırır.. mücadelenin kızıştığı yer ve zamanlarda iâne talebi ve istigâse gözyaşlarıyla ebedî mihrabına yönelir ve sızlar.. muvaffakiyet ve zaferlerini de birer Hak ihsanı olarak duyar ve

 

“Değildir bu bana lâyık bu bende

Bana bu lütf ile ihsan nedendir?”(M. Lütfî)

 

sözleriyle mırıldanır.. hep içten ve derin, hep Hak’tan hoşnut ve memnuniyet içinde bulunduğunu ihsas eder.. kim bilir her gün kaç defa:

 

“Gelse celâlinden cefâ,

yahut cemalinden vefâ

İkisi de câna safâ,

senden hem o hoş, hem bu hoş”(İ. Hakkı)

 

der, rıza düşüncesini yeniler.. hatta bazen o, gönül gözlerine cezb ü incizab semalarından akıp gelen bu güzelliklerin farkında bile olamaz.

 

İşte böyle bir anlayış ve duygu dünyasına otağını kuran bir hakikat eri –buna Hakk’ın kulu demek daha uygun olur zannediyorum– tecellî-i ef’âl ötesinde, tecellî-i esmâ ve sıfâta açılarak “ilme’l-yakîn”in en üst mertebelerine yürür ki, bunun ötesi, Hak hoşnutluğunun kendine has emareleriyle duyulup hissedildiği ve selim vicdanların şehadetiyle bilindiği “marziyye” şâhikasıdır. Muhakkikînce, bu pâyeye, “hakka’l-yakîn” televvünlü “ilme’l-yakîn” dendiği gibi, “ehadiyet” mertebesi, “cem’ü’l-cem” makamı da denegelmiştir.

 

Bu makam erbabı, seyrini daha çok “seyr anillâh” şâhikalarında sürdürür.. hâl-hayret-temkin ufkunda dolaşır durur; dolaşır durur ve artık Hak, onun gören gözü, işiten kulağı olur; hep doğruyu görür, doğruyu duyar ve insanlar arasında ilâhî ahlâkın mübarek bir temsilcisi gibi oturur kalkar.. başkalarında gördüğü kusurları affeder, ayıplara göz yumar, mü’minlere hüsnüzanda bulunur, herkesi şefkatle kucaklar ve Hak’tan ötürü her milletle barışık yaşar.. vicdanında duyduğu Hak hoşnutluğunu kalb imbiklerinden geçirerek kendi hoşnutluğu hâline getirir; gönül tezgâhlarında her şeyi şekere-şerbete çevirir ve bu ballar balını avuç avuç herkese tattırır.. ve hemen her yerde, her zaman “Hazreti Râzî”ye gönülleri yönlendiren bir rıdvan kıblenümâsı gibi hareket eder; Allah için sever, Allah için kucaklar, Allah için koklar ve sürekli hakikat-i Muhammediye makamının mebdei sayılan böyle bir pâyenin hakkını eda etmeye, O’nunla nisbetini derinleştirmeye çalışır.

 

İtmi’nan mevhibesinin idrak edilme sınırlarını aşkın müntehâsını “nefs-i kâmile” mertebesi teşkil eder. Dört bir yanda ilâhî tecellîlerin bütün mâsivâyı kendi rengine boyadığı, renklerin, şekillerin, keyfiyetlerin kendi çerçevelerinde silinip gittiği zevkî ve nazarî iç içe istihâlelerin yaşandığı ve “seyr”in, “seyr billâh” ufkunda sürdürüldüğü bu şâhika, vahdette kesretin, kesrette de vahdetin yaşandığı İlâhî sırlara açık öyle bir zirveler zirvesidir ki, asalet ve külliyet planında orada sadece enbiyânın sesi soluğu duyulur; zılliyet ve cüz’iyet dairesinde de dava-i nübüvvet vârislerinin.. bu vârislerin en önemli hususiyetleri, yakazadır; bunlar nerede, niçin, hangi misyonla vazifeli bulunduklarının şuurundadırlar.

 

Küllü cüzden, küllîyi cüz’îden, aslî olanı zıllîden, metbûu da tâbîden tefrik eder ve kat’iyen iltibasa düşmezler. Ne şatahat ne naz, ne fâikiyet ne de imtiyaz; mazhar oldukları her şeyi O’ndan bilir ve bu mazhariyetlerini koruma istikametinde ortaya koyacakları her cehdi, netice-i nimet-i sâbıka olarak, bir şükür esprisi içinde, fevkalâde bir tevazu ve mahviyetle ortaya koyar, mükâfat adına değil de, vazife ve sorumluluk hesabına “hel min mezîd” der dolaşırlar. Bu ölçüde safvete eren mutmain bir ruh, bütün mesuliyetlerini bir ibadet neşvesi içinde yerine getirir ve benliğinin derinliklerinde her lahza ayrı bir vuslat zevkiyle coşar. Onun, “nefehâtü’l-üns” esintilerinin aks-i sadâsı sayılan solukları, okşayıp geçtiği her yere sekîne aşılar geçer.. onun sükûtu, varlığı hallaç etme ölçüsünde mük’ab bir tefekkür, sözleri de Mezâmîr’den akan hikmet kristalleridir.

 

Gözler her yerde onu görme uğrunda açılır kapanır ve onun tavırları, davranışları Hakk’ı hatırlatır.. hatırlandığı her yerde gönüllere bir murâkabe kıvılcımı düşer ve tutuşan her gönül:

 

“Ey bülbül-ü şeydâ, yine efgâna mı geldin.?

Azm-i gül edip zâr ile giryâna mı geldin?

Pervâne gibi ateşe dâim cân atarsın,

Yoksa bu aşk oduna sen yana mı geldin...”

 

der, mağmalar gibi köpürür, ocaklar gibi yanar ve giryâna gelenlere yanıp kül olmayı meşk eder.

 

Bundan başka sofiye, ruh için de bazı mertebelerden söz edegelmişlerdir. Ruhun iç yüzü diyebileceğimiz bâtınına “sır” denir. Sırrın bâtını ise “sırru’s-sır” kabul edilir. Sırru’s-sırrın en önemli bir buudu “hafî”, en engin bir derinliği de “ahfâ”dır. Bâtından maksat, bir nesnenin özü, esası ve mayası demektir. Bu latîfelerden sadece biri âlem-i halktan, diğerleri âlem-i emirdendir.. ve âlem-i emirden olan latîfelerin en derini, en zor erişileni ahfâdır.

 

Ahfâ, diğer latîfeler itibarıyla merkezi tutuyor gibi bir hususiyet arz etmektedir. Hafî, âlem-i emre ait hususiyetleriyle tıpkı bir mahfaza gibi onu kuşatır; sırru’s-sır, bir sur gibi bunların hepsini ihata eder ve ruh bir atmosfer gibi bütün latîfeleri kucaklar ve kalbe bağlar. Bu latîfelerin inkişaf ettirilmesi, kalbî ve ruhî hayatın, hayata hayat olmasına bağlıdır. Bu itibarla da, henüz cismaniyetten kurtulamamış, letâif-i insaniye ufkuna ulaşamamış bahtsızların, belli seviyedeki ruhlara akıp gelen bu mevhibeleri duymaları mümkün değildir. Bunları duyabilmenin asgarî şartları, evvelâ istidat, sonra o istidadı inkişaf ettirme adına sa’y u gayret ve daha sonra da usûlüne göre çile çekmek ve “erbaîn”lerle beden hâkimiyetinden kurtulabilmektir.

 

هَدَانَا اللّٰهُ وَإِيَّاكُمْ إِلَى الطَّر۪يقِ الْقَو۪يمِ

وَصَلَّى اللّٰهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ۽ الرَّؤُوفِ الرَّح۪يمِ

وَعَلٰى اٰلِه۪ وَأَصْحَابِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ

 

 

Dipnotlar:

1. “İkisi de Hakk’a inkıyad ile teslim olup, kurban etmek üzere babası oğlunu yere serdiğinde...” (Sâffât sûresi, 37/103)

2. “Benim ve ashâbımın yolu üzere olan” Tirmîzî, îmân 38; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/152.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

  • Benzer Konular

    • Seyr u Sülûk...

      Gezme, gezinme, temâşâ etme mânâlarına gelen "seyr" kelimesiyle; bir yola girme, bir kimseyi veya bir yönü takip etme, bir düşünce ve bir sisteme bağlanma anlamındaki "sülûk" sözcüğünden mürekkep olan "seyr u sülûk" ifadesi, belli bir usûl dairesinde hayvanî ve cismanî arzulardan uzaklaşıp kalb ve ruhun hayat çizgisinde, gönül ayağıyla Allah'a yürümenin, O'na vâsıl olma yollarını araştırmanın ve böyle bir vuslata erebilmek için "mesâvî-i ahlâk" da diyebileceğimiz fena huylardan uzaklaşmanın ve K

      , Yer: İslamiyet

    • Seyr u Sülûk 2

      Sülûk; vuslata istidat kazanmak, vuslat temadisinin önemli bir vesilesi sayılan sürekli yolculuk mülâhazasıyla yaşamak, fenâ huylara karşı her zaman ciddî bir tavır içinde bulunmak, yaşaya yaşaya ahlâk-ı haseneyi tabiatının bir derinliği hâline getirmek, Hakk’ın kenzen bilindiği kalb evini, O’nun teveccühlerini konuk etmek için ağyâr duygu ve endişelerinden temizlemek ve iç âleminde her an, azizlerden aziz bir misafiri ağırlamaya hazır bulunmak demektir ki, İbrahim Hakkı bu mülâhazaları şöyle se

      , Yer: İslamiyet

    • Seyr u Sülûk İle İlgili Meseleler

      SEYR U SÜLÛK İLE İLGİLİ MESELELER - İrşad ve tebliğ nedir? Mübelliğ kime denir? - İrşad, da'vet ve tebliğ kelimelerini birlikte değerlendirmek gerekir. Davete konu olma açısından insanlık, ümmet-i davet ve ümmet-i icabet olmak üzere ikiye ayrılır. Ümmet-i icabet kavramı Hz. Peygamber'in davetini tanıyıp ona bağlanmış olanlar hakkında kullanılır. Ümmet-i davet ise henüz İslamla müşerref olmamış kimseler hakkında kullanılan bir kavramdır. Davet ve tebliğ ise ümmet-i davete yapılan çağrı

      , Yer: İslamiyet

    • Seyr-u Sülük ne Demektir?

      Tasavvuf ve tarîkatlardaki eğitim ve terbiye işine verilen genel ad seyr u sülûktür. Lügatte seyr gezmek seyr etmek ve yürümek anlamınadır. Sülûk ise gitmek ve yola girmek demektir.   Tasavvuf ıstılahında seyr, cehâletten ilme, kötü huylardan güzel ahlâka, kulun fânî varlığından Hakk’ın varlığına yönelmektir. Sülûk tasavvuf yoluna girmiş kişiyi Hakk’a vuslata hazırlayan ahlâkî eğitimdir. Bir başka ifâdeyle seyr u sülûk, tasavvuf ve tarîkata giren kimsenin manevi makamlarını tamamlayıncaya kad

      , Yer: İslamiyet

    • Tasavvufi Terbiye (Seyr-u Süluk)

      İnsanlar istidat ve iktidarları itibariyle muhtelif seviyelerde yaratılmışlardır. Tasavvuftaki eğitim, sâlikin kalbî istidat ve iktidarı ile mizacına göredir. Mizaç ise büsbütün değiştirilemeyeceğinden, ilâhî emirlerle terbiye edilip yönlendirilebildiği ölçüde arzu edilen olgunluk hâsıl olur. Şeriatın, umuma mahsus ve herkes için aynı olan kaideler koymasına mukabil, tasavvufta sâlike, tıpkı numaralı gözlükler gibi fertten ferde değişen terbiyevî metotların kullanılması yolu terviç edilmiştir. B

      , Yer: İslamiyet

×
×
  • Yeni Oluştur...