Jump to content

Seyr u Sülûk 2


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Sülûk; vuslata istidat kazanmak, vuslat temadisinin önemli bir vesilesi sayılan sürekli yolculuk mülâhazasıyla yaşamak, fenâ huylara karşı her zaman ciddî bir tavır içinde bulunmak, yaşaya yaşaya ahlâk-ı haseneyi tabiatının bir derinliği hâline getirmek, Hakk’ın kenzen bilindiği kalb evini, O’nun teveccühlerini konuk etmek için ağyâr duygu ve endişelerinden temizlemek ve iç âleminde her an, azizlerden aziz bir misafiri ağırlamaya hazır bulunmak demektir ki, İbrahim Hakkı bu mülâhazaları şöyle seslendirir:

 

“Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan,

Kasrına nüzûl eyleye Rahmân gecelerde.”

 

Başta da işaret edildiği gibi “sülûk” tabiri, böyle tek başına kullanıldığı gibi, “seyr u sülûk” şeklinde de kullanılagelmiştir. Bazen buna bir de “ruhanî” kelimesi ilave edilerek “seyr u sülûk-i ruhanî” denmiştir ki, bunların hemen hepsiyle anlatılmak istenen şey, Hakk’a vâsıl olmak için, O’ndan gayrı her şeyden –tabiî bu şeylerden kendi nefislerine ve bizim heveslerimize bakan yönleri itibarıyla– yüz çevirerek sadece ve sadece O’na yönelmek; O’na tahsis-i nazar etmek; yolunu sarpa uğratmayacak Kur’ân ve Sünnet mümessili zâhidlerin vesâyetinde bulunmak; vesvese, şüphe, tereddüt ve hayret hâllerinde onların irşadlarına başvurmak; acz, fakr ve ihtiyaçlarının şuurunda olarak her hâlinde O’na muhtaç olduğunun idrakiyle yaşamak; gönlünü aşk u şevkle, hissini ilâhî tecellîlerin müşahedesiyle, irade ve bütün latîfelerini istiğfarla –yani şer meyelanlarının köklerini kurutmak ve dua ile hayır temayüllerinin sürgünlerini güçlendirmekle– şahlandırmak, beslemek ve takviye etmek... gibi hususlardır.

 

İhlâs ve ihsan şer’î mânâlarıyla, seyr u sülûkün en önemli ayağı ve kuvvet kaynağıdırlar. Sâlikin gönlü, ihlâs hissi ve ihsan şuuruyla atarken, bazen sadece “Lâ ilâhe illâllah” der, Esmâ-i Hüsnâ’dan birini veya birkaçını isbat makamında birden mülâhazaya alır ve “Lâ Hâlika, lâ Râzıka, lâ Musavvira... illâllah” isbatıyla soluklar; bazen de tafsile açılarak her ismi ayrı bir mihrab-ı teveccüh kabul etmek suretiyle, Hazreti Vâhibu’l-Hayat’ın güzel isimleri adedince kalbinden menfezler açar ve ihsan şuurunun araladığı kapı arkasını temâşâya yönelir; yönelir, bazen eşyada tecellî eden renk, tat, koku, şive, âhenk, nağme ve hikmetlerin çehresinde; bazen de, kalbin vüs’atine göre, وُجُوهٌ يَومَئِذٍ نَاضِرَةٌ إِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ “Yüzler vardır o gün pırıl pırıl, (O Güzeller Güzeli) Rabbi’lerine bakakalmış...”1 ufkunda seyahat üzere seyahatler tertip ederek vuslat iştiyakıyla yanar-tutuşur; yanar-tutuşur ve hissin, aklın, fikrin âciz kaldığı sırlı ve derin bir müşâhede arzusuyla iman rampasına dayanarak irfan semalarına yükselmeye çalışır; muhabbetini aşka çevirir.. aşkını şevkle besler.. cezb ü incizabın kanatlarıyla sonsuzun enginliklerine açılır.. melekler burcuna yükselir, ruhanîlerden hoşâmedîler alır.. erilmezlere erer.. görünmezleri görür; görür ama, aradığının şekil ve suretlerden münezzeh olduğu mülâhazasıyla gözüne ilişen ve hatırına dalaşan her fotoğrafı da şeytanî birer resim sayar ve

 

“Ne cism u ne arazdır, ne cevher ,ne mütehayyiz,

Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.

Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân u eşkâlden

Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.”

hakikatlerine sımsıkı bağlı kalarak, mârifette hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ mülâhazasıyla eğilir ve künh-ü Bârî’nin nâkabil-i idrak olduğunu haykırır; ne ölçüde kullukta bulunursa bulunsun مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ itiraflarıyla inler, aczini seslendirir; ne kadar çok ve içten O’nu anarsa ansın مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ sözleriyle zikirdeki yetersizliğini mırıldanır ve sürekli yüzü yerde yaşar.

 

Dinin emirlerine saygıyı Allah’a yaklaşmanın en birinci vesilesi sayar; takvayı da en bereketli bir yol azığı. Bu çerçevede bir yandan nefsini terbiyeye tâbi tutarken diğer yandan da ruhunu tasfiyede asla kusur etmez. Terbiyeyi de, tasfiyeyi de din kurallarına bağlılık içinde gerçekleştirmeye çalışır; şer’-i şerife uymayan her tezkiye ve temrin gayretini dinden uzaklaşma sayar ve böyle bir yolla elde edilmiş harikulâde hâlleri de istidraç kabul eder. Seyr u sülûkün her kademe ve derecesinde yol selâmetine fevkalâde ihtimam gösterir; yol selâmetini dinî esaslara bağlılıkta görür ve Allah indindeki kadr u kıymetini de takva derinliğinde bilir. Ona göre Allah’ı ancak müttakîler bulur; “Müttakînin makamı Cennet, içtiği de kâfûr olur” (Anonim).

 

Gülşen-i Tevhid sahibi bu mülâhazayı:

 

گَر اَمَان خَواهِي هَمَان تَقوى و دِين

شُد زِهَر خَوفُ وخَطَر حِصنِ حَصِين

 

“Eğer eman istiyorsan, din u takva bütün korku ve tehlikelere karşı en metin bir kaledir.” sözleriyle ne hoş ifade eder!

 

Nefis terbiyesi, bütün dinî sistemlerde çok önemli bir esas kabul edilegelmiştir. Buradaki nefisten maksat, eskilerin ifadesiyle “nefs-i nâtıka” veya “nefs-i insanî”dir ki, Kur’ân’ın bir kısım işaretlerine dayandırılarak yedi ayrı mertebede ele alınmıştır:

 

Eğer nefs-i nâtıka sadece hayvanî ve cismanî arzularını yaşıyorsa, buna “nefs-i emmâre” veya “nefs-i hayvanî”, din ü takva yolunda yürümekle beraber, sık sık düşüp kalkıyor ve her defasında kendini sorgulayarak Rabbine yöneliyorsa, buna da “nefs-i levvâme”, fenâlıklara karşı bütün bütün tavır alıp yüzü hep Rabbine müteveccih bulunuyor ve safveti ölçüsünde ilâhî mevhibelere de mazhariyet kazanıyorsa ona “nefs-i mülheme”, ihlâs-ı etem ve ubudiyet-i kâmile içinde Rabbi ile münasebet ve muamelesi açısından vicdanı tam oturaklaşmış ise böylesi bir nefse “nefs-i mutmainne”, kendi muradâtından vazgeçip Hakk’ın muradının itirazsız mümessili hâline gelmiş ise artık bu da bir “nefs-i râziye” ve Hak hoşnutluğunu en büyük bir gaye hâline getirmiş ve her zaman o istikamette davranıyor, o hedefi gözetliyor, رَض۪يتُ وَارْضَ عَنّ۪ي “Ben razı oldum Sen de razı ol!” mülâhazalarıyla dolup boşalıyorsa bu da bir “nefs-i marziye”dir. Bunun ötesinde, istidadı elveren ve ilâhî sıfatlarla ittisafa açık peygamberâne azim sahibi bir nefse de “nefs-i kâmile” veya “nefs-i sâfiye” denegelmiştir.

 

Nefs-i emmâre mertebesinde bir mü’min, çok defa işlediği günahların ya farkında değildir ya da hayatını hesapsız yaşamaktadır. Hatta namazında, niyazında, evrâd u ezkârında olsa da, henüz kendi kendini kontrol etme ve iç murâkabe düşüncesi gelişmediği için, ne tam taatin şuurunda ne de mâsiyetin idrakindedir. Böyle birinin, her zaman elinden tutulmaya, havf u recâ dengesine uyarılmaya, mârifet, muhabbet ve mehâfet hisleri açısından derinleştirilmeye ihtiyacı vardır. Sâlikin, bu ilk mertebede nasihat dinlemesi, kusurlarını hafızasına nakşedip sık sık kendini sorgulaması, ibadet ü taatte kararlı davranıp günahlara karşı da dişini sıkarak dayanması, “cihad-ı ekber”in mebdei sayılır. Böyle bir mebde yolcusu mübtedî sâlikin, mücâhedesini devam ettirdiği ölçüde, duygu ve düşüncelerinde bazı farklılaşmalar hissedilmeye başlar; bunların başında da, yaptığı en güzel amelleri dahi yeterli bulmama ve olumsuz davranışlarının en küçüğünü bile ciddî ciddî sorgulama hususları gelir ki; işte bu mertebe “nefs-i levvâme” mertebesidir.

 

Nefs-i levvâme mertebesindeki bir sâlik, limandan açılmış, rıhtımdan fırlamış ve O’na doğru yürümeye –bu yürüme kalbîdir ve tamamen sâlike ait bir keyfiyet sayılır– başlamıştır ama, o yine de yer yer sapmalar yaşar.. kaymalara maruz kalır.. bazen hatalar gelir sevapların çehresini karartır ve hayatında güzellikleri çirkinlikler takip eder.. sık sık sürçer ve düşer, sonra da her defasında nedametle toparlanır.. istiğfarla hem günahlarından arınır hem de şer temayüllerinin kökünü kesmeye çalışır ve ümitle yoluna devam eder. Sadece bunları yapmakla da kalmaz; sürekli nefsini kınar.. vicdan azabıyla kıvranır.. zaman gelir, iç ızdıraplarını gizli iniltilerle seslendirir ve zaman gelir halvet koylarına koşar, duygularını gözyaşlarıyla münâcatlaştırır ve hep inler durur. Nefs-i levvâme erbabı, berzah yolcusu sayılır ve kalb ibreleri, mihrab-ı tâmmı tespit heyecanıyla tir tir titrer, fikirleri âfâk ve enfüs arası gel-gitler yaşar, dilleri de ya “Lâ ilâhe illâllah” der, “Lâ maksûde illâllah” mülâhazasıyla O’na teveccüh ve iştiyakını ortaya koyar veya doğrudan doğruya O’nun “Maksud-u bi’l-hak” ve “Mâbud-u bi’l-istihkak” olduğunu mırıldanır durur.

 

Hâlin iç mülâhazalara ulaştığı, kadem ve nazarın aynı ufku paylaştığı seviyeye ulaşan nefs-i levvâme yolcusunun gözünde en küçük hatalar zamanla en büyük günahlar gibi görünmeye, en küçük sürçmeler en büyük mâsiyetler gibi hissedilmeye başlar ki, o andan itibaren onun nazarında ak-kara daha bir belirginleşir, iyi-kötü kendi renkleriyle birbirlerinden tam ayrılır ve o, günahların çirkin yüzünü tahayyül ettikçe hep tiksinti duyar, sevapları düşündükçe de onlara gönlünce ulaşamamanın hacaletiyle kıvranır, ama her zaman ümitli, azimli ve kararlıdır. İşte böyle bir nefse Allah, وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ “Biz, yolumuzda gayret gösterip mücahede edenleri, Bize ulaştıran yollara hidayet ederiz; şüphesiz Allah ehl-i ihsanla beraberdir.”2 fehvâsınca, iyiyi, güzeli, marziyâtını ve marziyâtına ulaştıracak esasları ilham eder ki, mebde’den uzaklığı itibarıyla bu açıdaki bir nefis de “nefs-i mülheme” pâyesiyle şereflendirilmiş sayılır.

 

Nefs-i mülheme mertebesinde bir hak yolcusu, bütün etvâr ve ahvâliyle “Hû” der O’na yönelir.. her şeyde ve her yerde O’nun sun’-u bedîinin temâşâsıyla soluklanır.. her nesneyi bir hayret levhası gibi müşâhede eder.. ve her tabloda yeni bir hiss-i takdirle şahlanır.. dili “Lâ ilâhe illâllah” derken, kalbi ve bütün letâifi “Lâ mâbûde illâllah” hakikatini mırıldanır.. sürekli “Hû” zamirinin ıtlakındaki derinlikle nefes alır-verir.. ve her nefes alışverişiyle âdeta, kalbinde bir kor, bir kıvılcım gibi uyuyan aşk u şevki körüklemeye başlar.. ruhu “ataş” der inler; dili,

 

“Ey sâki, aşkın nârına yandıkça yandım ,bir su ver

Düşeli dilber derdine, yandıkça yandım ,bir su ver” (Gedâî)

nağmeleriyle arz-ı hâl eder.. ve artık, dünyevî matlupları, zatları itibarıyla talepten vazgeçtiği gibi, ukbâyı da Hazreti Zât’a bakmayan yönleriyle ikinci derece mülâhazaya alır.. düşüncelerinde, tahayyüllerinde sürekli O’nun konukluğuna koşar.. sözlerini O’nun iştiyakıyla süsler ve O’na iştiyak uyarmakla derinleştirir. Dolarken O’nun vâridâtıyla dolar ve her doluşuyla ruhunda petekleştirdiği ballar balını müştak gönüllere sunmaya koşar.. sık sık Lâmekânî Hüseyin Efendi gibi:

 

“Pâk eyle gönül çeşmesini tâ durulunca

Dik tut gözünü, gönlüne gönlün göz olunca

Efkârı ko, dil destisini ol çeşmeye tuttur

Ol âb-ı safâbahş ile ol desti dolunca...”

der ve dolma istikametinde azmini kamçılar. Dolunca da:

“Ey tâlib-i feyz-i Hudâ, gel halkaya, gir halkaya.!

Ey âşık-ı nur-i Hudâ, gel halkaya, gir halkaya!”

 

(M. Lütfî)

 

çığlıklarıyla bir velvele olur ve çevresine boşalır.

 

Bu noktaya eren bir sâlik, az yer, az içer, az uyur, hep hayret içinde bulunur ve dünya umuruyla da, sırf esbab dairesi içinde bulunduğundan ötürü meşgul olur. Bu pâyeye ait sorumluluklarını yerine getiren ve Hakk’ın mevhibelerine karşı şükrünü eda eden bir sülûk eri, bazen tecellî-i esmâ, bazen de tecellî-i ef’âl ile nefes alır verir. Ne var ki o, seyr u sülûk-i ruhanîsini, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vesâyetinde ve Sünnet rehberliğinde sürdüremez ya da Kitap ve Sünnet mümessilleri rehberliğine sığınmazsa, ubûdiyetinde şatahata girebilir ve bazen de niyaz makamında nazlanma inhirafına düşebilir. Bu ise apaçık bir sukuttur.

 

Nefs-i mülhemenin nihayeti, aynı zamanda “ilme’l-yakîn”in zirvesi, “ayne’l-yakîn”in de matlaı sayılır. Sâlik, bu noktaya ulaşacağı ana kadar, nazarî olarak öyle düşünmesi ve öyle demesi gerektiği için her şeyin Hak’tan olduğunu ifade eder; bu mertebenin zirvesine erdiği andan itibaren ise, bütün benliği ile: قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ “De ki: Hepsi Allah’tan.”3 mazmununu telaffuz etmeye başlar.. o, her telaffuzunda yepyeni itmi’nan esintileri duyar.. ve dinin emredip Allah’ın da sevdiği her şeyi tabiatının bir buudu gibi zevk etmeye başlar ki, böyle bir mazhariyeti de ancak, nefsinde itmi’nana erenler hissedebilirler. Bunu duyan nefis, bir “nefs-i mutmainne” ve bu makam da nefs-i mutmainne makamıdır.

 

 

 

 

Dipnotlar

1. Kıyâmet sûresi, 75/22-23.

2. Ankebût sûresi, 29/69.

3. Nisâ sûresi, 4/78.

 

 

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

  • Benzer Konular

    • Seyr u Sülûk...

      Gezme, gezinme, temâşâ etme mânâlarına gelen "seyr" kelimesiyle; bir yola girme, bir kimseyi veya bir yönü takip etme, bir düşünce ve bir sisteme bağlanma anlamındaki "sülûk" sözcüğünden mürekkep olan "seyr u sülûk" ifadesi, belli bir usûl dairesinde hayvanî ve cismanî arzulardan uzaklaşıp kalb ve ruhun hayat çizgisinde, gönül ayağıyla Allah'a yürümenin, O'na vâsıl olma yollarını araştırmanın ve böyle bir vuslata erebilmek için "mesâvî-i ahlâk" da diyebileceğimiz fena huylardan uzaklaşmanın ve K

      , Yer: İslamiyet

    • Seyr u Sülûk 3

      Nefs-i mutmainne zirvesine ulaşan bir müntehî nazarında, kendi hususiyetleriyle bütün eşya, bütün elvân u eşkâl eriyip gider ve o, sürekli “Lâ ilâhe illâllah” hakikatini düşünür, onu söyler;   Söylerken de hakikî ve aslî vücud olarak sadece O’nu duyar..   O’nun nur-u vücuduyla iç içe yaşar.. ve bütün varlığı, İlim ve Vücud’un birer tecellîsinden ibaret olarak zevk eder.. ve böyle bir ruh hâlinin gereği olarak da bütün varlığın, O’nun feyz-i vücuduyla meydana geldiğini ilan mânâsına لَا مَو

      , Yer: İslamiyet

    • Seyr u Sülûk İle İlgili Meseleler

      SEYR U SÜLÛK İLE İLGİLİ MESELELER - İrşad ve tebliğ nedir? Mübelliğ kime denir? - İrşad, da'vet ve tebliğ kelimelerini birlikte değerlendirmek gerekir. Davete konu olma açısından insanlık, ümmet-i davet ve ümmet-i icabet olmak üzere ikiye ayrılır. Ümmet-i icabet kavramı Hz. Peygamber'in davetini tanıyıp ona bağlanmış olanlar hakkında kullanılır. Ümmet-i davet ise henüz İslamla müşerref olmamış kimseler hakkında kullanılan bir kavramdır. Davet ve tebliğ ise ümmet-i davete yapılan çağrı

      , Yer: İslamiyet

    • Seyr-u Sülük ne Demektir?

      Tasavvuf ve tarîkatlardaki eğitim ve terbiye işine verilen genel ad seyr u sülûktür. Lügatte seyr gezmek seyr etmek ve yürümek anlamınadır. Sülûk ise gitmek ve yola girmek demektir.   Tasavvuf ıstılahında seyr, cehâletten ilme, kötü huylardan güzel ahlâka, kulun fânî varlığından Hakk’ın varlığına yönelmektir. Sülûk tasavvuf yoluna girmiş kişiyi Hakk’a vuslata hazırlayan ahlâkî eğitimdir. Bir başka ifâdeyle seyr u sülûk, tasavvuf ve tarîkata giren kimsenin manevi makamlarını tamamlayıncaya kad

      , Yer: İslamiyet

    • Tasavvufi Terbiye (Seyr-u Süluk)

      İnsanlar istidat ve iktidarları itibariyle muhtelif seviyelerde yaratılmışlardır. Tasavvuftaki eğitim, sâlikin kalbî istidat ve iktidarı ile mizacına göredir. Mizaç ise büsbütün değiştirilemeyeceğinden, ilâhî emirlerle terbiye edilip yönlendirilebildiği ölçüde arzu edilen olgunluk hâsıl olur. Şeriatın, umuma mahsus ve herkes için aynı olan kaideler koymasına mukabil, tasavvufta sâlike, tıpkı numaralı gözlükler gibi fertten ferde değişen terbiyevî metotların kullanılması yolu terviç edilmiştir. B

      , Yer: İslamiyet

×
×
  • Yeni Oluştur...