Jump to content

Cem...


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Toplanmak, toplamak, biriktirmek, biriktirilmek mânâlarına gelen "cem", tasavvuf erbabınca; zevkî ve hâlî olarak bütün dünya ve içindekileri (mâsivâ) görmeyecek, duymayacak ölçüde Hakk'a tahsis-i nazar, tahsis-i şuur, tahsis-i histe bulunarak, kalben bütün eşyaya karşı kapanıp sadece ve sadece O'nu bilmek, O'nu duymak ve mârifetinin derecesine göre O'nu görmek ve kasdî olarak O'ndan başka şeyleri görüp onlarla meşgul olarak dağınıklığa düşmekten kurtulmak demektir.

 

Böyle bir yaklaşım, vahdet mülâhazası şeklinde anlaşılırsa karşılığı kesret olur; Hakk'a tahsis-i nazarla kalbin mâsivâdan kat-ı alâkası mânâsına hamledilirse, o zaman da karşılığı "fark" olur ki, inşâallah ileride müstakil bir bahiste tahlil edilecektir.

 

Cem, müntehîlere ait bir hâl veya makamdır. Cem mevhibeleriyle şereflendirilen bir hak yolcusu, artık bi'l-asâle hep Onu duyar, O'nu bilir ve bulunduğu ufuk ve zevk-i ruhanî seviyesine göre de, halkı tam sezer veya sezemez ama her zaman Hakk'ı, hem de halksız olarak bir vicdanî sezişle sezer ve her yanda Hakk'a ait mânâların temâşâsıyla hep büyülenmiş gibi yaşar.

 

Ufkunda doğup batan eşyada, O'nun isim ve sıfatlarının tecellîlerini görür; "Zât" iştiyakıyla pervaneler gibi O'nun sübühât-ı vechine koşar.. yer yer hayret ve hayranlık arası gelir-gider ve سُبْحَانَكَ مَا أَعْظَمَ شَأْنَكَ der inler.

 

Böyle zevkî ve hâlî bir pâyenin iki adım ötesinde bir de "cem'ü'l-cem" vardır ki, bu hâl, sâlik için tamamen bir gaybûbet hâlidir. Kendini böyle bir duyma ve hissetme zemzemesi içinde bulan hak yolcusu, artık ne başkalarını ne de kendisini duyar ve hisseder. "Fark"tan bütün bütün uzaklaşarak Hak'tan gayrı her şeyi O'nun ziya-i vücudunun bir gölgesinin gölgesi olması itibarıyla unutur ve bütün benliğiyle asla yönelir.

 

Tevhid mülâhazası içindeki bir sâlikin nazarında her şey, Hakk'ın ziya-i vücudunun gölgesi –bunlar kelime yetmezliğinden meydana gelen sakatât– cem'de gölgesinin gölgesidir; cem'ü'l-cem'de ise, vicdanî olarak doğrudan doğruya "sübühât-ı vech"in şuaâtının hükmünü icra etmesi söz konusudur.

 

Ayrıca bazıları, cem'ü'l-cem'den sonra; Hazretü'l-Cem diye bir üçüncü makamdan daha bahsederler ki, muhakkıkîn bu makamı, farzlar üstü nafilelerle, bize bizden daha yakın olan Zât-ı Hakk'a yaklaşmanın bir unvanı saymışlardır.

 

Bu seviyeyi ihraz eden sâlik, Hak'la bâki olduğunun şuuruna erer; her şeyi iç müşâhedeleriyle daha bir derince ve daha bir netçe temâşâ etmeye başlar; iç sezileriyle zâhirî havâssının önüne çıkar; ruhuyla duyar, basîretiyle görür, vicdanıyla değerlendirir ve keşfin araladığı kapı aralığından nazarî bilgilerinin gerçek yüzlerini müşâhede etme imkânını elde eder ki; bu mertebe, هُوَ الْأَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ hakikatinin eksiksiz bir mazhar-ı tâmmı ve sâlikin de bir mir'ât-ı mücellâ hâline gelmesi noktasıdır.

 

Böyle zirveler zirvesinde seyahat eden bir hak eri, istidat ve kabiliyeti ölçüsünde ya bir Kutup Yıldızı gibi "seyir fillâh" der ve kendi etrafında döner, Hakk'a koşar durur ya da kalbiyle asıl yörüngesinde kalır ve kalıbıyla halk içinde olur.

 

İster öyle-ister böyle cem mertebesini ihraz eden herkes aynı zamanda "beka billâh"a da mazhar olmuş demektir.

 

Tevhid-i sıfâtta kendi sıfatlarından, tevhid-i zâtta kendi zâtından fâni olan bir müntehî, "beka billâh" unvanıyla yeniden varlığa erer.. ebediyetin neşvesini duymaya başlar; başlar ve kendi fiillerinin, Hakk'ın ef'âli içinde eriyip gittiği zevkiyle "cem" der.. sıfatlarının Hakk'ın sıfatları karşısında muzmahil olduğunu müşâhede ederek kıyam hâlindeki ubûdiyetin rükû ile derinleşmesi anlamında "cem'ü'l-cem" ezvâkıyla erir-gider.. ve zâtının Hazreti İlim ve Vücud muvacehesinde mütelâşî olup gitmesi sonucu tamamen bir iç müşâhede ve zevk-i ruhanî ile kendini "Hazretü'l-Cem" mülâhazasına salar ve hayret üstü hayretlere müstağrak olur.

 

Diğer bir yaklaşımla, kulluk vazife ve sorumluluklarının, tam bir edep, inkıyat ve şuurla yerine getirilmesine "fark"; şart-ı âdi planında ortaya konan bu "bidâat-i müzcât" ölçüsündeki mini sermayeye "min haysü lâ yahtesib" lütfedilen ilâhî ihsan ve vâridler sağanağına mazhariyet veya memerriyet keyfiyetine de "cem" denir. Bu mülâhazayladır ki, hâl ehli "Farkı anlamayan kulluğu bilemez, cem'i duymayan da mârifetten anlamaz." demişlerdir.

 

إِيَّاكَ نَعْبُدُ ferdî vicdanın mâşerî vicdana tercümanlığı sadedinde fark makamının sesi ve kulluk pâyesinin soluğu, وَإِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ de cem mertebesinin ifadesi ve beşerî acz ü fakrın ilanıdır.

 

Her sâlik için yolculuğun başında duyulan tek ses ve çizgi, fark sesi, fark çizgisi, nihayetinde ise cem zevkidir. Bazı istidatlara göre nihayetler nihayeti ise "ehadiyet" mertebesinin remzi olan "cem'ü'l-cem" ve "vahidiyet" zirvesinin işareti olan "Hazretü'l-Cem"dir.

 

Kâşânî'ye göre fark, nazarî Hak mülâhazasını henüz inkişaf ettiremeyenlerin mârifet ve zevk-i ruhanîleri –burada aynı anlayışı paylaşmadığımızı belirtmeliyim– cem, halkı aradan çıkararak Hak mülâhazasıyla müstağrak hâle gelme; cem'ü'l-cem ise, halkı Hak'la kaim görme, duyma zirvesidir ki, bu makam aynı zamanda cem'den sonra gelen cem üstü fark makamıdır.

 

Böyle bir makamda sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk'ın ef'âl, sıfât ve zâtî şe'nleri mülâhaza edildiğinden, Hazreti Hak, bu mertebe kahramanlarının –keyfiyeti meçhul– gören gözü, işiten kulağı ve tutan eli olması itibarıyla, onların nisbî-kisbî fiillerine terettüp eden kendi ef'âlini, o mertebenin mazhariyetine hitap sadedinde, esbab-ı âdiyeyi bütün bütün vazifeden azl ile kendine nisbet eder ki;

 

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ قَتَلَهُم۞ْ وَمَا رَمَيْتَ إِذ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى

"Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın; ancak Allah attı." âyetinin, mucizât-ı nebeviye hakkındaki sarahatinin yanında, bu mertebeye işaret ettiği de pek çok mutasavvıfînin müşterek görüşüdür.

 

Bu mânâda bir cem, panteistlerin iddia ettikleri anlamda bir vücud birliği ifade etmediği gibi, fark da bunun aks-i tâmmı değildir. Kadîm kadîmdir; hâdis hâdistir. Hâlık hâlıktır; mahlûk da mahlûktur. İki husus arasındaki nisbet, tezahür nisbeti değil, yaratma ve tecellî nisbetidir.

 

Böyle bir tecellîde her zaman iki durum söz konusudur: Bu tecellîlerden birinin kesif bir cisme, ikincisinin de latîf bir cevhere sebebiyet vermesi veya –yoruma açık bir tabirle– inkılâp etmesidir.

 

İşte bu birbirinden uzak iç içe yanlarıyla insan, كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ "Herkes kendi seciye ve karakterine göre davranır." fehvâsınca, yer yer cismine göre, zaman zaman da ruhuna göre davranışlar sergiler.. evet, kesif bir cisimden ibaret olması itibarıyla onun gözü hep tabiatta ve cismaniyettedir. Latîf bir ruhla memzûç bulunması açısından da ruhanî âlemlere ve meâlîye meyyaldir.

 

Şer'in tayin buyurup garanti ettiği yükselme yolları sayesinde hak yolcusu, fâni ve zâil şeylerden alâkasını kesip bekaya yöneldiğinde, أَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّه۪ "Allah'ın kalbini İslâm'a açtığı kimse, Rabbinden bir nur üzere değil midir?" mazmununca, fevkalâde bir temkin ve teyakkuzla, Rabbinin nuru rehberliğinde her zaman gönüllere inşirah veren ufuklarda dolaşır.. yer yer bazı hissî iltibaslara rastlasa da, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın aldatmayan pişdarlığı sayesinde onları rahatlıkla aşar.. hep mârifetin mişkât-ı nübüvvet kaynaklısına koşar; koşar ve panteistlerin düştükleri hatalara kat'iyen düşmez.

 

Diğer bir zaviyeden cem; cem-i ilim, cem-i vücud, cem-i ayn olmak üzere üç kategoride mütalâa edilegelmiştir:

 

Cem'ü'l-ilim; delil ve burhanlarla elde edilen ve mebdei itibarıyla seyr u sülûk-i ruhanî esnasında, mârifetin ilme'l-yakînden ayne'l-yakîne, ayne'l-yakînden de mecazen dahi olsa hakka'l-yakîne yükselen enfüsî bir ilim ve bir ilm-i ledün şeklinde anlaşılmıştır ki, istidlâl yolunda yürümenin neticelerindendir; ama, ne enfüsî ne de âfâkî delillerle ulaşılan gerçeklerin aynı değildir; tabiî tam gayrı da değildir; şart-ı âdi planındaki istidlâlle Cenâb-ı Hakk'ın, bir meyelândan ibaret olan cüz'î iradeye tenasüb-i illiyet prensibiyle izah edilmese bile hususî bir atâsıdır.

 

Zaten, onun lütuflarıyla bizim irademiz arasında ne zaman bir tenasüp olmuştur ki..?

 

Cem'ü'l-vücud; sâlikin vicdanî ve hissî şuhûduyla, eşya ve hâdiselerin ne ile kaim olduğunun tam zuhur etmesi ve bütün varlığın vicdanî müşâhedede eriyip gitmesi, hatta cihetlerin bile tuz-buz olup yoklara karışması makamıdır ki, bu makama kadem basan gönül sultanları, sadece ve sadece Hazreti Vücud veya Hazreti İlim'in şuaâtını duyar ve bütün varlığı da bu şuaâtın gel-gitlerinden ibaret sayarlar.

 

Tecellî mazhariyete, zıll de asla karıştırılmadığı takdirde, böyle bir ufka erenler için her vadide acz ü fakrını müdrik yüz bin gedâ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ der inler.

 

Cem'ü'l-ayn; âfâkî ve enfüsî bütün işârât ve delillerin, Cenâb-ı Hakk'ın, sâlikin kalbine attığı nur-u mârifet ve zevk-i ruhanîye nisbeten mütelâşî olup gitmesi demektir ki, bazıları bu noktaya hak yolcusunun seyahatinin sonu nazarıyla bakmışlardır. Onların bu mülâhazaları eğer, yakazadan temkine, temkinden tevbeye, tevbeden inâbeye, inâbeden evbeye yani sürekli Hakk'a müteveccih olmanın adı ve Hâlık-mahlûk, âbid-Mâbud, Rab ve abd münasebetinin unvanı ise, buna kimsenin bir şey söylemeye hakkı yoktur.

 

Yok eğer, cem'ü'l-ayn derken, hakâik-i eşyanın nefy u inkârı, varlıktan Vareden'e istidlâlin gereksizliği; emr ü teklifin düşmesi, ben-sen-o mülâhazalarının hakikatte ve nefsü'l-emirde ortadan kalkması kastediliyorsa, bu bir fikir kayması, inanç inhirafı ya da fantastik düşüncelere kapılarak farklı bir şeyler söyleme gayretinden başka bir şey değildir. Bu mülâhaza, aynı zamanda mağrur bir kısım panteistlerin ve monistlerin mülâhazasıdır.

 

Birinci tespit ise enbiyâ-i izâmın ve asfiyâ-i fihâmın ahvâlidir. Bu zevât, Nâmütenâhî'ye müteveccih yolu nâmütenâhî görmüş, mebde ve müntehâyı aynı şuur ve teyakkuz içinde duymuş, yaşamış ve her zaman hak kapısının eşiğine baş koymayı hayatlarının en birinci gayesi saymışlardır.

 

Bunlardan ekmelü'l-mükemmelîn olan Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'a hitap sadedinde Cenâb-ı Hak:

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ "Sana yakîn gelinceye dek Rabbine ibadete devam et." ferman buyurarak, her canlı için müteyakkan bulunan ölüm gelinceye kadar kulluğa devam etmesini talep etmiştir ki, bir taraftan ölümün teklifte son sınır olması vurgulanırken, diğer yandan da, Efendimiz'e nisbeten, likaullahın, hakka'l-yakînin bir unvanı olması itibarıyla, maruz kaldığı belâ, musibet ve sıkıntılara karşı O'nun için ayn-ı visal olan likaullah hatırlatılarak mudâyakaları hafifletilmek istenmiştir.

 

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِص۪ينَ الْمُخْلَص۪ينَ الْمُتَّق۪ينَ الْوَرِع۪ينَ الزَّاهِد۪ينَ الْمُقَرَّب۪ينَ الرَّاض۪ينَ الْمَرْضِي۪يّنَ

وَصَلَّى اللّٰهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ إِمَامِ الْمُتَّق۪ينَ وَقُدْوَةِ الْمُخْلَص۪ينَ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَأَصْحَابِه۪ الزَّاهِد۪ينَ الْمُقَرَّب۪ينَ الرَّاضِينَ الْمَرْضِي۪يّنَ اٰمِينَ

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...