Jump to content

Küfrün Firavun Prangalarından Kurtulmak, Ya da Hazret-i Asiye Olmak...


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

“Ufka baktım. Görünmüyordu gözlerin. Yanıbaşımda Nil…

 

Suya değdi ellerim. İçimde bir kıpırtı…

 

Eğilip baktım. Bir ben vardım. Sahi sen neredeydin?...”

 

Satır aralarında gibi görünse de ne de büyük bir âlemi paylaşıyoruz Kudret eliyle şu sayfalarda dirilen harfler değil, biziz aslında... Yazdıkça diriliyor, okudukça mânâya dönüyor bir yanımız...

 

Bir yanımız, “İkra: Oku” dâvetine kulak verirken, bir yanımızı “Bişnev: Dinle” diyerek başlayan ıssız bir sükût kaplıyor. Ömrümüz kâğıda nahif dokunuşlarla dolarken, bir ömrü dolduruyoruz belki kâğıtlara, hiç farkına bile varmadan...

 

Kalem ezelden kalan bir âşinalıkla, kimi zaman kadere dokunuyor, kendimizi buluyoruz satırlarda... Kimi zaman ise, kader (yazgı) dokunuyor kâğıda, doluveriyor, adı “yazı” oluyor, inceden bir sızıyla...İnsan, iç yolculuğunun seyrini bir kalp grafiğinin iniş-çıkış ritimlerini takip eder gibi seyrediyor aslında, her yazıda...

 

Bir yanıyla sizinle atarken, bir de bakmışsınız sızı(ver)miş önünüzde duran bomboş kâğıda...Meryem yolculuğu pek de kolay değildi. Hele Hazret-i Asiye’ye başlamak, tam bir cesaret işiydi, şu âciz gönlüme... Çünkü bir sırdı Hazret-i Asiye... Hayatı örtüler altından sızan bir ışık gibi sırrî; hakikati ise, engellenemeyecek kadar âşikârdı.

 

O’nun sırr-ı hakikati imandı. Beslendiği kaynak, sığınağı, yalnız mücâdelesinin değişmeyen, eskimeyen yolda bırakmayan yoldaşıydı o...Mısır’a doğan güneş, Nil kıyılarında dolaşan puslu bakışlarına vurdukça, gizemli, kucağında taşıdığı yavrunun ağırlığıyla vakur… Ama söz, yüreğine bir sabah vakti dolanıp sarmaşık gibi sarıveren imanına gelince… Alabildiğine cesur, gelecek zulme rağmen, tatlı bir huzur ile dopdolu...

 

Kalabalık yalnızlara, kalabalık yalnızlığıyla güç yetiren, nefsin zevkle kurulmak istediği saray tahtlarına îtimad etmeyerek bedenini çöllere, ruhunu ise cennet köşklerine uçuran bir vuslat habercisi, bir aşk şehidiydi o…Destanlaşan bir mücâdelenin, kadın ruhuyla buluştuğu bir milattır.

 

Kadını farklı bir yanıyla tarif eden, kadının değersizlik ve zayıflığını îmâ eden bütün çağlara Rahmânî bir cevaptır Hazret-i Asiye...Ve bir gün...Korkulardan sıyrılacaksa âlem topyekün... Endişe bataklığında vesvese tesbihi çeken sığ dünyalar, dilleri kuruyarak can verecekse... Mumyalanan zihniyetler, kendi etrafına ördüğü piramidin duvarlarına çarpa çarpa, haykıracaksa idraksizliğini...

 

Nil’e can verdiğini düşünenler Kızıldeniz’de can vereceklerse... Sihir niyetiyle atılan âsâlardan doğan yılanlar, gözyaşlarına boğulacaklarsa bir gün... Bir gün Nil, yol yol olup Musa’ya açacaksa bağrını… Her köşe başında bağrını yol yol eden bir Asiye var demektir.

 

Okumak ve dinlemek koridorunun tam ortasında buluştuğumuz şu sayfada, daha ince bir nokta... Siz satırdaşlarımla sırdaş olmak aslında... Her şey ayân iken, sır mı nerede? Kendimizi bulduğumuz yerde… Değil mi ki, Meryem aşkına düştük yollara... Sırdaş iken, yoldaş olduk aynı zamanda… Haydi öyleyse yine uzunca bir yol var karşımızda, hatta çöl uzayıp gidecek önümüzde bu sefer, boylu boyunca...

 

Kur’ân-ı Kerîm’in derinliğine yaptığımız âcizâne yolculuğun ikinci durağındayız. Bu sefer yolumuz, Kasas Sûresi’ne uğruyor ve oradan ruhumuzu yakalayarak, Tahrîm Sûresi’ne uzanıyor. “Firavun’un karısı” olarak bahsi geçen, fakat küfre karşı verdiği cesurca mücadelede, başta Firavun tarafından amansız çilelere maruz bırakılan, bir cennet hanımefendisi...Hazret-i Asiye...

 

Rivâyete göre, Hazret-i Asiye’nin büyük dedesi, Hazret-i Yusuf zamanında yaşayan Mısır azizi Velid’dir. Yani o, Âsiye binti Muzâhim bin Ubeyd bin Reyyân bin Velîd’dir. Mûsâ -aleyhisselâm- zamanında yaşayan ve bazı kaynakların “II. Ramses” olduğuna kanaat getirdikleri zâlim hükümdar Firavun’un hanımıdır. Zulüm sisteminin Benî İsrâil’deki hiçbir erkek çocuğuna hayat hakkı tanımadığı bir dönemde, annesi tarafından Nil Nehri’ne bırakılan Mûsâ -aleyhisselâm-’ı, Hazret-i Asiye’nin şefkat kolları saracaktır.

 

“Firavun’un karısı dedi ki: «Benim için de, senin için de bir göz aydınlığıdır o; onu öldürmeyin; umulur ki, bize yararı dokunur, yahut onu evlât ediniriz.»” (el-Kasas, 9)

 

Derken, Hazret-i Mûsâ büyüyüp serpilecek, tevhîdi tebliğ etmeye başlayınca, ona ilk îman edenlerden biri de Hazret-i Asiye olacaktır. Firavun ise, boş durmayıp ona türlü işkenceler de bulunacak, ama o, ne vaad edilirse edilsin, îmânında sebat edecektir. Netice ise, bir şehâdet coşkusuyla Rahman’a yürümek olacaktır. Onun bu hâli, yüzyıllar sonra Kur’ân-ı Kerim’de şöyle tekrîm edilecektir.

 

“Allah, inananlara da, Firavun’un karısını misal gösterdi. O: «Rabbim! Bana kendi katında, cennette bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!» demişti.” (et-Tahrîm, 11)Kur’ân-ı Kerîm’de ismi zikredilmeyip, hadîs-i şerîflerde ise açıkça beyân olunan bu mübarek hanım hakkında Fahr-i Kâinat Efendimiz, şöyle buyurmuşlardır.“Cennet kadınlarının en iyisi şu dördüdür: Firavun’un Hanımı Müzâhim kızı Asiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatîce, Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kızı Fatıma’dır.”

 

Yine O’nun imanındaki kemâle işaretle:

 

“Kadınlardan kâmil olanlar dört kişidir: Firavun’un karısı Asiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatîce, Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kızı Fatıma.” buyurmuşlardır.

 

Mısır…Tarih boyu bilinen en gelişmiş ve bir o kadar da gizemli kalmış, esrarengiz bir medeniyet... Var olduğu dönemler çok eski çağlara tekabül etmesine rağmen pek çok hususta gelişmiş… Matematik, tıp, astronomi, mîmârî ve mühendislik bilgilerinden, dokumacılık ve taş işçiliğine kadar pek çok dalda ilerleme kaydetmişti Eski Mısır...Kurak bir iklime sahip olmasına rağmen, Nil’in bereketiyle hayat buluyor, Nil taşkınlarının olduğu bölgelerde rahatlıkla tarım yapılabiliyordu. Nil, Mısır’ın kalbiydi.

 

Ancak, küfür şaşkınlığı bir kere uğramayıversin dimağlara... Gören göz şaşı olur. En gelişmiş medeniyet dahî yozlaşır, zulümle hükmeder, pâyidâr olamayınca da zeval bulur. Onlardan geriye ise, sadece taş yığınları ve birkaç ibretlik hâdise kalır.Hazindir ki, Eski Mısır’ın durumu da bundan ibaretti... Bu kadar gelişmeye rağmen ruhlar küfrün kesîf dumanlarında boğulmakta, sapkın inanç ve fikirler, bütün Mısırlılarca kabul edilmekteydi. Tanrılarının sayısı oldukça fazlaydı. Güneş, kabul edilen ilâhî kudretlerden biriydi.

 

Firavunlarını, “Tanrı’nın yeryüzündeki oğulları” olarak kabul ederlerdi.Firavunlara gelince, onlar geleneksel olarak devam eden bu misyonu zevkle kuşanırlardı. Bu ise, çoğu kez zulüm ve eziyetin doğmasına sebep olmuştur. Mîmârî ve mühendislik harikası olmasının dışında, sadece bir mezarlık vazifesi gören piramitler, bu durumun en bariz göstergesiydi. Piramitler, Firavun’un güneş Tanrısına ulaşması içindi ve cennete yükselen merdivenler olarak kabul edilirdi.

 

Araştırmaya göre, piramitleri oluşturan ağır ve büyükçe taşlardan bir günde 10 parça üst üste konacak olsa, piramit ancak 664 yılda tamamlanabilirdi. Halbuki piramit sadece 20-30 yılda tamamlanmıştır. Bu hayret veren rakam sadece ilerlemenin değil, taş yığınları altında ezilen kalabalık bir kitlenin mâruz kaldığı zulmün habercisiydi.Gelişme ve sapkınlık... Netice ise, tarihin loş koridorlarına birkaç dev mezarlık bırakarak çekip gitmek…

 

Anlaşılan o ki, taşları bile terbiye eden mâhir eller gönlümüze dokunup, yepyeni bir irşad süreci başlatmıyorsa içimizde; dışımız gelişse de, ruhumuz geri kalıyor. O takdirde netice hiçbir zaman değişmeyecek… İnsanlığa bıraktıklarımız ise, mânâdan uzak taş yığınlarından ibaret kalacaktır.

 

Pek çok târihî vak’aya şahit olan bu ülke, bazı peygamberlerin de uğrak mekânı olmuştur. Hazret-i İbrahim hicret esnasında burada konaklamış, Yusuf -aleyhisselâm- ise Firavunlardan önceki devrelerde Mısır’a melîk olmuştur. Mûsâ -aleyhisselâm- ise, burada dünyaya gelmiş ve tevhid mücadelesinin bir kısmını da burada vermiştir.Hazret-i Asiye, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın döneminde yaşayan Firavun’un hanımıydı. Kur’ân-ı Kerîm’de bu Firavun’un ismi verilmemiştir. Ancak Firavun’un, küfür ve kibirde çok ileri gitmiş olduğuna ve ilâhlık iddiasında bulunduğuna dikkat çekilmiştir.

 

Halkını ezmekte, onlara çok ağır işler yüklemekteydi.

 

Bilindiği üzere Yusuf -aleyhisselâm- zamanında Mısır’a gelen Âl-i Yakub (İsrailoğulları) geri dönmemiş, o günden itibaren burada kalmışlardı. Ancak zaman ilerledikçe huzurları kaçmış, Firavun en ağır işlerde onları kullanmaya başlamıştı. İsrailoğulları ise, kendilerini kurtaracak bir önderin hasreti içindeydi.Mısır halkı böylesi bir zulmün pençesinde kıvranırken, gördüğü hâdiseleri büyük bir hüzünle seyreden biri vardı. Güzeldi. Hassas ve derin bir yüreği vardı. Hiçbir kötülük, O’nun berrak gönül dokusuna işlemezdi.

 

Âdeta korunduğunu fark etmişçesine, O’nun ışığından bütün karanlıklar korkarak kaçardı. O Hazret-i Asiye idi.Vicdan sahipleri için en zor iş, haksızlık ve zulmü, pencerelerin ardından seyretmektir. Zor günler geçiriyordu Asiye...Göğsü daralıyor, ancak bu zulme bir türlü “dur” diyemiyordu. Firavun, günden güne değişiyor, daha bir azgınlaşıyordu. Hele o kâbus... Onu daha da körüklemişti.Firavun rüyasında, Beyt-i Makdis’ten çıkan bir ateşin, bütün Mısırlıların evlerini yaktığını, ancak İsrâiloğulları’nın evlerine zarar vermediğini görmüştü.

 

Rüyayı tâbir edenler ise, İsrâiloğulları’ndan bir çocuğun çıkacağını ve kendisinin saltanatını altüst edeceğini söylediler. Hiddet ve korkusu artan Firavun, İsrailoğulları’nın yeni doğan bütün erkek çocuklarını öldürme kararı aldı. Mısır toprakları, her gün bu mâsumların kanlarına bulanıyordu.Ruhu daha da bir daralmıştı Asiye’nin…

 

Hangi sebeple olursa olsun zulmün, hiçbir zaman adâlet ve huzur getirmediğini herkes biliyordu. Ama kimsenin hakkı söylemeye cesareti yoktu. Kimileri ise kolayını bulmuş, makam, mevkî ve menfaatleri uğruna Firavun’a dalkavukluk yaparak onun sahte ilâhlığıyla avunmasına yardımcı oluyorlardı. Asiye, kimseyi görmek, kimseyle konuşmak istemiyordu. Daha bir içine dönmüştü son zamanlarda... Bu sütunlar, duvarlar hiç iyi haberler vermiyordu rûhuna...

 

Her şey ne kadar da yabancıydı. Yalnızdı... Farklıydı Asiye... Herkesten soy olarak daha temiz, ahlâk olarak daha güzeldi. Kimse onu anlayamazdı. Bu, bir fikir yalnızlığıydı.Öyle ya… Hayatta en zor şey, fikir yalnızlığıdır. Sizin gibi giyinen, sizin gibi yiyen içen insan bulabilirsiniz. Hatta sıkıntılarınız, belli hassasiyetleriniz bile birbirine benzeyebilir. Ama hiçbiri, insanı fikir yalnızlığı kadar daraltmaz. Çünkü inanan insan, düşünce merkezli hareket eder. Ve her fikir, aksiyona dönüşmek için kendi gibi bir ışık arar. Bu arayış, kimi zaman bir ömür sürer. Kendini ifade edeceği bir mekân ya da bir yoldaş arar.

 

Allah, kimine Hârun -aleyhisselâm- gibi bir yoldaş verir. Kimini ise tek başına bırakır. İster ki, bir hamle yapsın ve bu fikrin sahiplerini çoğaltsın.

 

Ya Mevlânâ Hazretleri gibi insan yetiştirsin, eserler koysun ortaya, ya da Hazret-i Asiye gibi bu fikri anlayacak insanları çağlar ötesinde arayacak bir destan yazsın. Ama donup kalmasın. Hâsılı dostlar, bu hâli de aşmak, hâlden hâle geçmek lâzım...

 

Bu hâle bir devâ aramadadır, şimdilerde Asiye… Nil tarafından esen bir huzur rüzgârı var. Bir muştu... Kendine benzeyen, kendi gibi kokan garip bir tılsım var, bu rüzgârda… Asiye’nin yalnızlığına Nil tebessüm edecek… Ama şimdi değil… Daha sonra…

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...