Jump to content

Çocukluğumuzun TV Programları


İη¢ιѕєℓ

Önerilen Mesajlar

İη¢ιѕєℓ

Çocukluğunu 80'lerde yaşayan bizlerin önce siyah beyaz, sonra renkli televizyonda izlediğimiz unutulmaz diziler ve programlar

 

Baretta

 

 

Çok sevilen bir kahramandı. Toni Baretta İtalyan asıllı, kimsesiz, bekar, asi bir polisti. Dağınık otel odasını beyaz bir papağanla paylaşırdı. (Papağanın adını hatırlayan lütfen müdüriyete bildirsin.) Kahramanımız olayları çözmek için kılık falan değiştiren delifişek bir tipti. Baretta'yı oynayan karayağız Robert Blake o günlerin ilahıydı. Bu dizinin özellikle meşhur şarkıcı Sammy Davis Jr.'ın söylediği jenerik şarkısı çok sevilmişti. Hatta abimde 45'lik plağı vardı.

 

BJ ve Ayı (BJ and the Bear)

 

 

Çok eğlenceli bir diziydi. Kahramanları Billy Joe ile Ayı isimli komik şempanzeydi. Şempanzenin de kendine ait bir gardrobu, şapkaları falan vardı. İkili BJ'in güzelim, kırmızı kamyonu ile eyaletler arasında geze geze taşımacılık yaparlardı. Peşlerinde de kötü şerif Lobo olurdu. Her bölümde ikilimiz farklı bir macera yaşar, sonunda kamyonun havalı kornasını öttürerek kutlama yaparlardı.

 

Bolero 1984

 

 

Seksenli yıllarda televizyonda buz dansı izlemek, yarışmacıların rengarenk ve çiftlerin uyumlu kıyafetlerini çekiştirmek çok hoşumuza giderdi. 1984 Saraybosna Olimpiyatları buz dansı kategorisinde bir ilke sahne olarak tarihe geçmişti. İngiliz Jayne Torvill & Christopher Dean ikilisi, Ravel'in Bolero'su eşliğinde yaptıkları serbest dansları ile tüm jüriden 6 tam puan alarak şampiyon olmuşlar, buzda kusursuzluğu yakalayarak ekran başında hepimizi büyülemişlerdi. Bu ikili Seksenlerin başından itibaren tüm şampiyonalarda Rus egemenliğine son verip birincilikler kazanmaktaydı. 1984 yılından sonra ise profesyonel olarak kariyerlerine devam ettiler. Bolero'da ikili buzun üzerinde ağır ağır dans ederek dans ederek başlıyor ve müziğin temposuyla beraber hızlanarak, sonunda artistik bir şekilde yere yuvarlanıp "ölüyor"lardı. Kıyafetleri açıklı koyulu mor tonlardan oluşmuştu. İkili danslarını bitirdikten sonra jüri şakırt diye 6'ları basmış ve Torvill & Dean efsane olmuştu. Ne zaman Bolero'yu dinlesem gözümün önüne buzda süzülen Torvill & Dean ikilisi gelir.

 

Büyük Tuzak (Wiseguy)

 

 

Seksenlerin sonunda TRT'de yayınlanmış ve ortalığı kırıp geçmiş bir mafia dizisiydi. Başrolde gizli ajan Vinnie Terranova rolünde harikulade sesi ve muhteşem fiziğiyle genç kızların ilahı olan Ken Wahl oynardı. Şimdi bakıyorum da tekkaşlı imiş kendisi. Diziden sonra da söndü gitti zaten, o karizmayı devam ettirememişti. Dizide ise Frank McPike yönetimindeki organize suçlar departmanının en has adamıydı, kimlik değiştirir, tekinsiz adamların peşine düşer, başı sıkışınca tekerlekli sandalyedeki Mike amcayı arardı. Mike amca ne yapar eder Vinnie'nin paçasını kurtarırdı. Ken Wahl ayrıldıktan sonra dizinin de bütün havası sönüp gitmişti.

 

Daktari

 

 

Afrika'da geçen eski bir diziydi. Daktari de zaten Afrika dilinde Doktor anlamına geliyormuş, onu öğrenmiştik. Bu dizde Afrika'da yaşayan bir doktor, kızı ve ekibinin, hayvanları koruma maceraları anlatılırdı, oldukça çevreci bir diziydi yani. En sevilen diğer karakterler ise şaşı aslan Clarence ile maymun Judy idi .

 

Doludizgin (Bonanza)

 

 

Çok izlenen bir kovboy dizisiydi, sanırım pazar günleri yayınlanıyordu. Bu dizide kovboy baba Kartrayt ve mahdumları Has, Edım ve küçük Co'nun başından geçenler anlatılırdı. Özellikle gaza getirici müziği çok sevilir, teyplere kaydedilirdi. Türkiye'de John Wayne'den sonra kovboyları, westerni sevdirmiş yapımdır. Çizgi romanları da çok meşhurdu.

 

Evli ve Çocuklu (Married with Children)

 

 

Eğer sadece 80lerde değil, doksanlarda, ikibinlerde ve mümkünse tüm ömrümce izleyeceğim bir dizi varsa işte bu idi. Bu dizi birbirlerinden nefret eden, hayattan bezmiş sefil Bundyler'in hayatını anlatırdı. Abazan oğul Bud ve aptal sarışın kaşar ablası Kelly mütemadiyen didişir, anneleri Peggy günü tv karşısında geçirip kocasının cüzdanını yağma etmenin yeni yollarını keşfederdi. Ailenin babası, hepimizin idolu Al Bundy idi. Zavallım bütün gün gün sefil bir ayakkabıcıda çalışır, akşam eve geldiğinde Peggy buna bir tas bile yemek vermez, üzerine illa uyuz komşu Marcy ile kocası (önce Steve sonra Jefferson) damlarlardı. Al ne yapsın, elini çüküne sokar, tv karşısında kendinden geçmeye çalışırdı. Yıllar geçtikçe Al'ın saçları seyreldi, göbeği çıktı, ama yaşlandıkça filozofluğu da tavan yaptı. Bir keresinde sevişmek isteyen Peggy'e "Lütfen Peg, 16 yıldır evliyiz, artık sadece arkadaş olamaz mıyız?" demesini asla unutamamışımdır. CNBC-e yıllardır döndüre döndüre bu diziyi yayınlar, hayır duamızı alır.

 

Flamingo Yolu (Flamingo Road)

 

 

Hanedan gibi pembe dizi formatında entrikalar, kötü adamlar, fettan kadınlarla dolu bir diziydi. Herkesin nefret ettiği, bela okuduğu Ceyar'ın Flamingo versiyonu hain adamın adı Şerif Taytıs idi. Bebek yüzlü, mavi gözlü Mark Harmon bu diziyle tanınmıştı. Bir de sarışın afet kadın vardı, Morgan Fairchild. Hatta benim sarışın bir Fatoş bebeğim vardı, ona Morgan Fairchild diye seslenirdim, pühahahaha

 

Flipper

 

 

Bizim için dünydaki tüm yunusların adı Flipper'dı. Bunun sebebi de bu eski diziydi. Bu akıllı bıdık yunus, sürekli bir sırıtma ifadesi taşıyan , oynak, fingirdek birşeydi. Sandy bunu ağlardan kurtardığı için ne zaman çocuğun başı sıkışsa Flipper yüzer yetişirdi. Maceranın sonunda ciyak ciyak sevinçli sesler çıkartır, kuyruğunun üzerinde hoplayıp sıçrardı.

 

Galaktika (Battlestar Galactica)

 

 

Uzayda geçen ve haliyle özellikle abimin müptelası olduğu muhteşem bir diziydi. Pazar günleri akşamüzeri yayınlanırdı, biz de Gümüşdere plajından apar topar kalkar, emektar Opel'e doluşur Galaktika'ya yetişirdik. Bu dizide korkunç robotlar insanlara saldırıyordu, bu robotlar hiç unutmam SAYLONLULAR'dı, kapkara şeylerdi, kafalarında böyle kırmızı gözleri mi, lambaları mı ürkütücü bir ışık yanardı. İnsanlar uzay gemileriyle Galaktika'nın önderliğinde Saylonlular'dan kaçar, dünyaya gelmeye çalışırlardı. Müziği de muhteşemdi, abimle legolardan her uzay gemisi yaptığımızda Galaktika'nın müziğini de ıslıkla çalardık.

 

Girdap (Maelstrom)

 

 

TRT'de yayınlanan en korkutucu dizi Girdap olsa gerek. Hikaye Catherine Durrell adında bir İngiliz kadının Norveç'te bir mirasa konmasıyla başlar. Adamın biri buna göl kenarında bir çiftlik evi ve arazi bırakmıştır, ama neden? Catherine kalkıp Norveç'e gider . Öğrenir ki, ona bu evi miras bırakan tanımadığı adam boğulmuş, evin eski sahibesi de intihar etmiş. Eve girdiğinde huzursuz olur, çünkü hep onu izleyen, takip eden birşeyi hisseder. Ve yatakodasına girdiğinde, oda porselen bebeklerle doludur! Dizinin açılış jeneriğinde de suların içinde porselen bebekler vardı, ve bu bebekler dizideki ana temalardan biriydi, herkes hatırlar o ağlayan porselen bebekleri. Bunun dışında kahramanızın lanetli evinden başka kanalın karşı tarafında bir ada evi vardı. Lanetli evde dolanan hayalet, Catherine'in gerçek ailesinin kimliği, etkileyici fiyord manzaraları derken sırlar aydınlanmış ve finaldeki şenlik ateşi ile dizi sona ermişti. Gelgelim herkesin dudakları korkudan çoktan uçuklamıştı.

 

Görünmez Adam (Gemini Man)

 

 

Eski bir dizi olmasına rağmen ülkemizde Seksenlerde yayınlanmıştı. Kahramanımız Sam Casey gizli ajandı. Birgün kaza mı ne geçiriyor ve görünmez oluveriyordu. Neyseki gizli servis bunun görünmezliğini kontrol altına almayı becermişti : Kol saati! Kol saatinin bir düğmesine bastı mı görünmez oluyordu ama bunu her gün sadece 15 dakika yapabilirdi yoksa ölecekti! Hahahayyt, o zamanlar kahramanlar bile tutumluymuş. Tabii her bölümde heyecan yaşanırdı, süre dolmak üzere, ne yapacak, ölecek mi diye.

 

Gümüş Kaşıklar (Silver Spoons)

 

 

Richie Rich'in dizi versiyonu gibi birşeydi. Başrolde oynayan Ricky Schroeder de zaten tip olarak Richie Rich'in tıpkısı sarışın, gıcık bir oğlandı. Bu dizi sayesinde Anglosaksonların "ağzında gümüş kaşşıkla doğmak" deyimini öğrenmiştik. Hikaye çok zengin ama çocuk ruhlu bir adamın, yaşadığı bir haftalık evlilikten bir oğul sahibi olduğunu öğrenmesiyle başlıyordu. İşte bu oğlan Ricky idi. Adam oğlunu muhteşem malikanesine getirtince Ricky için bir eli yağda ötekisi şokellada bir hayat başlamıştı. Çünkü babası oyuncak fabrikası patronu idi ve malikane inanılmaz oyuncaklarla doluydu, uzayıp giden trenler, böyle kocaman oyun makinaları, bilardo, tilt, bilmem neler. Gıcık velet bu evlere şenlik evde vur patlasın eğlence çal oynasın gönlünce yaşayıp giderken bize de saf saf seyretmesi düşmüştü.

 

Kaçak (The Fugitive)

 

 

TRT'de yayınlanan ve son bölümü gösterildiğinde sokakları boşaltan ilk dizi herhalde Kaçak'tı. Bu dizi Doktor Kimble'ın macerasını anlatıyordu. Doktor bir gün eve geliyor ve karısının tek kollu bir adam tarafından öldürülmesine şahit oluyordu. Gelgelelim cinayet bunun üzerine kalınca çareyi kaçmakta buluyordu. Kimble'ın peşine Gerard diye kafayı buna takmış bir komiser düşmüştü, Kimble önde Gerard arkada kasaba kasaba gezerler, Kimble gittiği her yerde insanlara yardım ederdi. Yıllar sonra bunun filmi de çekilmiş ve başrollerde Harrison Ford ve Tommy Lee Jones oynamışlardı. Televizyonda ise Kimble'ı David Janssen oynamıştı.

 

Kağıt Bebekler (Paper Dolls)

 

 

Mankenler, moda dünyasındaki entrikalar hakkında bir diziydi. Küçük kızlarını model olsunlar diye ajanslara satan anneler, ****** mankenler, pırıltılı ama boş hayatı yüzünden acı çeken modeller, hepsi bu dizideydi. Basbayağı pembe dizi işte. Aman pek meraklısıydım ben bunun nedense. Oyuncuları arasında Morgan Fairchild, Lauren Hutton gibi Seksenlerin tv yıldızları bulunuyordu.

 

Kaygısızlar (The Persuaders)

 

 

Çok eski bir diziydi, başrollerinde Roger Moore ve Tony Curtis oynamıştı. Roger Moore, çok asil ve kibar İngiliz Lordu, Tony Curtis ise sonradan zengin olmuş Amerikalı bir çapkındı. Yargıcın biri bu ikisini bir araya getirerek polisin çözemediği olayları çözmelerini istemişti. Böylece kahramanlarımız heyecanlı maceralara dalarken sıkı fıkı iki dost olup çıkmışlardı. Her bölümde hızlı arabalar, güzel kızlar, hareket, aksiyon eksik olmazdı.

 

 

 

 

 

Komiser Kolombo (Columbo)

 

 

Dağınık saçları, buruş buruş pis pardesüsü ile pejmürde detektif Kolumbo, TRT'nin unutulmaz dizilerindedi. En çapraşık davaları sabırla çözebilen, gayet geniş, rahat bir dayıydı. Suçlulara öyle sorular sorardı ki, katil bunun salak olduğuna inanıp gevşer, fakat Kolumbo tam kapıdan çıkarken cart diye tuzaklı soruyu sorup herifi faka bastırırdı.

 

Komiser Navarro (Navarro)

 

 

Böyle gece geç vakit yayınlanan ve babamın çok sevdiği bir Fransız polisiye dizisiydi. Komiser Navarro'nun maceralarını anlatırdı. Bir de bu komiserin kızı vardı, bu kızcağız evde babasını beklerdi ama komiser görev aşkıyla eve gidemez, suçluları kovalardı mütemadiyen. Babam, nedense bu kıza büyük bir sempati besler, "hep babasını beklerdi" diye içlenirdi. Geçen eski dizilerden bahsederken yine hatırlamaz mı bu kızı? Şaştım kaldım!

 

Kung Fu

 

 

Efsane bir diziydi. Kill Bill David Carradine başroldeydi. Kahramanımız Caine Çin'de kör bir hocadan kung-fu öğrenerek master olmuştu? Hocası bizimkine Çekirge diye hitap ederdi. (Hababam Sınıfı'ndaki Badi Ekrem- İnek Şaban sahnesini hatırlayınız) Sonra kötü Çinliler Caine'in hocasını öldürünce Caine de onları öldürüp Amerika'ya döndü. Dizinin devamında kahramanımız kasaba kasaba dolaşıp etrafına iyilik ihsan felsefe dağıtmış, rastladığı kötü adamları pata küte dövmüştü. Zamanında pek çok genç bu dizinin kazıyla judo, kung-fu kurslarına yazılmıştı.

 

Küçük Ev (Little House on the Prairie)

 

 

Bonanza'daki Küçük Co Michael Landon büyüyüp Ingalls ailesinin babası olmuştu. Küçük Ev 19. yüzyılda Minnesota'da dağbaşında ilkel bir kasabada yaşayan Laura Ingalls ve ailesinin meceralarını anlatırdı. Bu Lora'nın iki yandan örgülü uzun saçları o zamanın küçük kızları arasında çok moda olmuştu. Bu dizi western gibi görünse de aslında izleyenleri salya sümük ağlatan, çok acıklı bir pembe diziydi. Bunların başına gelmeyen felaket kalmamış, en sonunda Lora'nın kızkardeşi kör olarak bizleri gözyaşına boğmuştu. Bir de herkesin gıcık olduğu sarışın bukleli bir kız vardı ki, ismini hatırlayan varsa lütfen yazsın.

 

Martı Adası (L'Isola del gabbiano)

 

 

İnsanın kanını donduran bir dizi idi. Barbara'nın kör kızkardeşi Marianne İtalya'da bir yerlerde kaybolmuştu. Barbara kızkardeşinin izini sürmeye karar verip yola koyuldu amma, bu arada ardı arkasına kör kızların cesetleri ortaya çıkmaya başlamıştı. İpuçlarını takip eden Barbara Martı Adası'na geldi, tabii çeşitli badireleri atlattıktan sonra! Adada sürekli cıyak cıyak bağıran korkunç martılar Barbara'ya saldırmış, başına çorap örmüşlerdi. Fakat martılardan kurtulmayı başaran kahramanımız adanın altında denize dalarak gidilebilecek bir yer bulup kızkardeşini kurtarmıştı. Kötü adam da belasını buldu. Bu dizideki martı sesi seksenlerde çocuk olan büyük bir kitleyi hasta edip martı fobisine sebebiyet vermişti.

 

Masal Tiyatrosu (Faerie Tale Theatre)

 

 

Haftasonu sabah yayınlanan ve pek bayılarak izlediğim bir programdı. Program başlarken sunucu "ben Shelley Duvall, Masal Tiyatrosu'na hoşgeldiniz" derdi. Her hafta ünlü bir masalın filmini izlerdik, Rapunzel, Çizmeli Kedi, Parmak Çocuk... Benim en sevdiğim uyarlama Güzel ve Çirkin idi. O zaman farkında değildik ama her bölümde Shelly Duvall'in ünlü artist arkadaşları rol alırlardı. Mesela Uyuyan Güzel'de yakışıklı prensi Süpermen Christopher Reeve oynamıştı.

 

Mork ve Mindi (Mork and Mindy)

 

 

Uçuk kaçık bir diziydi. Başrolde Robin Williams oynuyordu ama o zamanlar tanımıyorduk tabii kendisini. Hikayeye göre Mork, Ork gezegeninde yaşarken dev bir yumurtaya binerek dünyamıza gelmişti. Mindy de Mork'u bulup kimliğini gizleyerek tavanarasında yaşamasına izin vermişti. Böylece Mork insan davranışlarını inceleyerek her bölümün sonunda Ork'daki şefi Orson'a rapor verebilirdi. Robin Williams bu dizide inanılmazdı, na nu-na nu diye selam verip bir anda coşuyor, çılgınca espriler, doğaçlamalar yapıyordu, Mindy karakterinden pek ses soluk çıkmaz, olay Mork'un kaçıklıkları etrafında dönerdi. Bence onun sayesinde delicesine eğlenceli bir dizi olmuştu.

 

Piyango (Lottery!)

 

 

Bu dizide bir piyango şirketine bağlı çalışan 2 kafadar, piyango talihlilerini bulmak için şehir şehir dolaşırlardı. Bunlardan biri piyango firmasının elemanı, diğeri de mali işler sorumlusu gibi birşeydi. Her bölümde kazanan talihli kişi nedense kaçıp gitmiş olur, bizimkiler ha babam arar dururdu. Sonunda şanslıyı bulduklarında hem 5000 dolar nakit para, hem de milyon dolarlık çekler verirlerdi adama.

 

Saint (The Saint)

 

 

Eski bir diziydi, detektif Simon Templar'ın maceralarını anlatırdı, başrolde Roger Moore oynuyordu. Genellikle yanında vakayı çözmesine yardım eden güzel bir kız da bulunurdu, bir nevi James Bond gibi. Zaten dizi bittikten sonra Roger Moore bu sefer de Bond olmuştu. Simon Templar'ın can düşmanı müfettiş Teal idi. Templar her bölümün sonunda bize dönerek gülümser ve tepesinde gerçek bir azizin halesi oluşurdu.

 

Saint'in Dönüşü (Return of the Saint)

 

 

Roger Moore'dan sonra Simon Templar karakterini Ian Ogilvy diye biri canlandırmış ve dizi yeniden başlamıştı. Ama bu yeni Saint'in beyaz bir jaguarı vardı ve Avrupa'yı boydan boya dolaşarak güzel manzaralar eşliğinde macera yaşıyordu. Bu dizinin de simgesi, tepesinde hale olan çubuktan bir adamdı.

 

Samuray'ın İntikamı (The Betrayed Samurai)

 

 

Pazar öğleden sonra yayınlanan, kılıç sahneleri ile çoluk çocuk herkesi etkilemiş bir Japon dizisiydi. Kahramanımız Tsukinosuke aslında Monte Cristo Kontu'nun Japon versiyonuydu. Kendisi zengin bir aileden gelme asil bir samurayken kuzeni tarafından ihanete uğrayarak Iwo Jima adasına sürülmüştü. babası da oğlunun suçlu olduğuna inanarak harakiri yapmıştı. 10 yıl hapis kalan kahramanımız , yaşlı hücre arkadaşı ölünce onun cesedi yerine geçip adadan kaçmış, prenses Mibu tarafından denizden çıkartılmıştı. Prensesin fedaisi olan Tsukinosuke burada dövüş sanatları ustası olmuş, sonra ikisi beraber yaşlı adamın hazinesini bulmuşlardı. Bundan sonra kahramanımız adını Geshin olarak değiştiriyor ve samurayın intikamı başlıyordu. Kendine ihanet edenleri teker teker doğrayan Tsukinosuke, her cesetin yanına bir çiçek bırakarak kayboluyordu: Iwo Jima'nın intikam çiçeği. Bize de mutfaktaki oklavayı çalarak kedileri kovalamak kalıyordu.

 

Sherlock Holmes (The Adventures of Sherlock Holmes)

 

 

Gelmiş geçmiş en iyi Holmes uyarlaması kabul edilen, seksenlerin ortasında çekilmiş bir diziydi. TRT'de çarşamba akşamları yayınlanırdı. Kahramanımız piposu, şapkası, pardesüsü ile efsane İngiliz detektifdi. Kendini beğenmiş, çarpıcı, bir şapkadan sahibinin karakter tahlilini yapabilecek kadar bilgili, esrarlı, aşmış bir karakterdi. Kankası Dr.Watson ile polisin çözemediği vakaları inceleyip katili bulurlardı. Ama benim favori detektifim her zaman Poirot olmuştur.

 

Söz Savunmanın (Petrocelli)

 

 

Babamın en sevdiği detektiflerin başında Toni Petroçelli gelirdi. İtalyan asıllı, iyi yürekli ve de babalar gibi Harvard mezunu avukatımız, melek huylu karısıyla Amerika'nın güney illerinden birine taşınmış, burada kovboy arkadaşıyla çetrefil davaları çözmeye başlamıştı. Fakat yoksul halkın da davalarına ücretsiz baktığı için iki yakaları bir araya gelmez, hatta bir karavanda yaşarlardı. Herkesin sevip saydığı değerli bir abimizdi.

 

SÜPER NİNE (Supergran)

 

 

İngiliz yapımı kaçık bir komedi dizisiydi. Sup-sup supergran diye matrak bir jenerik şarkısı vardı. Başroldeki İskoç nine birgün parkta gezerken bir bilim adamının deneyine mi maruz kalmış ne olduysa süper güçler kazanmış ve Süper Nine olmuştu. Çok acayip bir uçan bisikleti vardı. Bu bisiklet ve özel güçleriyle kasabasını şeytan Campbell'in kötülüklerinden korumaya çalışırdı. Zamanın en son moda özel efektleri bu dizide kullanılmıştı.

 

Şahika (The Citadel)

 

 

Seksenlerde TRT'de yayınlanan bunalım bir diziydi. Cronin'in pek meşhur bir romanından uyarlama idi. Roman zamanında o kadar sükse yapmıştı ki, o dönem doğan bir sürü kızın adı Şahika konmuştu. Ben de sahaflardan bu kitabı bulup bayılarak okumuştum, o yaşta ne anladıysam artık???

 

 

Şahika, genç bir doktorun hayatta başarılı olma, her şeyi elde edip yaşamının "şahikasına" ulaşma çabalarını anlatıyordu. Doktor Andrew başlangıçta maden kasabalarında canla başla çalışan idealist genç bir doktorken, sonunda para düşkünü olup çıkmış, Londra'da havalı bir ofis sahibi olmuştu. Hikayenin sonunda doğru yolu yolu bulsa da hatalarının bedeli olarak karısını kaybetmişti.

 

Şahin (Street Hawk)

 

 

Kara Şimşek bittikten sonra onun yerine yayınlanmış, benzer konsept'te bir diziydi. Bu dizide polis memuru Jessie düşmanları tarafından sakat bırakıldıktan sonra, kaçık bir bilim adamı Jessie'yi gizli bir projeye almıştı. Jessie, gizlice ameliyat olup yürümeye başlamış ve olağanüstü özelliklerle bezeli kapkara ve eşi benzeri olmayan bir motosikletin sürücüsü olmuştu. Bundan sonra kahramanımızın şehirdeki kötülerle amansız savaşı başlamıştı. O zamanlar bu abi bize pek bir hoş gelse de dizimiz Kara Şimşek'in yerini tutamamış ve kısa ömürlü olmuştu.

 

Uzun Çoraplı Kız Pippi (Pippi Långstrump)

 

 

Çılgın kız çocuğu Pippilotta Uzunçorap, kaptan Efraim Uzunçorap'ın biricik evladıydı. Kaptan küçük kızının okula gitmesini istediğinden onu küçük bir kasabaya yerleştirmişti. Pippi'nin yeşil benekli 3 katlı bir evi, bir atı ve bir çanta dolusu altını vardı, istediği her şeyi alabilirdi. Ama en önemli özelliği çok güçlü olmasıydı, mesela atını bahçeden kaldırıp hop diye verandaya getirebilirdi.Bir de cingöz maymunu vardı Pippi'nin ama adını hatırlamıyorum. Pippi yeni evinde kendine tatlı arkadaşlar bulmuştu, bunlar 2 kardeştiler, oğlanın adı Tommy kızınki de Anika idi. Çocukluğumuzun bu unutulmaz dizisinde Pippi, Tommy ve Anika'nın maceralarını izlemiştik. Pippi'nin kafasının iki yanında dimdik duran saçları da ayrı bir ekol olmuştu.

 

Zamanın Ötesinde (Quantum Leap)

 

 

Seksenlerin sonuna doğru TRT'de cumartesi günleri öğlen saatlerinde yayınlanan bir diziydi, bu diziye özel bir sevgi besler ve her hafta bayıla bayıla izlerdim. Dizimizin kahramanı Sam diye bir quantum fizikçisiydi. Sam benim aklımda özellikle o kapkalın kaşlarıyla yer etmiştir nedense? Neyse, bu Sam bir gün deney yaparken cihazlarda sorun mu çıktı ne olduysa, kendini geçmişte bulmuştu. Bundan sonra her hafta Sam'in zamanda yaptığı seyahatlerini izlemiştik, ama Sam gittiği her zamanda başka bir kişinin kimliğine bürünüyor, ne bileyim bazen bir savaş uçağı pilotu, bazen şişko bir kadın oluyordu. Her bölümde yeni kimliğiyle geldiği yerde illa bir ayna olur, Sam o aynada yeni suratı ile karşılaşırdı. Sam maceralarında yalnız değildi, kendi yaşadığı zamandan bilim adamı arkadaşı Al , hologram formunda görünür, elinde acayip bir cihaz, zigi midir nedir, bu Sam'i maceralarında takip eder ve aletine bakarak Sam'a "Zigiye göre şunu yapmalısın, bunu etmelisin" gibilerden öğüt verirdi. Sam de gittiği zaman ve mekanda yeni kişiliğinin gerçekleştirmesi gereken ödevi keşfedip yerine getirmeye çalışırdı.[1]

 

6 Milyon Dolarlık Adam (The Six Million Dollar Man)

 

 

Kahramanımız Steve geçirdiği kazadan sonra baştan aşağı yenilenip Darth Vader tadında yarı makine bir dayı haline geliyordu. İşte bunun heryeri mekanik ve çok güçlü olmuştu ve her yanına monte edilmiş metal parçaların ederi de 6 milyon dolar ettiğinden diziye böylesi bir isim veriliyordu. 6 milyon dolar, seksenlerin başında akıllara sığması olanaksız bir meblağ idi memleketimizde.

 

Aşağıdakiler & Yukarıdakiler (Upstairs & Downstairs)

 

 

Bol çeneli bir İngiliz dizisiydi, annemler kaçırmadan izlerdi. Bu dizide kocaman bir malikhanede yaşayan Belami ailesi ve bunların çalışanlarının maceraları anlatılırdı. Yukardakiler efendi, aşağıdakiler de hizmetçiydi. Profesyoneller'de CI5'in patronunu oynayan Gordon Jackson bu dizide evin uşağını oynamıştı.

 

Aşk Gemisi (Love Boat)

 

 

Aşk Gemisi, misafirlerini tropik denizlerde rüya gibi seyyahatlere çıkartan sosyetik bir gezi gemisiydi. Beyazlar içindeki kaptan Stubing, süper doktor ve tüm ekip çok canayakındı, yolcuların her derdine deva olmaya çalışırlardı. Her bölümde yolcuların başına birşey gelir, bir polisiye olay, yarım kalmış aşk macerası, küskünlük vb vb problemler ortaya çıkar ve seyyahat süresi içinde ekibimiz olayı çözerdi.

 

Atlantis'ten Gelen Adam (The Man From Atlantis)

 

 

Dallas'ın Bobi'sinin başrolde oynadığı bir diziydi. Bobi'nin parmaklarının arasında bize o zamanlar çok tuhaf, çok marjinal gelen perdeler vardı çünkü o Atlantis'ten gelen , su altında soluk alan bir balıksıadam idi. Denizde böyle dalgalanarak tuhaf bir stilde yüzerdi, biz de mahallede oyun oynarken yerlere yatıp o şekilde yüzmeye çalışırdık.

 

Beyaz Gölge (The White Shadow)

 

 

Türkiye'de basketbol diye bir sporun varlığını hatırlatan ve sonunda çok sevdiren efsane dizi idi. Zenci öğrencilerin okuduğu bir liseye gelen sarışın koç Reeves'in kendisini önce "white men can't jump" gibilerden dışlayan takımının ilahı olmasını anlatırdı. Koç çocuklara sadece sahada değil, hayatta da koçluk yapar, bu yollardan ben de geçtim, öğüdümü dinleyin diyerek yol gösterir, abilik ederdi. Bu dizide benim unutamadığım karakter tabii ki isminden dolayı Salami olmuştur.

 

Çarli'nin Melekleri (Charlie's Angels)

 

 

O zamanlar diziler hayatın o kadar içindeydi ki, çocuklar hepsine bir şarkı uydurup oyun oynarlardı. Çarli'nin melekleri polis akademisine giden 3 kızı anlatıyordu, Çarli denen adam bunları alıp özel detektif yapmıştı. Çarli bilindiği üzere düdüktü, kesinlikle görünmez sadece kızlara günaydın falan derken sesi duyulurdu. Bir de bunun emireri Bozli vardı kızlara o hafta çözülmesi gereken olayı anlatan. Sabrina, Jill ve Kelly Türk erkeklerinin gönlünde taht kurmuşlardı, özellikle de dalga dalga dağınık sarı saçları ve dar tulumlarıyla Farah Fawcett kesinlikle o yılların kadın idolü haline gelmişti.

 

Dallas

 

 

Eğer ki tüm Türkiye'de gerçekten fenomen olmuş bir dizi var idiyse, bu Dallas'tı! Resmen hayatımızı değiştirmişti. Bu diziyle beraber "kendine bir viski al", "kendini evinde hisset" tabirleri Türkçe'mize eklenmişti. Bir de bir odaya girdiğimizde "cümletten iyi akşamlar, merhaba, günaydın, selamınaleyküm hemşerim" yerine Dallas karakterleri gibi odadaki herkese tek tek "anne!... baba!... kayınço!... baldız!..." demek moda olmuştu. Dallas dizisi petrol zengini Ewing ailesinin maceralarını anlatırdı, iyi kalpli anne bayan Elie ve kovboy baba bir yana, bunların büyük oğlu, herkesin nefret edip bela okuduğu, gelmiş geçmiş en unutulmaz kötü adam Ceyar dizinin yıldızıydı. Bunun kardeşi kıvırcık Bobi de iyi adamı temsil ederdi. Ceyar alkolik ve de sorunlu Suellen ile evliydi, Bobi de düşman Barnes ailesinin kızı Pamela ile evlenmiş, sonradan Ceyar Pamela'nın çocuğunu düşürtmüştü galiba? Bir de samanlığı mekan bellemiş evlere şenlik ****** küçük kız Lusi vardı . Tabii seksenlerin en büyük esrarını da unutmamak lazım: Ceyar'ı kim vurdu?

 

Emret Bakanım (Yes Minister)

 

 

Harikulade bir İngiliz komedisiydi. Vatana millete faydalı olmaya çalışan acemi bakanın bürokrasi karşısında elinin kolunun bağlanmasını anlatırdı, bürokrasinin Sir Humphrey Appleby olarak kanlı canlı hayata geçmiş halini harikulade Nigel Hawthorne canlandırır ve biraz safça olan bakana verdiği ayarlarla ortalığı kırıp geçirirdi. Bu bakan arkadaş ilerleyen yıllarda başbakanlığa kadar yükselmiş ve dizi "Emret Başbakanım" olarak devam etmişti.

 

Hanedan (Dynasty)

 

 

Bol entrikalı pembe dizi formatında Amerikan yapımlarından biri de Hanedan idi, Dallas'ın ardından gelen çapraşık ilişkiler yumağı dizilerdendi. Hanedan, Denver'lı petrol zengini Blake Carrington ile evlenip boşandığı karılarını, bunlardan olan çocuklarını ve hepsinin karmakarışık ilişkilerini anlatırdı. Sarışın genç eşi tenteli model saçlarıyla pek uyuz olduğum Linda Evans, esmer ve de ****** eski zevceyi de Joan Collins oynardı. Bu dizinin kahramanları sürekli birbirleriyle yatıp kalkarlar, sonunda herkes akraba çıkardı.

 

Hayal Adası (Fantasy Island)

 

 

Aşk Gemisi'ne benzer bir diziydi. Gemideki beyazlı kaptan yerine burada adanın yöneticisi midir nedir, beyazlar giyinen bay Roark vardı. Yardımcısı cüce Tatü'ydü. Bu adaya her hafta antin kuntin dertleri olan ve birşeyler hayal eden zengin misafirler gelir, bay Roark bunların hayallerini gerçeğe çevirirdi, ama her bölümde illaki almamız gereken bir ders olurdu, hani ne istediğinize dikkat edin gibilerden. Adaya gelenlerin boyunlarına takılan Hawai tarzı çiçekleri de hiç unutmamışımdır.

 

Kadın Polis (Police Woman)

 

 

Angie Dickinson'un başrolde oynadığı ve böylelikle ülkemizde ilahe olduğu diziydi. Erkekler arasında çarpışan bir kadın polisin maceralarını anlatırdı. Nedense Angie Dickinson'ın bacakları çok meşhur olmuştu ve dünyanın en güzel bacaklı kadınlarından biri olarak lanse edilirdi.

 

Kaptan Onedin (The Onedin Line)

 

 

Aşmış favorileri ile beş parasız kahramanımız Onedin kafayı gemiye, filoya takmış bir adamdı, bu yüzden zengin bir adamın kızı ile evlenmiş ve nihayet gemisine kavuşup kaptanlığa terfi etmişti. Sonradan karısını da sevmeye başlamış ama kadıncağız doğum yaparken ölünce tekrar ve sonra yine tekrar evlenmeyi ihmal etmemişti. Abimle babam pek sever, kaçırmadan izlerlerdi bu diziyi.

 

Kaptanlar ve Krallar (Captains and the Kings)

 

 

Taylor Caldwell'in romanından uyarlanmış bu mini dizi, İrlandalı göçmen çocuğu Joseph Francis Xavier Armagh'ın hırs ve acıyla dolu hayatını anlatırdı. Acıların çocuğu Joseph tutkularının peşinde koşarak fırsatlar ülkesi Amerika'da yükseliyor ancak sonunda çok feci bedeller ödüyordu. Mantık evliliği yaparak sevmediği bir kızla evlenmiş, Amerika başkanı yapmaya çalıştığı biricik oğlu Rory babasının kaderini paylaşmayı reddedip trajik sona doğru ilerlerken , kızı da aslında dayısı olan bir adama aşık olup sonunda fıttırmıştı. Dramatik ve çarpıcı Joseph'i canlandıran Richard Jordan o dönemin en sevilen artistlerinden olmuştu. Gencecik ve güzeller güzeli Jane Seymour da sanırım Rory'nin aşık olduğu kızdı.

 

Kökler (Roots)

 

 

Afrika'daki evinden ve ailesinden vahşice koparılıp Amerika'da köle olarak satılan Kunta Kinte'nin acılarla dolu hikayesi televizyonun karşısındaki herkesi ağlatmıştı. Bu dizi aslında Kunta'nın torunun torunu Alex Haley tarafından yazılan romana dayanıyordu. Dizinin en acıklı yerlerinden biri Kunta'nın o yakalandığı andaki çığlıkları ise, diğeri de kaçmaya çalışırken yakalanıp ayağının kesilmesiydi. Bir de beyazlar buna Tobi diye isim vermişler, kahramanımız "benim adım Kunta Kinte" diye karşı durmuştu onlara. Bu diziden sonra esmer ya da güneşten çok yanmış kimi görsek "Kunta Kinte'ye dönmüşsün" demek moda olmuştu.

 

Köle İzaura (Escrava Isaura)

 

 

İşte Türkiye'de hem de gece vakti yayınlanan ve erkeklerin de bayılarak seyrettiği ilk pembe dizi Köle İzaura idi. Hoş o zamanlar pembe dizi ne demek bilemezdik. İzaura, şeytani kötü adam Senyor Leonsiyo'nun kölesiydi ama beyazdı. Leonsiyo'nun buna yapmadığı eziyet kalmamıştı, çünkü içten içe de İzaura'ya aşıktı ama İzaura Leonsiyo'nun tüm avanslarını reddeder, Alvaro diye sarışın bir tipi severdi ve sürekli özgürlüğüne kavuşmak için çabalardı, pek te dindardı, boynundaki haçı hiç çıkartmazdı. Bu diziden sonra evde, işyerinde çok iş görenlerin "köle izaura'ya döndüm" demesi moda olmuştu.

 

Magnum (Magnum P.I.)

 

 

Abimin bana sürekli P.I'ın neyin kısaltması olduğunu anlattığı, Tom Selleck'in mini şortlarıyla kıllı bacaklarını sergilediği sevilen bir detektif dizisiydi. Tom abi Hawai'de ferah fücur yaşar, muhteşem, kıpkırmızı Ferrari'siyle takılır ve olayları çözerdi. Bunun bir de badem bıyıklı uşağı vardı ki, televizyondaki seslendirmeci arkadaş buna sürekli "Meegnum şöyle oldu, ama Meegnum böyle böyle" dedirttiği için annem tiksinirdi bu diziden, hala ne zaman Megnum deseniz kaşlarını çatar.

 

 

 

 

 

Maymunlar Cehennemi (Planet of the Apes)

 

 

Muhteşem Charlton Heston'ın başrolde oynadığı ve çarpıcı finaliyle aklımızı alan filmden esinlenerek yapılmış bir diziydi ve pazar sabahları gösterilirdi. Biz bu kıllı dayıların maceralarını heyecanla seyrederken annem bu diziden resmen tiksinir ve her hafta verilmesine çok kızardı, ne yazık ki kanal değiştirmek gibi bir seçeneğimiz o yıllarda mevcut değildi.

 

McMillan ve Karısı (McMillan & Wife)

 

 

Unutulmaz büyük yıldız Rock Hudson'ın başrolde oynadığı çok sevilen bir diziydi. McMillan, San Fransisko'lu bir polis memuruydu, ama karısıyla kocaman bir evde yaşardı. Bunların bir de evlere şenlik cadoloz bir hizmetçileri vardı. McMillan her bölümde olayları çözer, karısının başını dertten kurtarırdı. Fakat kadın rahat durmaz, sonraki bölümde hemen başını yine derde sokardı.

 

Muppet Şov

 

 

Büyük aşkım Kermit'in yönettiği bir tiyatro kumpanyasında yaşananları anlatan eşsiz benzersiz bir şovdu. Assolist ****** Piggy, rezil komedyen Fozzy, her hafta havalara uçan Gonzo, canavar Animal, hımhım İsveçli Aşçıbaşı, çılgın bilimadamı diğer tiplerdendi. Her hafta meşhur bir artist Muppetlar'ın konuğu olur ve gösterilerde rol alırdı. Kaçık bunaklar Waldorf ve Statler'ın yorumlarına gülmekten koltuktan düşebilirdiniz.

 

Müzedeki Hayalet (Belphégor)

 

 

İşte herkesin ödünü patlatan, o zamanın çocuklarının evlerdeki karanlık odalara gitmesini engelleyen korkunç hayalet Belfagor idi. Özellikle Gaye arkadaşımızı vaktiyle abisiyle ablası Belfagor geliyor diye çok korkutmuşlardı. Belfagor aslında kanlı canlı bir kadındı. Böyle kara çarşaflı korkunç bir maske takar, Louvre müzesinin koridorlarında dolaşırdı, aslında müzeden değerli birşeyleri çalmaya çalışan bir grubun kullandığı bir şaşırtmacaydı bu korkunç hayalet.

Profesyoneller (The Professionals)

 

 

İngiliz yapımı çok başarılı bir polisiye diziydi. Ajan Doyle, Ajan Bodie ve bunların patronu , CI5 organizasyonunun kurucu Cowley'in ağır olayların peşinden koşmaları anlatırdı çünkü bunlar seçme elemanlardı ve terörist olaylarında falan Cowley sadece bizimkileri yollardı, çok sert, gerektiğinde kanunları kuralları çiğnemekten çekinmeyen seksenlerin Jack Bauer'leriydi onlar!

 

San Fransisko Sokakları (The Streets of San Fransisco)

 

 

San Fransisko'lu iki detektifin maceralarını anlatan heyecanlı bir diziydi, tıfıllığının doruğunda Michael Douglas ilk çıkışını bu diziyle yapmıştı. Emektar ve yaşlı detektifi de patlıcan model burnuyla meşhur Karl Malden oynuyordu. Bu dizinin en güzel yanı San Fransisko sokakalarında çekilmiş kovalamaca sahneleriydi, kocaman 70 model Amerikan arabaları o yokuşlu sokaklardan hızla çıkar ve uça uça aşağı inerlerdi. Parçalanan, birbirine giren arabanın haddi hesabı olmazdı. Kahramanlarımızı bu hareketli sokaklarda cinayet davalarını kovalarlardı.

 

Shogun

 

 

Hai Efendi Toranaga! Anjinsan! Mariko! Feodal zamanların Japonya'sında mahsur kalan İngiliz denizci Blackthorne'un maceraları herkesi ekran başına kilitlerken, başroldeki Richard Chamberlain kadınlar arasında ilah mertebesine yükselmişti. Japon kültürünün zenginliğini gözler önüne serip herkese iki kelime Japonca öğreten çok pahalı prodüksiyonu ve mükemmel oyuncularıyla seksenlerin en sevilen dizilerinden olmuştu. Yanlış hatırlamıyorsam en sonunda Anjinsan yani Blackthorne asla Japonya'dan kurtulamayacağını anlamıştı, çünkü bunun yaptığı gemileri Japonlar geceleri çatır çutur yakıyorlardı, o da haydi baştan başlıyordu, böyle bir kısır döngü içindeydi...

 

Simon & Simon

 

 

San Diego'lu detektif Simon kardeşlerin maceralarını anlatan bir polisiye diziydi. Bu tarz iki karakterli dizilerde adet olduğu üzere bu kardeşler de zıt kişiliklere sahiptiler ve sürekli olayın nasıl çözüleceğine dair fikir ayrılığı yaşarlardı. Bunların biri hukuk fakültesinde okumuş takım elbiseli züppe bir tip, diğeri hayat okulu mezunu kovboy kılıklı pejmürde bir arkadaştı.

Smith ve Jones (Alias Smith & Jones)

 

 

Eğlenceli bir kovboy dizisiydi, kovboyların adı Hannibal ve Kid Curry idi ama bunlar yakalanmamak için Smith ve Jones takma adlarını kullanırlardı. Bunların özellikle sarışın olanı pek yakışıklı ve cerzebeli bir tipti. Bu öykünün ana fikri, kahramanlarımızın belli bir süre başlarına bela açmadan oturmaları gerektiğiydi ama tabii her hafta başlarına bir iş gelir ve maceralara bulaşmak zorunda kalırlardı.

 

Şahin Tepesi (Falcon Crest)

 

 

Bu dizinin entrikalarla dolu bir hikayesi vardı. Şahin Tepesi'nin kraliçesi Angela diye menopozu gelmiş tirit bir teyzeydi. Bu Angela geniş üzüm bağlarının sahibiydi. Fakat birgün bunun kuzeni mi, yeğeni mi birisi çıkmış, allem kallem Angela'nın bağlarını elinden almıştı. Angela hep bu adamla mücadele ederdi. Bunun bir de torunu vardı, bu tipi esmer ve de yakışıklı Lorenzo Lamas oynardı. Torun çok pislikti, elinden uçanla kaçan kurtulurdu ama o devirde bütün kızlar bunun hastasıydı. İşte sonra bu dizide herkes birbiriyle al takke ver külah, kim kim çocuğu belli değil, böyle çok çapraşık meseleler ortaya çıkmıştı.

 

Tatlı & Sert (The Avengers)

 

 

Çok farklı İngiliz mizah ürünü, ajan ve bilim kurgu dizisiydi. Ajanlarımız tipik İngiliz centilmeni kıyafetiyle John Steed ve daracık tulumuyla çarpıcı Emma Peel idi. Bunlar her bölümde bir cinayet olayını çözer, kavgalara karışır, deli bilim adamlarıyla ve düşman casuslarla uğraşırlardı. Emma'yı oynayan kadına bütün adamlar hasta olurdu. Bunların aralarındaki kimya herkese merakla izlettirirdi bu çılgın diziyi.

 

Tatlı Cadı (Bewitched)

 

 

Sementa, sıradan bir ademoğlu ile evlenmiş kanlı canlı bir cadıydı. Bunun hem cadı hem de cadaloz anası Endora da adem koca Derın'a uyuz olur, kızını damattan ayırmaya çalışırdı. Sementa'nın en önemli özelliği burnuydu, şirin bir müzik eşliğinde burnunu oynatır ve gerekli büyüleri yaparak o bölümün meselesini çözerdi. Bu dizinin çizgi film olarak hazırlanmış bir jeneriği vardı. Sementa'yı güzeller güzeli Elizabeth Montgomery canlandırmıştı.

 

Tehlike Çemberi (Hart to Hart)

 

 

Bu dizi bir elleri yağda ötekisi havyarda, milyoner bir çiftin maceralarını anlatırdı. Jonathan ve Jennifer Hart'ın hayatta tek dertleri yoktu, o yüzden sürekli saçma sapan işlere, cinayetlere, hırsızlıklara bulaşır ve cin fikirleriyle sonuçta olayı çözerlerdi. Zengin kahramanlarımızı o günlerin meşhur artistlerinden Robert Wagner ve Stefanie Powers canlandırırdı. Bunların bir de kaçık bir uşakları vardı.

Ama adını hatırlamıyorum.

 

Uzay 1999 (Space 1999)

 

 

İnsanlığın 20 yıl içinde uzayda yaşamaya başlayacağını varsayan çizgi ve dizi film furyasındandı. Meşhur Ay Üssü Alfa bu dizinin geçtiği mekandı. Ay'daki nükleer patlama sonucu Ay Üssü Alfa Dünya'nın yörüngesinden çıkıp uzayda kayboluyor ve kahramanlarımızı Kaptan König ile güzel doktor Helena her hafta maceradan maceraya uçuyorlardı.

 

Uzay Yolu (Star Trek)

 

 

İşte elemanları adeta ulusal kahramanlar haline gelmiş, çok sevilen bir dizi daha. Kaptan Körk ve Volkanlı Mister Spak çocukluğumuzun unutulmaz tipleriydi. Geminin adı Atılgan'dı, Uhura diye zenci mürettebat, bir de bunları her yere ışınlayan Skati vardı, "ışınla beni Skati" yıllarca dilimize pelesenk olmuş bir espriydi. Her bölümde Kaptan Körk "kaptanın seyir defteri, ışık yılı bilmem ne, Atılgan'ı şuraya götürüyoruz" gibilerden günlük tutardı. Türkiye'de Uzay Yolu sevgisi doruğa çıkınca nur içinde yatsın, rahmetli Sadri Alışık "Turist Ömer Uzay Yolunda" isimli şaheseri çevirmiş, (hani kapıların pışıık pışıık diye açıldığı) kompüterle de bir güzel dalgasını geçerek olaya son noktayı koymuştu.[1]

 

21.Cadde (21 Jump Street)

 

 

Tüysüz mü tüysüz, parlak mı parlak, kısacası süt gibi bir Johnny Depp'in başrolde oynadığı aksiyonu bol bir polisiye diziydi. Johnny bu diziyle genç kızların ilahı olmuştu. Kahramanlarımız genç polisler olduklarından kılık değiştirip genç öğrencilerin arasına dalar ve onların alkol, uyuşturucu, seks, AIDS vb vb problemleriyle uğraşırlardı. Bu dizideki Dennis Booker (Richard Grieco) sonradan ayrılıp kendi dizisine sahip bir kahraman olmuştu.

 

 

A Takımı (The A Team)

 

 

Heyecanlı bir jenerik müziğine sahip bu dizide ordudan ayrılmış 4 tane adamın kurduğu özel bir ekibin maceraları anlatılırdı. Komutanları Albay Hannibal'i George Peppard oynardı. Ekipteki diğer tipler, boyunda yüz bin tane kolyesiyle Mr.T-Baraküs, sarışın ve de yakışıklı Face, bir de kaçık Murdock idi. Bu deliyi her bölümde tımarhaneden kaçırırlar, sonra o haftanın yardım isteyen müşterisinin olayını çözerlerdi. Siyah minibüsleri süperdi. Albay deri eldivenleri ve purosuyla çok karizmatikti. Baraküs uçaktan korkar, gerektiğinde bunu ilaçla bayıltıp öyle uçururlardı. Bir de ne olursa olsun bunun altınlarına halel gelmez, annem çok sinir olurdu bu duruma.

 

 

Alacakaranlık Kuşağı (The Twilight Zone)

 

 

TRT'nin ödümüzü patlatan dizilerindendi. Çok şaşırtıcı bir sonla biten gerilim öyküleri gösterilirdi. Hepsinin en büyük numarası sonunda saklıydı ve olayı en akla gelmedik şekilde bitiren sürprizli finali izlerken insanın kanı çekilirdi.

 

 

Atlı Karınca (Carrusel)

 

 

Hafta içi akşamüzerleri yayınlanan çocuklar için yapılmış bir Meksika dizisiydi. Feride Çalıkuşu tadında genç muallime Himena, yaramaz öğrencilerle dolu bir sınıfın öğretmeni olarak çalışmaya başlıyordu. Tabii zamanla öğrencilerin kalbini kazanıp bunların dertleriyle uğraşmaya başladı. Aman ne tipler vardı bu sınıfta inanamazsınız, sarışın, zengin ve güzel Maria Huakina vardı, bu kız sürekli dantel eldivenler giyer ve diğerlerini küçümserdi. Sirilo vardı, fakir zenci oğlan, bu Maria Huakina kaltağına aşıktı, Maria da bunu ezer dururdu. Valeria vardı, ukala, gözlüklü bir şey (benim gibi püahahaha) bunun sevgilisi David idi, ara sıra kıskançlık kavgaları çıkartırdı bu kız. Ama en unutulmaz tip Hayme Pahilyo denen toramandı kesinlikle. Sonunda Sirilo'nun babası zengin mi oldu ne? Vay be! Aradan onca yıl geçti, ben bunların isimlerini hala nasıl anımsıyorum, şaştım bu işe.

 

 

Bana Şans Dile (Wish Me Luck)

 

 

TRT'nin harika dizilerinden biriydi. İkinci dünya savaşında 2 casus kızın maceralarını anlatırdı. Bunlardan biri kendi halinde bir ev kadını, diğeri de fabrika işçisi çalışan bir kızdı. Bunlar casus olmaya karar verince önce eğitime alınıyorlar, sonra da İngiltere'den Fransa'ya geçip istihbarata başlıyorlardı. Sonunda kurşuna dizilmişledi galiba. Bir de Nazilerin saçlarını kazıdığı Blanche diye bir ablayı anımsıyorum ama bu dizide miydi acaba?

 

 

Benim İki Babam Var (My Two Dads)

 

 

Bu dizide küçük bir kız annesi ölünce 2 baba adayının eline düşüyordu. Biri akıllı uslu, diğeri uçuk kaçık bu tipler vaktiyle kızın annesiyle flört etmişlerdi. Bu yüzden ikisi de kızın babası olabilirdi. Başka da bir numarası yoktu.

 

 

Booker

 

 

21.Cadde'den ayrılan Richard Grieco'nun kendi karakterinin dizisiydi, kızlar arasında çok popüler olmuş, posterleri çıkartmaları ortalığı sarmıştı. Şimdiki gençlik dergileri nasıl acaba? Merak ettim... O zamanlar işte "Booker hakkında bilmedikleriniz", "Richard Grieco mu Johnny Depp mi?" falan gibi masumane yazılar çıkardı. Biz de sanki bunları koynumuza alacağız ya deli gibi posterleri, çıkartmaları biriktirip, haklarında yazan her şeyi ezbere bilirdik. Tabii nikah memuru sorar falan maazallah...

 

 

Dedektiflik Bürosu (Remington Steele)

 

 

Çok sevilen bir detektif dizisiydi. Kahramanımız Laura Holt kadın olduğu için detektif bürosuna hiç müşteri gelmeyince Remington Steele diye bir erkek adı uyduruyor ve bundan sonra işleri patır patır açılıyordu. Ama günün birinde Pierce Brosnan çıkagelip "hakiki Remington Steel benim!" diyerek kızımıza ortak oldu ve ikilimiz bundan böyle olayları beraber çözmeye başladılar. Tabii Remington'un unutulmaz özelliği sinema tarihine çok vakıf oluşu ve olayları eski klasik filmlerle bağdaştırarak çözebilmesiydi. Laura'yla aralarında aşk yaşamayı da ihmal etmemişlerdi.

 

 

Gazap Kuşları (The Thorn Birds)

 

 

Kadınların hayran olduğu (nafile bir çaba) Richard Chamberlain'in başrolünde oynadığı çok acıklı bir mini diziydi, annem bayılırdı bu diziye. Richard bu dizide Maggie diye bir kıza aşık olan ama kendini dine adadığı için aşkını inkar eden Ralph diye bir rahibi canlandırıyordu. Maggie evlenip çocuk sahibi olduktan sonra aşkını kabullenen Ralph'ten de bir oğlan doğuracak, kahramanlarımız kendilerini bekleyen trajik sona doğru ilerleyeceklerdi.

 

 

Görevimiz Tehlike (Mission: Impossible)

 

 

Tom Cruise'un cafcaflı filmleri hikaye, asıl Görevimiz Tehlike'yi biz TRT'de pazar öğle yemeğinden sonra ailecek izlerdik. Bu özel ekibin başı beyaz saçlı yaşlı kurt Jim'di. Her bölüm önce o meşhur gaza getirici müzikle açılır sonra Jim, küçük kara bir kutu bulurdu, bu kutu "Senin görevin Jim eğer kabul edersen.." diye konuşmaya başlar ve bu haftaki görevlerini anlatırdı. Sonra da 5 saniye içinde kendi kendini yok ederdi! Ben bu ekipteki tilki suratlı esmer Nicholas'ı beğenirdim, şimdi bakıyorum da pek de çirkinmiş. Ekipteki güzel kadın karakter bir süre sonra ölüp diziden ayrılmış, yerine Ziyaretçiler'deki Diana'yı oynayan kadın gelmişti.

 

 

GÜZEL VE ÇİRKİN (Beauty and the Beast)

 

 

Pazar gecelerinin unutulmaz dizisiydi. İnsanın içine işleyen dokunaklı bir müziği vardı. Açılış jeneriğinde Vincent'ı seslendiren sanatçı harikulade bir şekilde ulaşamayacağı bir dünyada yaşayan sevdiği kadını anlatır ve "Onun adı, Catherine." derdi. Vincent, ülkemizde aslan adam olarak tanınan acayip bir yaratıktı. New York metrosunun alt katlarında, labirent gibi esrarlı bir yerde yaşardı. Catherine ise zengin, güzel, başarılı bir avukattı. Birgün yolda saldırıya uğrayıp yüzü kesiliyor ve parka terk ediliyordu. Bunu bulan Vincent kadını aşağıdaki gizli odalara götürüyor, yeraltındaki güruhun lideri Baba, Catherine'i tedavi ediyordu. Sonra Catherine ile Vincent aşık oldular, Catherine'nin parmağı kesilse Vincent bunu hissedebiliyor, kükreyerek gelip Catherine'yi bin türlü beladan kurtarıyordu. Catherine'nin çatı katında harika bir dairesi ve muhteşem manzaralı bir balkonu vardı, balkonun kapılarını açınca ince tül perdeler uçuşur, Catherine, ağır ağır yürüyerek balkona çıkar, gecenin karanlığında ışıl ışıl parlayan Manhattan manzarasını izlerdi. Az sonra Vincent gelir, birbirlerine sarılırlar ama daha ileri gidemezlerdi. Ne yazık ki Linda Hamilton diziden ayrılınca Catherine karakteri öldü ve devamını hiç izlemedim ben bunun

 

 

Hayat Ağacı (Generations)

 

 

Seksenlerin sonunda yayınlanmış kısa ömürlü bir Amerikan pembe dizisiydi. Biri beyaz biri siyah iki ailenin maceralarını anlatırdı, zenci aile dondurmacıydı, bunların ninesi beyazların annesinin dadısıymış eskiden, böyle bir hikayeleri vardı. Dizinin kahramanı başbelası sarışın Sam'dı. Bunun kendiyle yaşıt Monik diye bir teyzesi vardı, Monik esmer ve de yakışıklı bir herifle evlenmişti, ancak bu dizinin prensi kesinlikle Kayl Mastırs idi, bütün hatunlar hastasıydı Kayl'ın hatta bizim Çalıkuşu Özgür bile! Sam'ın çevirdiği dolaplar sonucu başına dert olan otel sahibi zengin bir de herif vardı. Dondurmacılarda da işler karışıktı. Bunların oğlu sevimli Adam, aile dostları Martin'in karısı Dorin ile al takke ver külah durumlardaydı. Sonradan Dorin hamile kaldı ama Adam, Maya diye çok genç ve güzel bir sevgili bulmuştu. Bu dizinin son sahnesinde Adam'ın babası kalp krizi geçirirken Dorin nedense adamın üzerinde oturuyordu ve tam o sırada ailenin kalanı içeri girmişti...

 

 

Kara Şimşek (Knight Rider)

 

 

Çocukluğumuzun efsane dizisiydi. Bir olayda kurşunlanan polis Maykıl'a plastik cerrahi ile yeni bir yüz yapılıyor ve kahramanımız David Hasselhof formatında Maykıl Nayt olarak coşuyor, kötülerle mücadeleye başlıyordu. Bunun patronu Devon, asistanı da kumral güzeli Bonnie idi. Her bölümde güzel bir kadının başı belaya girer ve şövalyemiz onu kurtarmak için süper akıllı ve konuşan arabası Kit ile olay yerine giderdi. Bu araba siyahtı, kendine kendine hareket eden yarım direksiyonu, bir de önünde dillere destan bir kırmızı ışığı vardı ki memleketimizde binlerce araba bu sebepten modifiye edilmiştir. (Kit aslında bir Transam Pontiac idi) Bir de bu Kit'in kötü kalpli kardeşi Kar vardı ki en korkunç bölümlerden birinde kumların altına gömülerek ışşığı sönmüştü kendisinin hiç unutmam. Resmen ağzımız açık izlerdik Kara Şimşek'i.

 

 

Kraliyet Düğünü

 

 

Seksenli yılların başında bir haziran günü tüm dünyada hayat durmuş, ve insanlar birkaç saatliğine İran-Irak savaşını ve diğer dertleri unutup televizyonda canlı yayında İngiltere'deki düğünü izlemişti. Utangaç ve de saftirik lady Diana, limon suratlı prens Charles ile evlenip herkesin hayallerindeki peri masalını televizyondan milyonlarca insanın izlediği naklen yayında gerçeğe dönüştürmüştü. Ne yazık ki bu masalda kimse sonsuza dek mutlu yaşamadı.

 

 

 

 

 

 

Seksenlerin sonuna doğru artık detektif dizileri yavaş yavaş bitiyor, yerini avukat dizileri alıyordu. Matlock yaşını başını almış bir avukat amcaydı. Her bölümde aynı beyaz takım elbiseyi giyer ve mahkeme salonunda çok enteresan ve yaratıcı aksiyonlarla davayı çözerdi. Bunun asistanlığına da kızı yapardı. Babamın sevdiği dizilerdendi.

 

 

Mike Hammer (Mickey Spillane's Mike Hammer)

 

 

Yine babamın bayıldığı detektif seriyallerindendi. Bir Richard Jordan'a bir de Mayk'ı oynayan Stacy Keach'e babam hala çok kızar, patlama yapamadılar, meşhur aktör olamadılar diye. Çok maço, sert, çabucak kızan cinsten tehlikeli bir adamdı Mayk. Adaleti yerine getirir, ücretini ve masraflarını alır, çeker giderdi.

 

 

Muhteşem İkili (Perfect Strangers)

 

 

Kuzen Larry ve Kuzen Balki! İşte bu diziden sonra kuzenler birbirine isimleriyle değil kuzen diye seslenmeye başlamıştı! Bu dizide Yunanistan'dan kalkarak Şikago'da yaşayan kuzeni Larry'nin yanına taşınan Balki'nin maceraları anlatılırdı. Bunların sarışın ve güzel sevgilileri de vardı. Komik, eğlenceli ve çok sevilen bir diziydi.

 

 

Murphy Brown

 

 

Murphy Brown sarışın ve yalnız yaşayan gazeteci bir kadındı, bir haber dergisinde mi ne çalışıyordu. Tabii dergide çeşit çeşit nevi şahsına münhasır kişilikler, bir de isminden dolayı unutmadığım Korki diye komik bir kadın vardı. Neyse işte bu dizi bu dergideki tiplerin ve Murphy'nin maceralarını anlatırdı, çok komikti ama ana fikri neydi, sonunda ne oldu hiç hatırlamıyorum.

 

 

Poirot

 

 

Bana Agatha Christie sevgisi aşılayan ve Altın Kitaplar'ın yayınladığı o ufak kitapları desteyle okumama sebebiyet veren dizidir. (Herhalde herkes böyle bir dönemden geçmiştir) Bıyığı, yumurta kafası ve gri beyin hücreleri ile tanınan Belçikalı detektif Hercules Poirot'nun maceralarını anlatırdı. Klasik bir diziydi, babamla kaçırmadan izlerdik.

 

 

Sahil Güvenlik (Baywatch)

 

 

Seksenler yavaş yavaş sona erip yerini farklı zamanlara bırakırken ekranda değişik diziler belirmeye başladı. Bunların ilki Sahil Güvenlik'ti. Kırmız şortlu adamlarla, kırmızı mayolu ve iri memeli kadınların plaj maceralarını anlatıyordu. Başrolde Kara Şimşek David Hasselhof oynuyordu, o sıralarda bütün gençlik dergileri bunun boy boy posterlerini verip durmuştu. Bir de sarışın silikon fırtınası Pamela Anderson var ki, resmen artık doksanlara geldiğimizin habercisiydi.

 

 

Sarı Gül (The Yellow Rose)

 

 

Sarı Gül Teksas'ta bir çiftliğin adıydı. Sahibi ölmüş, oğullarıyla genç ikinci karısı bir yandan kavga ederken beri yandan çiftliği döndürmeye çalışırlardı. Yanlış hatırlamıyorsam pazar geceleri yayınlanıyordu. Sam Elliot pos bıyıklarıyla başroldeydi, Cybill Shepherd ise şen dulu canlandırmaktaydı. Niyeyse bunun jeneriği hiç aklımdan çıkmamıştır.

 

 

Savaş ve Anılar (War and Remembrance)

 

 

Başrolünde Robert Mitchum'un oynadığı ve 2. Dünya Savaşı öncesi anlatan Savaş Rüzgarları'nın devamıydı bu dizi ve tabii TRT'de yayınlanmıştı. Kadın oyuncu Jane Seymour idi. Kahramanımız bir uçak gemisine komuta ediyordu ve unutamadığım bir sahnede, uçaklar gece dönerken, düşman görmesin diye ışıklar yakılmamış, ama komutan pilotlarını kaybetmemek için her şeyi göze alarak upuzun gemi boyunca tüm ışıkları yaktırmıştı bir anda, muhteşem bir andı. Sonradan abimle deli gibi uçak gemisi yapmaya çalışmıştık eski legolardan.

 

 

Serüven Peşinde (Tales of the Gold Monkey)

 

 

Indiana Jones benzeri çok eğlenceli bir diziydi. Gaye arkadaşımız dizinin kahramanı Jake Curry'i çok beğenirdi. Jake'nin hayatta bir pırpırlı deniz uçağı, bir de tek gözlü köpeği Jack vardı, köpeğin gözünde korsan bandı takılıydı. Suya inebilen o uçak bir rüya gibiydi. Her hafta maceradan maceraya koşan Jake'ye Sarah diye bir abla eşlik ederdi.

 

 

Şöhret (Fame)

 

 

Cuma akşamları yayınlanan muhteşem diziydi. New York'taki bir sanat okulunda öğrencilerin çalışmalarını ve günün birinde şöhret olabilmek için ter dökmelerini anlatırdı. Özellikle zenci dansçı Leroy, utangaç Bruno, huzursuz Doris, dans öğretmeni Lidya, çellist Julie ve güzeller güzeli Koko unutulmayan karakterlerdi. Her hafta o meşhur şarkıyla açılan jeneriğinde Lidya; "şöhret olmak istiyorsunuz, burada bedelini ödeyeceksiniz: ter dökerek" gibilerden bir şey söyler ve dizimiz başlardı.

 

 

Yesenia

 

 

Aylarca süren Meksika dizilerinin mini-dizi formatında olanıydı, sanırım TRT2'de birkaç hafta yayınlanmış ve bitmişti. Yesenia, çingeneler tarafından büyütülmüş eli maşalı bir kızdı, yakışıklı bir subaya aşık olup gizlice evlenmişti ama sonra bu Yesenia'nın zengin bir kadının kızı olduğu ortaya çıktı, o da annesinin malikhanesine taşındı ama burada üvey kız kardeşi de meğer bunun sevdiği subayın nişanlısı mı neydi? Sonunda verem olan üvey kız kardeş, dedesiyle beraber evi terk etmiş, Yesenia subayına kavuşmuştu. Biz de abimle yemeğini yesenia yemesenia gibi berbat espriler yapıp durmuştuk.

 

 

Zamanda Yolculuk (Voyagers)

 

 

En merakla takip ettiğim dizilerdendi. Bir adamla bir çocuk ellerindeki köstekli saate benzeyen, böyle Çokomel gibi kocaman bir cihaz sayesinde zamanda yolculuk ederlerdi. Tünel gibi bir yerden geçerek gidecekleri yere varırlardı, burası da genellikle tarihi meşhur bir olayın vuku bulacağı bir yer olurdu. Ama bu tipler kimdi, amaçları neydi hiç hatırlamıyorum. Teknik becerileri sayesinde hayatı boyunca Japon olarak tanınmış abim; "ben bu saatten yapabilirim ama altındaki parçayı göremiyorum ki" diyerek aklımı alırdı.

 

 

Zil Çalınca (Saved by the Bell)

 

 

İşte artık ortaokuldaydım ve birgün birisiyle "aaa resmen Skriiç" diye dalga geçtim ve meğer bütün kızlar bu diziyi seyrettiği için popülaritem tavan yaptı. O zamanlar şimdilerde olduğu gibi özgün olma, farklı olma modası yoktu, aksine herkes ne dinliyorsa (New Kids on the Block, Jason Donovan vb) onu dinlemeli, aynı dizileri izlemek gerekirdi. Her neyse, bu dizi hafta içi bir akşam yayınlanıyordu ve bir grup lise öğrencisinin maceralarını anlatırdı. Başroldeki karakter Zack diye sarışın bir yakışıklıydı (ya da o zaman bize öyle geliyordu), kızlarla başı dertteydi. Screech ise bunun embesil arkadaşıydı. Böyle saçma sapan bir gençlik dizisiydi ama bayılırdık o zamanlar.[1]

 

23 Nisan Gala Programları

 

 

Eskiden 23 Nisan gala programı Ankara'da kocaman bir spor salonundan yayınlanırdı, sunuculuğunu da Halit Kıvanç yapardı. Kendisinin özellikle "Venezüela" demesini nedense hiç unutmamışımdır. Galanın sonunda Türk ekibi halk oyunları gösterisi yapar, ve finalde tüm çocuklar salona iner, coşardı. Birkaç gün sonra da haberlerde konuk çocuklarla ev sahibi çocukların illa ağlaya ağlaya salya sümük ayrılış sahneleri gösterilirdi. Artık biz yıllarca izledik bu haberi.

 

 

3-2-1 Contact

 

 

Çok güzel, gaza getirici bir açılış şarkısı olan ve bilimsel olayları bizlere anlaşılır şekilde açıklayan harika bir çocuk programıydı. Sanırım haftada bir, okul dönüşü akşam izlerdik, kaçırmazdım, çok severdim bu programı.

 

 

4. Murat

 

 

Cihan Ünal'ın ilk kez parladığı, TRT yapımı ilk meşhur tarihi dizilerdendi. Padişah 4.Murat'ın tarihte iz bırakmış kısa hayatını anlatırdı. Bu diziden sonra Cihan Ünal-Ayten Gökçer dizilerin sevilen ikilisi olmuşlar, başka yapımlarda da beraber rol almışlardı.

 

 

Altın Kızlar (The Golden Girls)

 

 

Altın Kızlar beraber yaşayan 3 tane menopoz teyzeydi, Dorothy entelektüel olan, Rose düpedüz salak, Blanche ise fındık kıran folloş ablaydı. Bir süre sonra Dorothy'nin annesi 200 yaşındaki Sophia da bunların yanına taşınmış ve kahramanlarımız coşmaya başlamışlardı. Seslendirme de bir TRT klasiği olarak mükemmeldi. Olaylar bu ablamların oturma odasında geçer, muhabbetleri ve Sophia'nın bunlara yapıştırdığı cevaplar gülmekten kırar geçerdi bizi.

 

 

Aşk-ı Memnu

 

 

TRT'nin ilk ve en meşhur dizisiydi, yönetmeni Halit Refiğ, başrol oyuncusu ise gencecik Müjde Ar'dı. Müjde Ar, yasak aşkına karşı koyamayan bahtsız Bihter rolü ile bir anda parlamıştı. Bihter'in yasak aşkını da mavi gözleriyle meşhur Salih Güney oynamıştı (ama dizi siyah beyazdı tabii)

 

 

Barış Manço ile 7'den 77'ye

 

 

Nurlar içinde yatsın, rahmetli Barış Manço'nun herkesi ekran karşısına toplayan muhteşem pazar programıydı. Barış abi sayesinde biz de tv karşısında dünyayı gezdik, belki hiç göremeyeceğimiz ülkeleri gördük, bir sürü şeyler öğrendik. Bir de bu programın Adam Olacak Çocuk isimli yarışma bölümü vardı ki, minicik veletlerle Barış abinin kurduğu diyalog inanılmazdı, bu ufaklıklara şarkı söyletir, en sevdikleri ikinci yemeği sorardı, çünkü her çocuğun en sevdiği yemek köfte idi o zamanlar. Tabii her ufaklık 10 puan 10 puan 10 puan alıp şampiyon olurdu. Sonradan Adam Olacak Çocuk'la dönüşümlü olarak 2.Kahvaltı başladı, emekli pinpon hanımlar ve beylerle sohbet ederdi Barış Abi. Ve her programın sonunda o unutulmaz adresi verirdi: Barış Manço Moda 81300 İstanbul

 

 

Bizim Ev (Our House)

 

 

Vallahi bunu da pazar akşamları izlediğimi anımsıyorum. Bu dizide anne ve çocukları baba öldüğü için dedenin evine taşınıyorlar ve beraberce şenlikli bir hayat yaşamaya başlıyorlardı. Babam çok severdi bu diziyi. En büyük kızı doksanlarda Evimiz Hollywood'da dizisiyle patlama yapacak Shannen Doherty oynuyordu. Her hafta bir iyilik, dürüstlük, erdem dersi verilirdi bu dizide.

 

 

Bu Dünyanın Dışından (Out of This World)

 

 

Bu dizi bir anne-kızın maceralarını anlatıyordu ama bu kızın, ki adı Evie idi, babası uzaylıydı! Ve Evie'nin çok acayip bir özelliği vardı: işaret parmaklarını birbirine değdirince zaman duruyordu. O yüzden başına ne gelse cart zamanı durduruyor, meseleyi hallediyordu. Bir bölümde "ya bana bir Levis verin, ya da beni öldürün" demişti, nedense hiç unutmadım bu lafı.

 

 

Cosby Ailesi (The Cosby Show)

 

 

Amerikalı zenci komedyen Bill Cosby'nin başrolünde oynadığı ve Doktor Cliff Haxtable ile ailesinin maceralarını anlatan çok komik, popüler bir diziydi. Dizideki ailenin adı Haxtable olduğu halde TRT'nin neden ısrarla Cosby ailesi olarak yayınladığı muamma idi. Dizide doktorun güzel bir avukat eşi, Sandra, Denise, Theo, Vanessa ve Rudy diye bir sürü çocuğu vardı. Bill Cosby'i Sezai Aydın unutulmaz başyapıt dublajıyla seslendirmişti. Adeta Cosby'nin kendisi olmuştu, "ama Teo, oğğlummm" deyişi hala kulaklarımdadır.

 

 

Çalıkuşu

 

 

Reşat Nuri Güntekin'in en sevilen eserinden uyarlanan bu dizi meşhur oyuncuları ve rahmetli Esin Engin'in muhteşem müziğiyle TRT'nin unutulmazlarındandı. Feride Çalıkuşu rolüyle Aydan Şener televizyonun resmen kraliçesi olmuştu. Kamuran'ı ise Ahu Tuğba'lı bir Bodrum filminden fırlayıp gelmiş gibi görünen Kenan Kalav oynamıştı, öylesine güneş yanığı ve esmerdi kendisi. Sarışın, nazlı ve nazik Kamuran yerine kanlı canlı, şehvetli bir Kamuran olmuştu bu arkadaş. Nurlar içinde yatsın eşsiz Sadri Alışık Doktor Hayrullah rolünde resmen döktürmüş, tekkaş Mine Çayıroğlu ise Munise rolünde ölüm döşeğinde herkesi ağlatmıştı. Bu dizide Feride'nin düğününden önce çıkagelen ve "hiişşşt hişştt küçükhanım!" diyen kara çarşaflı kadın bütün çocukların ödünü patlatırken bizim Özgür de "Kamuran bana fondan verir, ben Kamuran'a veriririm" tekerlemesiyle olayı bambaşka boyutlara taşımıştı sayın seyirciler.

 

 

Dantel (Lace)

 

 

Zamanında pek tutulmuş pembe mini dizilerden biriydi Dantel. "Siz ******lardan hangisi benim annem?" diyerek üç kadın arasından gerçek annesini bulmaya çalışan bir kızın macerasını anlatıyordu. Lili denen bu kız kadınları bir araya getiriyor ve dizinin kalanı büyük bir geri dönüş ile bu kadınların maceralarını anlatıyordu. Kızın gerçek annesinin kimliği en son dakikalarda ortaya çıkmıştı.

 

 

Eurovision 1980 - Petrol

 

 

Türkiye'de Yetmişli yılların ikinci yarısında başlayan Eurovision çılgınlığı seksenlerde binbir türlü hezimetle bezeli ulusal bir takıntıya dönmüştü. Bu yüzden TRT'de 1980 yılında yarışmaya Süperstar Ajda Pekkan'ı gönderdi. Ajda memleketin en Avrupai kadınıydı, güzelliği, yabancı bestelerden uyarlama şarkıları ve estetik ameliyatları ile en parlak yıldızımızdı. Bütün bunlara rağmen yarışmaya alabildiğine oryantal bir şarkıyla katılmıştı: Petrol. Amaan petrool, canıım petrool artık sana sana sana muhtacıım petrool diye uzayıp giden ağdalı melodisiyle şarkı 15. olabilmiş, Ajda Pekkan uzun süre depresyondan çıkamamıştı.

 

 

Eurovision 1983, Opera

 

 

Eurovision'da ülkemize tarihi bir hezimet yaşatan, sıfır puan alarak sonuncu olan ilk şarkımız Opera idi. Şarkıyı rahmetli Çetin Alp seslendirmiş, ve Opera'dan sonra kariyeri sona erip hayata kırgın ve küs vefat etmiştir. Halbuki şarkının o korkunç sözlerini Aysel Gürel yazmış, sarkıcıyı da TRT seçmişti. Şarkının sözleri "İşte opera, heyecan fırtınası, coşar ruhumda, duyarım sönmez o aşkı, baleli aşk dolu, müzikli oyunlar, uvertür, trio, düetto, korolar, saraydan kız kaçırma, ölmez la traviata..." şeklinde başlayıp aynı saçmalıkta devam ediyordu. Arkada da gülünç kılıklar içinde bir türlü senkronize olamayan vokal ekibi bu curcunayı tamamlamaktaydı. Evlere şenlik bu şarkı yıllar sonra Eurovision tarihinin en kötü şarkısı seçilmişti. Bence kesinlikle seksenlerin en unutulmaz şarkılarındandır.

 

 

Eurovision 1989, Bana Bana

 

 

Nereden başlasam, Bana Bana'yı nasıl anlatsam? Büyük usta Timur Selçuk'un yazıp bestelediği çok değişik bir şarkıydı. Çok sesli bir yapısı, oryantal melodileri, zengin orkestra müziğiyle aslında çok emek verilmiş bir şarkıydı ama sözleri tam bir fiyaskoydu. Sürekli tekrarlanan "Bana bana, bana bana, bana bunu bana bunu bana bana" tadında biteviye devam eden sözleri vardı şarkının. Şimdi dinlediğimde bana tuhaf ve hoş gelse de, o sene bu şarkıyla inanılmaz derecede dalga geçmiştik. Fakat asıl bomba yarışmada patladı, Timur Selçuk aynı zamanda orkestrayı da yönetiyordu ve Grup Pan " o bir gün, giderse, gene seni, gene seni üzerse" diye şarkıya başlarken inanılmaz coşmuş, adeta uçarak yönetmiştir orkestrayı. Sahnedeki gruptan çok o izlenmiş ve ekranda her belirdiğinde "Aha şimdi uçacak" dedirtmişti.

 

 

İşitme Engelliler Haber Bülteni

 

 

Herhalde dünyanın hiçbir ülkesinde bir neslin bütün çocukları oturup işitme engelliler için hazırlanan haber bültenini izlememiştir. Biz yapmıştık! Pazar sabahı erkenden kalkıp televizyonu açar, Voltran'ı beklerdik. Heyhat, Voltran'dan önce böyle renkli bir logo çıkar ve işaret diliyle haftanın haberleri anlatılır, alttan da yazıları geçerdi. Kimbilir kaç çocuk bu yazılar sayesinde okumayı sökmüştü. İşte biz böyle bir nesildik, seksenlerde çocuk olmak, pazar sabahı bu bülteni izlemek demekti.

 

 

Kanun Kanundur (L.A. Law)

 

 

Pazarları yayınlanırdı ama fark ettim de bir sürü dizi içi aynı şeyi yazmışım! Neyse, bunlar Los Angeles'te havalı bir büroda çalışan bir grup avukattılar. Dizide bunların aralarındaki aşna fişneler ile koşut olarak mahkeme salonlarındaki çekişmeler gösterilirdi. (Artık detektif dizilerinden avukat dizilerine bir tür geçiş başlıyordu ki bu dizinin yumurtası olarak doksanlarda Ally McBeal ortaya çıkacaktı) Bu dizinin en yakışıklı bitirim avukatını da Harry Hamlin oynamış ve kızlar arasında çok popüler olmuştu. Ofisteki sevimli tipli kır saçlı amca ile, sarışın geçkince hoş hanım avukat evlenmişlerdi ilerleyen bölümlerde. Sonra da boşandılar galiba?

 

 

Kavanozdaki Adam

 

 

Kabus gibi bir TRT diziydi. Başroldeki Ahmet Mekin'e Türk doktorlar dünyada bir ilki gerçekleştirip beyin nakli yapıyorlardı. O sahneyi de hiç unutmamışımdır, doktor elinde bulaşık eldivenleriyle bir kavanozdaki beyini alıyor, löp diye kafatasının içine koyuyordu!!!!! Çok dalga geçmiştik bu sahneyle zamanında. Neyse nakilden sonra eleman fıttırıp beynin eski sahibi olduğunu sanmış, herifin evini basıp karısına hamle etmişti falan filan.

 

 

Kaynanalar

 

 

Meşhur ve ilk yerli yapımlardan biriydi, Nöri Gantar ve datlısı kaymaklısı Nöriye ile her işe karışan hizmetçileri Döndü'nün maceralarını anlatan tarih öncesi çağlardan kalma bir diziydi. Bu Döndü'nün seyyar satıcıdan ansiklopedi alıp mamut resmi görmesi üzerine yaptığı "Anaa mahmut bu mahmut, filin dedesi!" espirisi ne yazık ki hala beynimden silinememiştir.

 

 

Kuruluş

 

 

Cihan Ünal'ın Osmancık'ı yani Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu Osman Gazi'yi onadığı tarihi bir diziydi. Bunlar aşiret oldukları için çadırlarda yaşar, bitmek bilmeyen Bizans tekfurlarıyla savaşıp dururlardı. Tarih bilgilerimizi güçlendiren TRT'nin özenli ve başarılı dizilerinden biriydi. Osmancık ve tekfurlardan başka Şeyh Edebali ve güzel kızı Malhatun (ismini yanlış mı hatırlıyorum?) diğer karakterlerdendi.

 

 

Küçük Ağa

 

 

TRT'nin çok başarılı bir dizisiydi. Kurtuluş Savaşı dönemini küçük bir Anadolu kasabasının yaşadıkları ekseninde anlatan, Tarık Buğra'nın romanına layık olmuş bir yapımdı. Müzikleri harika, oyuncu kadrosu bombaydı, Çetin Tekindor, Fikret Hakan, Ahmet Mekin, Erol Taş, yavaş yavaş Çalıkuşu'na terfi edecek olan gencecik Aydan Şener... Milli Mücadele'de kolunu bırakarak köyüne dönen unutulmaz karakter Çolak Salih ile Fikret Hakan bir kere daha yıldızlaşmıştı.

 

 

Küçük Hanım (Sinha Moça)

 

 

Seksenlerde bir yaz tatili boyunca sabahları yayınlanmış bir Brezilya dizisi idi. Başrolünde köle İzaura oynuyordu. Dizinin kahramanı pislik Albay Ferrera'nın iyilik timsali (ve de hafiften şaşı) kızı Missi idi, yani küçük hanım. Ferrera zenci kölelerine köpek gibi davranan aşağılık bir adamdı. Kızı da buna inat kölelik karşıtı devrimci Rudolfo ile mercimeği fırına vermiş, Ferrera sonunda bunların evliliklerini gönülsüzce onaylamıştı. Missi'nin anası Ferrera'nın mutsuz karısı Kandida diye çok güzel bir kadındı. Özellikle Ferrera'nın robdöşambırını giyerek bu Kandida ile yaptığı yastık sohbetleri unutulmazdı. Zaman içinde Rudolfo'nun küçük kardeşi Rikardo ile Kandida aşık oldular ama ailesi Rikardo'yu yüzü peçeli esrarlı Anna ile evlendirdi. Bu Anna'nın peçesini açtığı bölümde yer yerinden oynamıştı çünkü bu kız şaşı Missi'den bilem güzel çıktı. Fakat bu kız bir türlü Rikardo ile vuslata eremediği için çok huysuzlandı. Dizinin sonunda Missi ile Rudolfo'nun oğlu olmuş, Anna ikinci kocasıyla sabah akşam vuslata erip rahatlamış, karizmatik Albay Ferrera ise Hakkın rahmetine kavuşmuştu. En son sahnede ise Rikardo ile şen dul Kandida müteveffa albayın verandasından batan güneşe doğru bakarken dizimiz bitmişti. Ben neden bütün bunları hatırlıyorum hala acaba?????

 

 

Mercimek Furyası

 

 

Bu resmen efsane olmuş bir konudur. Seksenlerin sonuna doğru mercimek rekoltesi patlama yapmış ve üreticinin elinde kalmıştı mercimekler. Devletimiz de bir mercimek rüzgarı estirmeye başladı televizyondan. Teyzenin biri çıkar mercimekle yapılan envai çeşit yemeğin tarifini verirdi bıkıp usanmadan, bir yandan da mercimeğin faydalarını anlatırdı. Mercimekle yapılmadık yemek kalmamıştı, teyzem bir tatlı uydurup onu da anlattı mı vallahi bilemeyeceğim ama kesin yapmıştır bunu da!

 

 

Müzik Yelpazesi

 

 

Sezen Cumhur Önal'ın sunduğu klasik bir müzik programıydı, Önal'ın sunumları ekol olmuş, yıllarca dillerden düşmemişti. Bu programın hiç değişmeyen bir jeneriği vardı, jenerikte Rita Haywort'un Gilda şarkısından bir bölüm, Jason Donovan Sealed With a Kiss'ten bir parça, Nat King Cole Autumn Leaves bir kuple... bu böyle giderdi. Programda Sezen Cumhur Önal zenci şarkıcıları "çikolata renkli" olarak takdim ederdi. Nat King Cole hem çikolata renkli hem de kadife sesli şarkıcıydı. Arada sonbahar rüzgarlarıyla savrulan yaprakların hışırtısı falan gibi ağır romantik konuşmalar yapardı. Ve dekorda kafasının arkasında bir yelpaze vardı!

 

 

Necefli Maşrapa

 

 

TRT tarihinin en unutulmaz karakterleri top 10 listesinin başını çeken figür işte buydu. Ne zaman yayın kopsa, "teknik bir arızadan ötürü yayınımıza ara vermek" zorunda kalsak, ekranda bu belirirdi. Artık "yayına kaldığımız yerden devam ediyoruz"a kadar biz bunu seyrederdik.

 

 

Neşeli Matematik (Square One TV)

 

 

Harika bir matematik programıydı, her şeyi matematikle açıklar, ilerde bu ne işimize yarayacak dediğimiz şeylerin ne işe yarayacağını gösterirdi. Packman de vardı bu programda. Ama en güzeli en sonunda yayınlanan Matematik Dedektifleri idi. Bunlar Kate Monday ve George diye iki detektiftiler, büronun adı da Mathnet idi. Her olayı matematik kullanarak çözüp ispat ederler, sağlamasını da yaparlardı. Seksenlerde çocuk olmanın en güzel yönlerinden biri de bu Mathnet idi.

 

 

Pazar Konseri

 

 

Türk müziğinin büyük maestrosu rahmetli Hikmet Şimşek'in yıllarca sunduğu unutulmaz bir programdı. Pazar günleri yayınlanırdı. Babam klasik müzik çok sevdiği için bize de bu program izlettirirdi. Bu programda en güzel bölümler Viyana Senfoni Orkestrası'nın yeniyıl konserleriyle Danny Kaye'nin yaptığı özel programlardı. Strauss valsleri ile kendimizden geçtiğimiz unutulmaz bir yeniyıl konserinde büyük maestro Herbert Von Karajan konserin finalini Raditski Marşı ile yapmış ve ara kısımlarda tüm salona alkış tutturmuştu. Ondan sonra bu bir gelenek haline geldi ve tüm dünyada Raditski Marşı'nın finalinde alkış tutmak adet oldu konserlerde.

 

 

 

 

 

 

 

Pop Saati

 

 

Bu sanki yüzyıllardır devam eden bir müzik programıdır. Pop Saati'ni Erhan Konuk hazırlayıp sunardı. Hiç değişmeyen bir dekorun önünde hiç kıpırdamadan oturur, ifadesiz bir yüzle ve tane tane konuşarak videoları takdim ederdi izleyenlere. Aradan Allah bilir işte kaç yıl geçti, Erhan Konuk ne dekorunu ne jeneriğini ne de pozisyonunu değiştirdi, hala aynı şekilde sevgili izleyenleriyle buluşmaya devam ediyor, tek fark saçlarına düşen aklar, böylece eski programlarla yenileri ayırt edebilirsiniz. Zamanında bunun hakkında "programını sadece 7 kişi izliyor" diye espriler yapılırdı. Erhan Konuk her videoyu hakkıyla sonuna kadar gösterir, Sezen Cumhur Önal gibi cart diye kesmezdi sonunu.

 

 

Savaş Rüzgârları(The Winds of War)

 

 

TRT'nin o muhteşem mini dizilerinden biriydi. Başrollerde meşhur Hollywood artistleri Robert Mitchum ve Ali McGraw oynardı. Robert'ın oynadığı donanma kaptanı Pug Henry ve ailesinin başından geçenlerle koşut olarak İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa ve Amerika'daki gelişmeler ve Pearl Harbour ile doruğa çıkacak olaylar anlatılırdı.

 

 

Susam Sokağı

 

 

TRT'nin ecnebiden alıp uyarlayarak hazırladığı çok eğlenceli bir programdı. Sayıları öğreten kısımları bırakın, o kuklalar ve maceraları müthişti, Kermit başroldeydi ama ismi Kurbağacık'tı. Açıkgöz vardı sonra, çılgın Kurabiye Canavarı vardı. Edi ile Büdü kankigillerin maceraları vardı. Kermit'in röportaj yaptığı akla ziyan tipler vardı. "Dağdan geliyor bir kız döne döneeee", "Söyler misiniz bana nasıl gidilir Susam Sokağı'na?", "Arada kaldım taam arada", en hit şarkılardandı. Hele saymayı öğretmek amaçlı dans eden tavuklar çok bitirimdi. Kuklalardan başka mahalle sakinlerinin maceralarını da izlerdik, bu mahalleli ortalarda dolaşan eşek kadar yaratığa "minik kuş" diyen acayip tiplerdi. Bir de çöp adam gibilerden Kırpık vardı. Manav Zehra teyzenin artıklarıyla geçinirdi. Hep gitarla dolaşan ama "uzuun uzuun kavaaklar" satırından başka şarkı söylemeyen Hakan abi hakkında yorum yapmasam da olur! Susam Sokağı bizim çocukluğumuzdu.

 

 

Uykudan Önce

 

 

İşte hepimizin sevgilisi unutulmaz Adile Naşit'in bizlere "kuzucuklarım" diye seslendiği ve tek tek isimlerimizi saydığı klasik program buydu. Uykudan Önce izlemeden mümkün değil yatılmaz, evde olay çıkardı. Adile teyzemizden sonra Derya Baykal da bir süre bu programı sunmuştu diye hatırlıyorum. Embesil Yakari, mafsal romatizmalı kedi Musti, sakar uçak Jumbo hep bu programda izlediğimiz ve çocukluğumuza damgasını vurmuş çizgi filmlerdi.

 

 

Üç İstanbul

 

 

Harikulade jenerik müziği ile TRT'nin en başarılı yapımlarının başında gelen bir diziydi. Muharrir Adnan Bey'in maceralarını ve verdiği hatalı kararlar nedeniyle mahvoluşunu Osmanlı Devleti'nin çöküşüyle koşut olarak anlatırdı. Çalıkuşu gibi bu dizinin de VCD takımı TRT tarafından yayınlanmıştır, bilginize.

 

 

Webster

 

 

Seksenlerin meşhur dizilerinden biriydi. Düğme kadarcık ukala karabiber Webster'ın ve bunu evlat edinen Rum asıllı adamın maceralarını anlatırdı. Oya Küçümen'in sesiyle bıcır bıcır konuşan Webster'ı niyeyse halkımız çok sevmiş, bağrına basmıştı. Bir de hiç unutmam, bu Webster'ın aslında çocuk değil kazık kadar adam olduğu, 30 yaşında olduğu, ama bir hastalık yüzünden ahan da böyle yüksük kadar kaldığı yazılıp çizilmişti gazetelerde. Şehir efsanesi mi doğru mu bilemiyorum.

 

 

Yalan Rüzgarı (The Young and the Restless)

 

 

Marianna bittikten sonra TRT2 bu diziyi yayınlamaya başlamış, ismini de jenerikteki harflere uysun diye resmen sıkarak Yalan Rüzgarı koymuştu! Bu dizi Amerika'da 30-40 senedir falan oynamaktadır. Dizide Genova City diye bir kentte yaşayan zenginlerin hayatları anlatılırdı. Baş karakter Allahın belası yere bakan yürek yakan sırık Victor Newman idi, Niki ile evliydi, bunlar birbirlerinin Jack Abbott ve kızkardeşi Ashley Abbott ile aldatırlardı, oy oyy oyyy. Abbott ailesi Jabo firmasının sahibiydi, babaları Can (valla böyle telaffuz edildi o adamın adı yıllarca) zamanında Jill diye bir kadınla evlenmişti. Jill Abbott dizinin ****** karakteriydi, bu ablayı çok güzel, olgun dolgun bir kadın canlandırırken oyuncu değişikliği olmuş yerine solucan gibi bi karı gelmişti. Tabii dizi otuz sene sürdüğü için oyuncular yaşlanıyor, hatta ölüyordu. Sadece tek bir karakter hiç değişmedi: Ketrin Çenslır!!! Salak hizmetçisi Ester ile malikhanesinin loş odalarını parmaklarındaki yüzüklerle aydınlatır, çeşit çeşit entrikalar kurardı. Bu şehirdeki herkes birbiriyle al takke ver külah sonunda hepsi akraba oldu!

 

 

Yedi Kardeşe Yedi Gelin (Seven Brides for Seven Brothers)

 

 

Ellilerde çevrilmiş çok eğlenceli müzikal filmden esinlenmiş bir kovboy dizisiydi. Yedi kimsesiz kardeşin çiftliklerini ayakta tutma maceralarını anlatırdı. En büyük kardeşi yıllar sonra MacGyver olacak Richard Dean Anderson oynardı. Sanırım sonu bir yere varmadan bitip gitmişti.

 

 

Zenginler de Ağlar (Los Ricos También Lloran)

 

 

Ülkemizde kısaca Mariyanna olarak bilinen, çok eski bir Meksika dizisiydi, TRT2'de akşam üzeri yayınlanır, sokakta herkes "Mariyanna başlıyo koşun" der, bu diziyi kaçırmazdı. Mariyanna'yı Veronica Castro oynuyordu bu dizide, kendisinin üçgen yüzü ve nah bu kadar gözleri vardı. Bu Mariyanna fakir bir kızdı, babası ölünce aile dostları Don Alberto'nun evine gidiyor, burada Don'un karısından hizmetçi muamelesi görüyordu. Don'un çok piç, pislik bir oğlu vardı: Luis Alberto Salvatierra! Böyle abuk favorileri, kabarık sarı saçları, vücuduna yapışan İspanyol paçalı streç takım elbiseleriyle çok bitirimdi. Dizide kendisi Mariyanna'ya aşık oluyor ama uzatmalı sevgilisi Ester bunlara bela çıkartıp duruyordu, hatta Luis Alberto'nun kendisine tecavüz ettiğini falan söylemişti. Neyse sonra kötü kadın Ester öldü, berikiler evlendiler. Bunlar balayından döndükten sonra Leonardo geldi bunları ziyarete, Mariyanna'nın odasına çıktı, tam o sırada Mariyanna bayıldı, Leonardo aman düşmesin diye bunu tuttu, ve yine tam o sırada odaya giren Luis Alberto karısına ******, çocuğuna da piç diyerek terk etti bunu oyyyy yaz yaz bitmiyor canım, neyse, Mariyanna doğurdu oğlunu, adı da Beto idi bu veletin. Ama Mariyanna kafayı tırlatıp çocuğu bir kadına verdi, bu arada Luis Alberto ile barıştılar, yıllarca Beto'yu aradılar, Beto hırsız olarak bunların malikhanesine girdi, evlat edindikleri üvey kıza aşık oldu aaaaaaaaaaaaaa neyse yani sonunda herkes birbirine kavuştu, mutlu oldu.Fakat kütüphaneden de bahsetmezsem çatlarım, bunlar evlenip aradan güya 20 sene geçtikten sonra (aynı streç takım elbiseli ama artık bıyıklı Luis Alberto ile saçlarını burgulu tuhaf bir topuzla toplamış Mariyanna) sürekli "Kütüphaneye gidebilir miyiz Luis Alberto" derlerdi, illa bütün konuşmalar kütüphanede yapılırdı. Allah'ım ne geyikler dönerdi o kütüphanede inanamazsınız!

 

 

Ziyaretçiler

 

 

Cumartesi gecesi geç saatte yayınlanan, hepimizi çok etkilemiş bir diziydi. Geç yayınlandığı için bazen annem beni zorla yatırır artık her hafta evde kavga gürültü ağlamak gırla giderdi. Bu dizi uzaylıların dev gemileri ile belli başlı dünya şehirlerine inmeleriyle başlıyordu. Uzaylılar aynen bizim gibi görünen tiplerdi, komutanları Diana diye tuhaf bir çekiciliği olan bir kadındı ve zamanın tüm adamları hastasıydı Diana'nın. Bu uzaylılar dünyadan borç olarak bir çeşit mineral istiyor karşılığında da teknolojik destek öneriyorlardı. Gel gelelim sonuçta ortaya çıktı ki bunlar aslında berbat görünümlü ayaklı dev kertenkeleydiler, fare sıçan falan yiyor, insanları da dondurulmuş yiyecek formatında gezegenlerine götürüp aperatif olarak almak istiyorlardı. Bunların fareleri kaldırıp çatır çutur yediği sahneler beynimize kazınmıştır. Sonra Robin diye bir kız bu yaratıkların tekinden çocuk peydahlamış (bir normal bir de korkunç yaratık) normal kız, bir gece kendi kendine koza örüp bir anda anasının boyunda çok güzel bir kıza dönüşmüştü. Freddy'nin Kabusu Robert Englund iyi kalpli ve saftirik uzaylı tiplemesi çiziyor, sevdiği dünyalı kıza kolundaki deriyi kaldırıp pötür pötür yeşil kertenkele derisini gösteriyordu. Bir de bu uzaylıların posterlerini karalayan çocuklarının yanına gelen 2.Dünya Savaşı'ndan kalma bir amca "bu işi doğru dürüst yapın" diyerek postere spreyle kırmızı bir V (victory-zafer) çiziyor ve dizimiz bu sahneyle unutulmazlar arasına giriyordu.[1]

 

 

alıntıdır

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...