Jump to content

Asur Kent Krallığı


Melâl
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Tanrı Assur’dan adını alan ve daha sonra da başkent olarak kullanılan Asur (Assur) kentinin bugünkü adı “Kale el Şergat” olarak bilinmektedir. Kentin adı daha sonra Asur İmparatorluğu olarak tarihe geçer. Kent adını baş tanrı olarak tapınılan Assur’dan almıştır. Bugünkü Musul kentinin 100 kilometre güneyinde ve Dicle nehrinin batı kısmında yer alır. Burada yer alan sıradağların adı da Bugünkü adı Cebel Hanuka olan “Ebih” sıradağlarıydı. Bu kente ait en eski yazıtlar İ.Ö.2300 yıllarına ait olduğu belirtilmekte. Kenti ilk defa kuranların tanrıça İştar’a tapınmış oldukları belirtilmektedir. Bu tanrıça için tapınaklar ve tören alanları yapılmıştı. Asur kralı Salmanasar III döneminde ise kentin gelişmesi doruk noktasına ulaştı. Tanrı Anu, Adad ve İştar tapınakları bu kral zamanında yapılmıştır. Kent İ.S.614 yılında Kyaksares’in imparatorluğa son vermesiyle çöktü. Halk bu kentten sürüldü. Tarihsel belgeler eski uygarlıklarda yaşamın hareketliliğini sağlayan insanların savaşlar ve açlıklar yüzünden son derece sıkıntılı günler geçirmiş olabileceklerini belirtiyorlar. İnsanların kendi aralarındaki çekişmeler, doğa olaylarının getirdiği sıkıntılar oldukça yorucu olarak belirtiliyor. Bu yorucu ve zor koşullar altında bile tanrısal inançlarını da ihmal etmemişlerdir. Güçlü olanlar savaşın bitiminde zafer kazandıkları zaman kazanma nedenini de tanrıların gücüne bağlamaktadırlar. İşte Asur kentinin kurulma nedeni de tanrısal gücün ortaya koyduğu bir yapılanma sonucunda oluşmuştur.

 

Asurlular Sümerlerle Akkadların kurdukları kentlerin etrafında göçebe olarak yaşayan kabilelerden oluşan bir krallıktı. Yarı göçebe ve Sami halkından oluşuyordu. Bu halk Asur kaynaklarında “Subur” ya da “Subir” Akkad dilinde ise “Subartu” adıyla anlatılırdı. Halkın Arabistan kökenli olduğunu belirten bazı kaynakların olduğu da bilinmektedir. Asurların bölgedeki ilk etkinlikleri Kral İlişuma’nın Babil’e yaptığı saldırılarla başladı. İlişuma zamanında Asur kenti oldukça gelişti. Şamsi-adad’dan önceki kralların adları ne yazıktır ki bilinmiyor. Krallar listesinin başında henüz çadırlardan kurtulamayan 17 Asur kralından söz edilir. Çadırlarda yaşayan kralların adları Kenancadır. Bu adların Samice olmadığı ifade edilmektedir. Günümüzde “Assiriya” olarak adlandırılan bir aşiretin adıyla imparatorluğa yükselen Asur aşiretinin kökenlerinden olanların, Irak topraklarında yaşadıkları belirtilmektedir.

Assur, Asur’ların tapındıkları en büyük tanrısıdır. İ.Ö.1’nci bin yılda Asur ile tanrıların babası sayılan Anschar ile eşdeğerde görüldü. Asur tanrısı Aşşur İ.Ö.1300 civarında Sümer tanrısı Enlil ile özdeşleştirilmek istendi. Assur’un karısı Mullissu’yu da Ninlil adı altında tapınıldığı belirtilir. İ.Ö.1300 yılında Eşşara’daki tapınaklar arasında en görkemli tapınak Assur’un tapınağıdır. Asarhadon “…Tanrı Assur’un efendimin, cellasını (tapınağın iç tarafı) altınla kapladım. Parlak kırmızı altından olan koruyucu melekler ve kanatlı yaratıklar dizdim yan yana (…) Kerpiçle sıvar gibi sıvadım altınla…” şeklinde ona karşı olan büyük saygısını bu sözlerle göstermiştir. Bu tanrıya Sümerli ve Babilli tüm tanrıların özellikleri verilmiştir. Kar-Tukulti-Ninurta’da tapınma başlamışsa da bu tanrının İ.Ö.2 binyılın ortasından itibaren Asur kentinde sınırlı olarak tapınılmıştır. Kralın bütün hareketleri, seferler, yapmak istedikleri bütün işleri tanrı Assur ve diğer tanrıların ortak kararıyla gerçekleşirdi. Salmanasar I zamanında savaş tanrısı olarak tapınılan Assur tanrı Enlil ile özdeşleştirilmeye çalışıldı. Nedeni de Salmanasar I tarafından yazılan yazıtlarda Enlil’in eşi tanrı Assur’un eşi şeklinde belirtilmesine bağlandı. İ.Ö.721-705 tarihlerinde hüküm sürmüş Sargon II döneminde de tanrı An’ın (Anu) babası olarak tanınan Anşar ile özdeşleştirilmiştir. Görüleceği gibi tanrı “Asur”un adı, Asur imparatorluğun adı olduğu gibi başkent konumunda kullanılan merkezleri de bu tanrının adından gelmektedir.

 

 

asur%20kltr.jpg

 

Asur, sözcüğü, Yunan dilinden alınan bir sözcüktür. Yunanlılar da bu sözcüğü Akkad dilindeki “Mat Asur” sözcüğünden esinlenmişlerdir. Prof. Dietz Otto Edzard “Das Reich der III Dynastie von Ur und seine Nachfolgestaaten” adlı yapıtında Asurluların civar halkı tarafından “Su-bur, Subir ya da Subartu” adıyla anıldığını yazar. Bunu Samuel Noah Kramer de onaylar. Asurlular İ.Ö.609 yılında yıkılana kadar bu sözcüğü kullanmışlardı. İ.Ö. yaklaşık 2.yüzyıl başlarında Romalı tarihçi Asur halkı için “Assyrii prin-cipes omnium gentium verum potiti sunt” şeklinde bir ifadeye yer vererek “emperial” devletlerin tarihinin de Asurlarla başladığını belirtmişti. Araştırmacılar Asurluların aslen Kuzey Irak’ta Dicle nehrinin kıyısındaki Aşur/Asur (“Qalat Şarqat”) kenti yakınlarında yaşayan birkaç kabilenin birleştiği bir ova halkından oluşan bir beylik olduğunu belirtirler. Sami ırkıyla özdeşleştiği belirtilen bu beylikler yaklaşık İ.Ö.2000 yıllarında yaptıkları ticari organizasyonlarla doğu ila batı arasında bir köprü şeklinde İmparatorluğa kadar yükselmeyi başarırlar. Asur tarihi ile ilgili elde edilen belgelerde adından söz edilen aşiretler hakkında yeterli bilgiler elde edilemedi. Yunan ve Latince diliyle anlatılan metinlerde de bir karışıklık görülür. Zaten o metinlerde krallar ve kraliçelerden de söz edilir. Asurlarla ilgili bilgilerin ortaya çıkış tarihi İ.S (İsa’nın doğumundan sonra) bölgede yapılan arkeolojik çalışmalarla başlamıştır. O tarihte yapılan arkeolojik kazılarla inanılmaz derecede bilgiler ele geçmiştir. Araştırmacıların tümü Asurlarla ilgili karanlık bir dönemden söz ederler. Yapılan araştırmalar henüz Asurlularla ilgili sağlıklı bilgiler veremediğini gösteriyor. Asurların yaşadıkları alan Mezopotamya’ya ait “tarihsel-coğrafik” bir bütünlüğü ifade etmektedir. Önceki konumunda Fırat ve Dicle’nin geçtiği kuzey bölümü “Mezopotamya” adı verilmiştir. Bu sözcüğün dilimizdeki karşılığı ise “iki nehir arasındaki bölge”dir. Asurluların yerleşik alanı Kuzeyde Toros dağları doğuda ise Mezopotamya ovaları kaplar. İki nehirli ülke olarak bilinen Mezopotamya bölgenin kuzeyine; Babil ise güney kısmını oluşturmaktaydı. Asur devletinin bulunduğu yer bugünkü Irak’ın sınırları olarak düşünülmektedir. Ninive, Abril(Erbil) ve Asur şehirlerinin etrafındaki merkez konumunda Irak yer almaktaydı. Başkentleri de Ninova kentidir. Asurlular, Fırat ve Dicle arasında yerleşen Sami dilini kullanan bir halktı. Sümer dili ve yazı geleneği kuzeye kadar ulaşmış kökeni bilinmeyen eklemeli bir dil olduğu ifade ediliyor. Sümerlerin konuştukları dil kuzeydeki şehir merkezleri dışında pek bilinmediği ortaya çıktı. Asurlar hakkında en güzel bilgiler İ.S.19 yüzyılda çivi yazısının çözülmesiyle elde edilmiştir. Bulunan metinler Sümer dilinin dışında Sami diller gurubunda olan Akkadca da yazılmış olduğu görülür. İ.Ö.614 yılında Medlere karşı daha fazla dayanamayarak Asur kenti işgal edildi. Daha sonra da Ninive. Sin-Şar-İşkun’un bu savaşta ölmüş olabileceği tahmin ediliyor. Ege Üniversitesi Ön Asya Arkeoloji bölümünden Umut Devrim Eryarar [“…Asur Devleti, kurulduğundan itibaren, yayılımcı ve sömürüye dayalı bir ideolojiyi benimsemiştir. M.Ö. I’nci binyıldan itibaren uygulanan ve daha sonraları gelenekselleşen bu düşüncenin bir kanıtı olarak kullanılan krallık ünvanlarının devamlılığı gösterilebilir. Bu ideolojinin bir uzantısı olarak yeni Asur dönemine bakıldığında, Sargon'un Assur kralları için önemli bir model oluşturduğu, ayrıca ‘Dört bir yanın efendisi, tümünün efendisi, dünyanın hakimi’ gibi ünvanların da sıkça kullanıldığı dikkat çekmektedir. M.Ö. II. binyıldan itibaren Asur krallarının yayılımcı politikalarının en önemli kanıtlarını yazılı belgeler oluşturmaktadır… Asur Devleti'nin sınırları; güney-güney batıda merkezi Irak step bölgesi olan Jazira Gazira bölgesi, kuzey ve kuzey doğuda Zagros Dağlık Bölgesi, güneyde Babil Ülkesi ile Hamrin Dağlık alanı ve Aşağı Zap Nehri doğal bir sınır oluşturmaktadır. Asur aslında, coğrafi açıdan savunmasız bir ülkedir. Bir çölde kurulu olması ve doğu, batı ile güney tarafında herhangi bir yüksekliğin bulunmaması bu ülkeyi iyice savunmasız bırakıyordu. Tek engel kuzey sınırındaki Toros Dağlarıydı. Bu durum askeri açıdan bir olumsuzlukken, olumlu tarafı, kültürel alışverişini kolaylaştırmış olmasıdır. Bu devlet, coğrafyasının izin verdiği ölçüde, Anadolu, İran, Akdeniz dünyası ve hatta İndus Bölgelerine yayılımını gerçekleştirmiştir.”] şeklinde ifade eder. İmparatorluğa kadar yükselen Asurlulardaki yönetim şeklinin yaşam koşulları ve arkeolojik kazılar sonrasında çevirileri yapılan metinlerde anlaşıldığı gibi Monarşik bir sistemle idare edildiği belirtilmektedir. Anadolu’ya yazıyı taşımış bir ulus olarak da bilinmektedirler.

 

 

222.bmp

 

Anadolu’nun çoğu yerleşim yerlerinde ticaret kolonileri kurmuş olan Asur halkının çok daha önceleri Mitanni krallığının bir sömürgesi durumunda olmasına rağmen kısa süre içinde bağımsızlıklarını elde etmişlerdi. Bağımsızlık sürecinin tarihselliği de İ.Ö. 14. yüzyıla bağlanmaktadır. Bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Mezopotamya’nın kuzey kısımlarına dağıldıkları gibi Suriye sınırlarına kadar da topraklarını genişlettikleri ifade edilmektedir. Bu genişleme sürecinin Tukulti-Ninurta I’in (İ.Ö.1208) ölümünden sonra duraklama dönemine girdiği anlatılmakta. Ancak Tiglat-Pile-ser’in krallığında Asur yeniden eski gücünü bulmaya çalışır. Bu dönemde Aramilerin akınlarıyla Asurların yıprandığı gösteriliyor. Ancak Asurların bölge üzerindeki ağır baskısı devam ettiği için Tiglat-Pileser III, Sargon II, Sanherib gibi son derece akıllı ve güçlü kralların çabalarıyla Mısır topraklarına kadar ilerlemiş hatta Mısır’a hükmetmeye de başlamışlardı. Bu krallar Yeni Asur İmparatorluğu olarak adlandırılan bir imparatorluğu kurdular. İmparatorluğun son kralı olan Asurbanipal, Elam kent devletine askeri akınlar yaparak kuşatmış ve topraklarını ele geçirmeyi başarmıştı. Elam’da büyük bir katliam yaptığı tabletlerde gösterilmektedir. Yeni Asur İmparatorluğu döneminde sanatsal etkinliklerin çoğalması görüldüğü halde krallığın sona ermesine etkili olamamıştır. Ninive, Asur, Kalah (Nim-rud), Dur Şarrukin (Horsa-bad) kentlerindeki kazılarda bulunan belgeler sanatın yükseldiğini doğrular niteliğindedir.

 

 

babil%20surlarndan%20grnt.jpg

 

Eski Asur’un yerleşiminde karışıklık içinde olan Mezopotamya bölgesindeki krallıklar sınırın belirlenmesi için çabalar yaptıysalar da kesin olarak bilinmiyordu. Asur’un sınırsal özelliğindeki ana çizgilerin Mezopotamya’da egemenlik yapmış krallıklar ve beyliklerin barındıkları alanlarla kesilmiş olabileceği de belirtilmektedir. İşte krallık ve beyliklerin istikrarsızlık içinde bulunmaları nedeniyle Mezopotamya’da iki kent devletinin varlığı ortaya çıkmıştır. Bunlar İ.Ö. 2000 yılının ortalarında Yukarı Mezopotamya’da Assur (Asur), Aşağı Mezopotamya’da da Babil kent krallıklarıydı. Bu iki kent devletiyle birlikte ortaya çıkan diğer krallıklar da Larsa, İsin, Eşnunna ve Mari olarak belirtildiler. Bunlar III Ur Hanedanlığının yaklaşık İ.Ö.2020 yılında yıkılmasıyla ortaya çıkan krallıklardı. İlk ünlü kralları da Şamsı-adad I’dir. (Egemenlik tarihi ise İ.Ö.1812-1797) Bu iki krallık olan Asur ile Babil krallıkları dost geçinen iki düşman krallık olarak tarihte yerlerini bulurlar. İ.Ö.911-891 tarihleri arasında hüküm süren Adad-Nirari II zamanında Asur İmparatorluğunun temelleri atılır. Adad-Nirarı II bir dizi önlemler alarak Babil ile sınır antlaşmasına girer Asur-’un sınırlarını da Alzi’ye (Elazığ bölgesi) kadar genişletir. Egemenliği altına aldığı krallıkları da önemli savunma kaleleri yapar. İ.Ö.900 yıllarında ortaya çıkan Urartular, Asurluların en tehlikeli düşmanları olurlar. İ.Ö.610 yılında Med krallığıyla ortak hareket eden Babil kralı Nabu-kudurru-Asur II (Nabukod-nosor) tarafından ortadan kaldırıldılar. Nitekim Kaldanilerle Medlerin yaptıkları akınlarla Asur tamamen yıkılarak tarih sahnesinden silindi. Bu tarihin de İ.Ö.612-609 yılları arasındaki baskılar ve yıpratıcı savaşlarla oluştuğu belirtilmektedir.

 

Asur kent devleti imparatorluk olmadan önce yaklaşık İ.Ö.2000 yılından önce Babil kökenli başarısız krallar tarafından yönetiliyordu. Babilli kralların bu boşluğundan faydalanan Asur halkı birleşerek güçlü bir ordu kurmayı başarmışlardı. Kurdukları orduyla Babil krallığına bağlı bulunan bazı toprakları ele geçiren Asurluların kurucu kralları hakkında kesin olarak belgeler bulunmamaktadır. Çoğunlukla bulunan tabletlerin kırık olması nedeniyle çözülemeyen belgeler nedeniyle kronolojik bir liste yapmak zordur. Önceki kurucu kralları bilinmeyen Asurluların başına İ.Ö.1280 tarihi olarak belirtilen bir dönemde Salmanasar I başa geçer. Onun döneminde Asurlular son derece güçlenir. Asurluların başına daha sonra Tig-lat-pileser I geçer. Asur topraklarını Babil sınırlarından Akdeniz kıyılarına kadar genişletir. Salmanasar I‘in başarılarını devam ettirir. En azından alınan bazı toprakları korumaya çalışır. Tiglat-pileser’in ölümünden sonra kral olan Asurnasirpal II Asurluların savaşlar sonucu kaybettiği toprakları geri alır. Tiglat-pileser III’e kadar Asur kralları büyük çaba gösterirler. Tiglat-pileser III, kral olunca Suriye’ye karşı askeri sefere çıkar ve Şam kentini Asur topraklarına katar. Sargon II (İ.Ö. 722)Asur tahtına bir darbe yaparak kral olur. Zaten kendisi kral olmadan önce Asur ordusunda bir komutandı. Döneminde İsrail topraklarını ele geçirir. Onun yerine oğlu Sanherib (İ.Ö.704-681) kral olur. O da Kudüs’ü işgal eder. Asarhaddon (İ.Ö.680-669) krallığı döneminde Mısır’ı kuşatırlar. Tarihsel belgeler doğrultusunda Asurların yükselişleriyle ilgili geniş kaynakların olduğu ve bu kaynaklar aracılığıyla araştırmacıların işinin kolaylaştığı bilinen gerçekler arasında yer alır. Onların yükselişlerini ve bölgelerinde yaptıkları savaşları çok daha ayrıntılı bir şekilde ele almanın bu sayfalarda mümkün olmadığını belirtmek isterim. Bakınız Asurlular Urartularla da çok uğraşmışlardı. Bunlarla ilgili detaylı açıklamalar kaynak kitaplar arasında gösterilmektedir. Ancak tarih çoğu zaman acımasız kurallarını Asurlular üzerinde de göster-miştir. Zaman içinde Asurluların güçten düşmesi ve Medlerle Kaldelilerin birleşmesi bu imparatorluğun sona ermesini sağlamıştır.

 

İ.Ö.627 yılında Asurbanipal’ın ölümüyle güçlü bir imparatorluk kalmıştı. Asurbanipal’ın ölümünden sonra oğlu Aşur-etel-ilani, hasta olmasına rağmen öğretmeni ve aynı zamanda başkomutanı olan Sin-şum-lişir’in yardımıyla tahta geçtikten 2 ay sonra öldü. Onun ölümünden sonra da kardeşi Sin-şar-işkun törenle krallık tacını taktı. Onun döneminde bir yıl Babil kralsız kaldı. Çünkü ölen Babil karalı Kan-dalanu’dan sonra kimse kral olamadı. Anadolu karışıklık içindeydi. İskitler tehlike saçmaya başlamışlardı. Çünkü Kimmerleri bozguna uğratmışlardı. İskitlerin akını Asurların bölgedeki üstünlüğünü yakalamıştı. Aramlar, Kalderiler ayaklanmaya hazırlanmışlardı. Asurbanipal’ın ölümünden sonra körfez bölgesine Kalde beyi Nabopolassar egemen olmuştu. Elamlıların da desteğini alarak Uruk kentini yağmaladı. Sin-şar-işkun, İki cephe açmak zorunda kalmıştı. Babil cephesi ve Nabopolassar cephesi. İki cepheden de kayıplar verdi. Bu savaştan sonra Babiller Nabo-polassar’ı kral yaptılar. Daha sonra Medler sahneye çıktı. Asur kentini kuşatma altına alarak yağmaladılar. Medler daha sonra Babil kralı Nabopolassar ile gençlerin evlenmeleriyle dostluk anlaşması yaptılar. İkisi birleşerek Ninova’yı da kuşattılar Asur kralı Sin-Şar-İşkun bu savaşta hayatını kaybetti. Asur’un yıkılışı Tevrat’ta son derece korkunç ve dramatizeli olarak anlatılır. Tevrat’ta (Nahum III, 2-3; 18-19) “…Dikenler gibi birbirlerine sarılı olarak sanki içkiyle sarhoş imişler gibi, kuru saman gibi tamamen yandılar. Kamçı sesi, tekerlek gürültüsü, koşan atlar, sıçrayan, devrilen cenk arabaları, saldıran atlılar, yalın kılıç ve parıldayan mızraklar … vurulmuşlar alayı, büyük ölüler yığını ve sonsuz leşler… Ey Asur kralı, çobanların uyuyor; ileri gelenlerin kımıldayamıyor; dağlar üzerinde kavmin dağıldı ve toplayan yok. Senin kırığına dindirecek ilaç yok, yaran iyi olmaz; haberini işitenlerin hepsi senin için el çırpıyorlar; çünkü ardı kesilmeden senin kötülüğün kimin üzerinden geçmedi…” şeklinde bilgiler yer alır. Bu metinden de anlaşıldığı gibi büyük bir İmparatorluk olan Asurlar sanki birden bire yıkılmıştı. Onların Elam, Urartu, Mısır, Babil kent krallıklarından aldıkları (Ya da yağmaladıkları) paha biçilmez hazineler yağmalanmış, kentler ve tapınaklar boşaltılmıştı. Yapılan askeri savaşta Asur kenti (Kale el Şalgat), Korsabad (Dur Şarrukin) ve Nimrut (Kalah) harabeye dönüşmüş olarak belirtilmektedir. Ninive’nin çökmesiyle krallık soyundan olduğu söylenen Asur-uballit II askerleriyle birlikte Harran (Urfa’nın güneyi) çekilerek kendini Asur kralı ilan eder. Ancak Medler ve Babillerin ittifakında birleşen orduları bu defa Harran üzerine yürürler. Asur-uballit II’nin azınlıkta olan ve disiplini dağılan ordusu daha fazla dayanamadı. Ancak iki yıl dayanabildi. Sonunda İ.Ö.612 yılında Asur İmparatorluğu tarihten silindi.

 

Yapılan arkeolojik araştırmalarda ele geçen metinlerde karışık bir dil ortaya çıkmıştır. Bulunan metinlerdeki yazı geleneğinin Mezopoyamya’nın güneyindeki geleneklere benzer taraflarının olabileceğini ifade eden araştırmacı yazarlar var. Asurlar taş ve kil tabletlerden başka kilden silindirler, kilden prizmalar, kil kaplar ve değerli madenler üzerine de yazmışlardı. Ancak hükümdarlarla ilgili metinler değerli madenler üzerine yazılırdı. Yapılan araştırma ve incelemelerde Mezopotamya bölgesinde halkın kullandığı çok karışık dillerin olduğu anlatılmasına rağmen kayıtlarda nedense bunlar gösterilmemiş. Burada görülen dillerden Arami dili daha sonra Asurluların başka bölgelerine sıçramış ve çoğu devlet kayıtları da “Aramice-Asurca” iki dilin de kullanıldığı görülmüştür. Asurlar, Sümerler döneminde Asur kenti civarında yerleşen Akkadların kullandıkları yazıyı yazıyorlardı. Konuştukları Doğu Sami dilini unutarak Akkadça konuşmaya başlamışlardı. Dilbilim uzmanı Rawlinson “…Her Babil harfini ve sözcüğünü tanımladıktan sonra, doğrudan doğruya ya da anahtar bir unsur sayesinde üç dilli yazıtlarda bunlara ilişkin bir ipucu keşfediyordum. Birçok kez araştırmalardan vaz geçmeye teşebbüs ettiğimi alçak gönüllülükle kabul ediyorum. Tatmin edici en ufak bir sonuca varabileceğim konusunda umudum yoktu…” şeklinde yakınma içeren bir ifade kullanmıştı. İlk defa 1869 yılında Fransız dilbilimci, çalışmaları sırasında çeviri yapmak istediği bir yazılı tablette Sümer halkından söz edildiğini okudu. Onun öne sürdüğü, Sümerlerin Akkadlardan çok daha önce Mezopotamya bölgesinde yaşamış oldukları ve taşları, duvarları, oyarak bir yazıyı da bulmuş olduklarını ileri sürer. Bu araştırmacı dilbilimciden yaklaşık 12 yıl sonra Leonard Woolley, Mezopotamya bölgesindeki Nippur’da çeşitli kazılar yaparak onbinlerce Asur tarihini belirleyecek yazılı tabletler buldu. Bulduğu bu tabletlerin çoğu hiyeroglifler gibi resim yazısıyla yazılmış olduğu görülünce yazının tarihini gözler önüne serdi. Gün geçtikçe bulunan tabletler Asurlarla ilgili önemli derecede tarihsel veriler verdi. Bölgede hala araştırmacı arkeologlar kazılar yapmaktadırlar. Asurlar da Sümerlerin kullanmış oldukları çivi yazısını kullanmışlardı. Bunları daha önce hazırlanmış nemli kil tabletler üzerine yazar ve daha sonra da tableti ateşte pişirerek kuruturlardı. Bu yazıyla ilk defa Asurlar kavramları belirtmek için daha değişik köşeli şekillerle yazı yazmayı başarırlar. Tarihlerini de kayda geçiren ilk halk olarak karşımıza çıkarlar. Edebiyat sanatına ilgi duyan Asurlar şiirler ve dinsel şarkılar da yazarak bunları büyük kitaplarda toplarlardı. Asurbanipal’ın Ninova’daki kütüphanesinde toplu olarak bulunan tabletler en iyi örnek olarak değerlendirilir. Bilindiği gibi Sümerlerde “Edduba” adında eğitim okulları vardı. Bu okullarda tabletler üzerinde eğitimler görüldüğü gibi matematik, astronomi, coğrafya, tarım ve benzeri derslerin de eğitimi veriliyordu. Bu tür okullarda devlet memurluğu gibi eğitimsel görevlerin yanında toplumsal olaylarla da ilgili eğitimler yapılırdı. Sümerlerdeki bu eğitim sistemi Babil ve Asurlulara miras olarak bırakılmıştır. Çivi yazısı sisteminde öğrenciler yaklaşık 500 temel işareti bilmek zorundaydılar. Zor şartlar altında öğrenilen bu yazı sisteminde uzmanlaşmak için uzun bir süre profesyonel eğitim görülürdü. Erken bir tarih olarak bilinen ikibin yıllarında Asur eğitim okullarında bu 500 temel işaret 100 temel işarete indirgenmek istenmişse de başarılı olunamamıştır. Kurulan okullarda genelde saray ve tapınaklarla bağlantılı olarak eğitimler yapılırdı. Ancak İgmil-Sin Ur’daki okullarda farklı bir yöntem uygulamıştır. Yazıcıların hepsinin halktan seçilmiş olması dikkat çekicidir. Eğitim görmüş küçük bir azınlık vardı. Öğrenciyle öğretmen ya da iki öğrenci arasındaki eğitimin ilişkileri tabletlere işlenmişti. Öğrenciye “tablet evinin oğlu” öğretmene “okulun babası” üst sınıf öğrencilere de “büyük kardeş” denilirdi. Dayak eğitim verilen okullarda serbestti. Bu konuda görevli kırbaççılar vardı.

 

Eğitimin ana temeli ezberciliğe dayanıyordu. Yazıcılar liste halinde Akkad di-linde karşılığı olan sözcükleri ezberler ve kopya ederek çalışırlardı. Okul dönemi çocukluk döneminden yetişkinliğe kadar devam ederdi. Babilli öğrencilerin eğitim sırasında cevaplayamadığı sorular vardı. Bu nedenle öğrenci devamlı dayak yerdi. Yazıcılık eğitimi öğrenciyi eğitimden sonra çeşitli mesleklere yönlendiriyordu. Bu meslekler “ad yazıcı, askeri yazıcı, arazi yazıcısı” gibi sıfatlarla belirtilmiştir. Görüleceği gibi okullarda eğitim yapılırken görevini yerine getirmeyen öğrenciye dayak atma temelde Mezopotamya kültürüne aittir. Bu davranış biçimi daha sonraları Asurluların Anadolu’da kurmuş oldukları ticaret kolonileri nedeniyle bölgeye taşınmış ve dayak modası Anadolu’da da uygulanmaya başlanmıştı. Sümerlerden Babil edebiyatına geçen kaynaklar iki yoldan incelenmiştir. Bunlardan birincisi Asur ve Ninova kentlerindeki krallık kütüphaneleri diğeri de Eski Babil-’deki yazıcılık okulundaki kaynaklar olarak tanımlanır. Araştırmacıların öne sürdüğü belgelerden en eski edebi belgeler “Fara, Ebu Salabih ve Ebla arşivlerindeki kaynaklar gelir. Babiller genellikle Sümer edebi kaynaklarından çok faydalanmışlar. Ancak edebiyat kökenleri henüz belge eksikliği nedeniyle tam olarak bilinmiyor. Bunun nedenini Berossus, Tufandan önce Sippar kentindeki edebiyat arşivinin toprak altına gömülmüş olabileceğine bağlar. Eski Babil döneminden kalma çeşitli yazılı esrelerin olduğunu belirten tabletlerin bulunarak çözülmesi bazı önemli konuların açıklığa kavuşmasını sağlar. Okul belgeleri “diyalog” şeklinde edebi belgelerin bulunduğu söylenir. Yazılı edebiyatta yazmanlar “Adaman-dug-ga” adını vermişlerdi. (Bak Adaman-dug-ga) İkibin yıllarında Babil’de bilgelik sanatı doğdu. Bu sanatta birçok atasözü ve anlamlı vecizeler yer almıştır. Kassitler dönemine ait olduğu belirtilen ve “bilgelik tanrısını öveceğim” şeklinde tanımlanan “Ludlul-bel-nemeki” tümcesiyle anılan metinler yer alır. Kassit döneminde bir edebi anlatımda “İnsanoğlu sağır; bir şey bilemez. Kimin ne bilgisi var ki? İyi iş mi kötü iş mi yaptı bilemez…” şeklinde ifadeler kopyalanarak günümüze kazandırılmıştır. Ludlul adlı edebi çalışmanın yazarı tanrılardan uzakta bulunan kişinin iyi ile kötüyü ayırt edemediğini vurgular. ”Babil Teodisesi, Babil Eklesiastesi” gibi edebi çalışmalar araştırmacılara örnek metinler olarak ortaya çıkmıştır. Mezopotamya’da ölümsüzlük teması işlenen Gılgamış destanı Babillerin diğer dünyada bir ödül beklenmediklerine işaret eder. Bu şiir “…Gılgamış nerelerde dolanıyorsun? Aradığın yaşamı hiç bulamasın. Çünkü tanrılar insanı yarattıklarında, payına ölümü verdiler ve hayat onların elinde kaldı. Gılgamış, karnını doyur. Gece gündüz keyfine bak. Her günün neşeyle dolsun. Gece gündüz dans et, müzik yap. Temiz giysiler giy, başını yıka, yıkan. Elini tutan çocuğa bak, sarıl karına sevinsin. Bunlar ilgilendirir sadece insanı.…!” yaratılış destanı olarak Bilinen Enuma-Eliş, Babillerin diğer önemli edebi eseridir. Bu eserlerin dışında Babillerde kral ilahileri, Ur kentinin yıkım ağıtı, Erra destanı adlı eserler de konumlarına ve anlatımlarına göre önem verilen eserlerdir. Babiller dahil, Asur sanatında Sümerlerin izlerine her tarafta rastlamak mümkündür. Asurlar ve Babiller Sümerler gibi tapınak ve saraylarını pişmiş tuğlalardan yaparlardı. Kent merkezlerine manevi güç elde etmek için yerel tanrılar için tapınaklar yaptırdılar. Yaptırdıkları tapınaklarda yıllık dinsel törenlerini uygular tanrılardan güç elde etmek için ilahiler eşliğinde dualar yaparlardı. Bu tapınakları örnek alan Babiller çok daha değişik bir proje uygulayarak basamaklı tapınaklar ve tören binaları yaptılar. Asur Mimarisindeki sanat merkezinin bulunduğu kent ise Ninova’ydı. Sargon II bu kentin güzelliğinden etkilenerek yakınında bir saray yaptırdı. Bu sarayda yaklaşık 1000 oda bulunuyordu. Sanherib de modaya uymuş üç tapınak yaptırmıştır. Saray ve tapınakların Ninova’da yapılması kentin son derece kutsal oluşuna işaret eder. Babiller mimaride Zigguratlar yaparak tarihsel döngüde önemli bir konum elde ettiler. Yaptıkları Zigguratların tepesinde de tapınak odasına benzer küçük bir tapınağın yer aldığı belirtilmektedir. Asurlar ve Babiller mimari sanatında yapılarını son derece süsler ve değişik bir tarzda bitirmek isterlerdi. Babil mimarisindeki yapı duvarlarının renkli tuğlalardan yapıldığını belirten arkeologlar, Asurların tam tersine kalın ve yassı kireçtaşından (ya da kaymaktaşı) duvarları örer ve bu duvarlarda savaşlarda ya da av hayatındaki başarılarını tablolar şeklinde işlerlerdi. Henüz anlamı bilinmeyen bir tarz olan kralların sakallı ve saçlarının kıvırcık olarak gösterilmesi büyük bir ihtimalle soylu bir ırkı temsilen uygulanmıştı.

 

Asurlar, Babillerin aksine saray ve tapınak kapılarına “insan başlı aslan” ya da boğa heykelleriyle süslemişlerdi. Egemenlik dönemlerinde tarihsel imza atan krallar ve tanrı konumundaki bireyler muhteşem saraylarla ön plana çıkarak derin izler bırakmışlardır. Diğer uygarlıklarda olduğu gibi Asur kralları da saraylar yaptırmış ve günümüze çeşitli izler bırakmışlardır. Nabukadnezar döneminde saraylardan Kuzey, Güney ve Yazlık saray olmak üzere üç çeşit sarayın yapılmış olduğu belgelenmiştir. Yazlık sarayı Babil höyüğü denilen yerdeki kalıntılar olarak belirlenmiştir. Bu saraylar Pers döneminde restore edilerek daha farklı bir şekle sokulmuştur. Yazlık saraylar, soğutma evi olarak ele alınmışlardır. Güney saray ise Babil kentinin ana sarayı olarak kullanılmıştır. Güney sarayında adından övgüyle söz edilen 60x55 metrelik avludan geçilen odada Belşazar’dan İskender’in ölümüne kadar önem verilen bir bölüm olarak ifade edilmiştir. Babil’in batısında Nabopolasır tarafından yaptırılan bir saraydan söz edilir. Bu saray daha sonraki yıllarda saray hizmetkarları için kullanılmıştır. Saraylarda yapılan araştırmalarda Nabukadnezar ve ardılı olan krallarla ilgili tarihsel eserler ele geçmiştir. Bunlar Ünlü aslan heykeli, Mari valilerinin heykelleri, Asurbanipal ile ikiz kardeşi Şamaş-şuma-ukin’in dikmetaşları, Mari valisi Şamaş-reşa-usur’un dikmetaşı, Hititlere ait hava tanrısının bazalttan yapılmış dikmetaşı, Ur hanedanlığına ait yüzlerce tarihi buluntu ele geçmiştir. Ayrıca saraylarda Darius ile ilgili bir dikmetaş bulunmuştur. Babil’de Nabukadnezar tarafından yaptırıldığı anlatılan Güney sarayının “Aibur-şabu”dan girildiği zaman “E-mah” adındaki İştar tapınağı görülür. Bu tapınak Eski Eserler genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Ayrıca merkez’deki Agadeli-İştar tapınağı da aynı dönemlerde restore edilmiştir. Tapınakların Babil imar planına göre yapıldığı belirtiliyor. Tapınaklarda iç avlunun kenarında geniş bir kapı, kapıya bakan arka plandaki duvarda da tanrı heykelleri için ilave bir platform yer almıştır. Araştırmacılar en önemli tapınağın Babil’de bulunan Marduk’un “Esagila” adlı tapınağının olduğunu ileri sürerler. Esagila tapınağının kalıntıları Arman ibn Ali höyüğünün derinliklerinde kaldığı için arkeolog Koldewey sağlıklı bir kazıyı gerçekleştirememiş. Ancak yaklaşık 21 metre derinlikteki bir çukurda Asurbanipal ve Asarhaddon’a ait yazıtlarla ve taş döşeli bir zemini buldular. Asma bahçelerin yapımının dışında ikinci derecede Zigguratlar ele alınmıştır. ”Yerin ve göğün temeli olan ev” anlamında tanımlanan Etemenanki Zigguratı, Esagila tapınağının kuzeyinde geniş bir toprak parçası üzerinde yapılmıştır. Araştırmacı arkeologların yaptıkları bitimsiz kazılar sonucu geçmiş dönemlerde yaşamın nasıl oluştuğunu ve insanların neler yapmış olduklarını günümüze aktarmaktadır. Yapılan her kazının sonucunda bulunan belgelerle mutlaka tarihin ve toprağın derinliklerinde saklı bulunan bir bilginin aydınlığa kavuşması olarak değerlendirilmektedir. Bu tür araştırmalar ve kazılar günümüz insanına geçmişteki insanların kişilik yapılarıyla, çektikleri sıkıntılar da dile getirilmektedir. İlginçtir ki günümüzdeki arkeolojik kazılar Asur ve Babil kralları tarafından da yapılmıştır. O dönemde Babil ve Asur kralları atalarının neler yaptıklarını, nelere inanmış olduklarını, inanma şekilleriyle krallık otoritelerinin nasıl yerleştiğini öğrenmek için onların bıraktıkları izleri araştırmak ve bulmak için kazılar yapmışlardı. Önemli izler bırakmış olan bir kaç kral kendinden önceki atalarıyla ilgili izleri bulabilmek için çok çaba göstermişlerdir. Yapılan incelemelerde kral Nabonid; Ur kentinde çalışmalar sürdürdü. Tapınak olarak kullanılan Zigguratı yeniden restore ettiği gibi kentin bazı binalarını da restore etti. Yaptığı çalışmalar arasında Hammurabi’ye ait olan bir de yazıt bulmuştu. Eski geleneklerden birisi olan tapınak başrahibesi “Entu” görevini kızı En-nigaldi-nanna’ya verdi. Nabukadnezar II ise Nippur kenti yakınlarında bir tapınağı restore ederken atası olan Naram-Sin ile ilgili bir yazılıtaş bularak koruma altına almıştı. Ayrıca Larsa kentindeki “güneş-tanrı” tapınağını restore etti. Burnaburiş’in de temel kalıntılarını buldu.

 

Geç Babil dönemi olarak bilinen Babil krallarının bu arkeoloji tutkuları çoğu kralın kimliğini de ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Nabonid’ın yazmanlarından biri Naram-sin sarayında inceleme yaptığı sırada Şar-kali-şarri’ye ait yazılı bir taş bulmuş ve koruma altına almıştır. Görüleceği gibi yüksek derecede eğitimin olmadığı Mezopotamya coğrafyasında bazı krallar yeteneklerini krallık otoritesiyle birleştirerek bir dizi kazılar yapmış ve bu kazılarda elde edilen belgeleri de koruma altına almışlardı. Mitoloji Mezopotamya’daki sanatın başlangıcı olarak ifade ediliyor. Ev yapıp içine yerleşen insanlar tapındıkları tanrılarını unutmamış, onlar için de tapınak şeklinde evler yapmışlardır. Bunlar genellikle Ziggurat şeklinde yapılmış tapınaklardı. Bu tapınaklarda tapındıkları tanrıların taş, bronz ve mermerden yontuları da bulunurdu. Tanrıları için yaptıkları süsler, sanatsal çalışma Sümerlerde ve Babil’de çok gelişmişti. Asurlar döneminde tanrılar ve tapınaklar önemini yitirmiş krallar ve ordular halkın geleceğine karar veren mekanizmalar oldu. Tapınak yerine yapılan saraylar göz alıcıydı. Bu saraylardan Sargon II’nin Dur-şarukkin’deki sarayı; yine oğlu Sanherib’in sarayı, Sargon II’nin torunu Asur-banipal’ın Ninova’daki sarayı örnek olarak gösteriliyor. Tamamen tanrısal gücün varlığına inandıkları için yaptırdıkları bu saraylarda tanrıların heykelleriyle kralların taş yontu ve kabartmaları da yer alıyordu. Bu davranışla tanrısallığın yerini krallık almıştı. Halk bu gelişmelerle ilgili ilginç öyküler anlatmışlardı. Bu öyküler daha sonra krallar ve ordularla tanrıların içinde bulundukları konumlarına göre mitolojik öykülere konu olmuşlardı.

 

Mezopotamya’da çok renkli bir rüzgar estiren Sümerlerin dinsel geleneklerinin çoğu önemli davranışlarıyla bazı önemli tanrıları Babiller ve Asurlular tarafından da gelenek gibi görülerek devam ettirilmiştir. Özellikle Babil mitolojisinde birden fazla tanrı inancının yerleşmesi görüldüğü gibi bu tanrısal tapınmaları öyküler şeklinde diğer kuşaklara iletmeyi başarıyorlardı. Mitolojide işlenen Babil söylencelerin yaklaşık tümü Sümer kaynaklı söylencelerle örtüşen öykülerdi. Genellikle Mezopotamya bölgesinde insanların tanrılara inanma ve hizmet etmeleri için yaratılmış olduğu inancı vardı. Asur ve Babil dinsel inançlarında Sümerlerden kalma tanrılara tapınmayla başlar. Yani Asur ve Babiller Sümer tanrılarını üstlenerek tapınmayı gelenek haline getirdiler. Özellikle Babil dinin kökenleri tarih öncesi bir geçmişe dayanır. Hatta Sümerlerin çoğu dinsel bayramlarına da sahip çıkıp törenlerle kutladılar. Halk, Asur hükümdarlarını sadece hükümdar olarak değil de devlet tanrısı Assur’un başrahibi şeklinde de görürlerdi. Ama düşünülen tanrı Asurlarda tek tanrı değildi. İ.Ö.18 yüzyılda Asur şehri çok tanrılı bir şehir olarak biliniyordu. Asur inançlarında tanrıların gezintiye çıktığı şeklinde anlatımlar vardı. Örneğin güneş tanrısının bir arabası, ay tanrısının sandalı, fırtına tanrısının bulutlara bindiği anlatıldığı gibi bunların yaya olarak da ge-zinti yaptıkları hikaye şeklinde anlatılırdı. Bu tür imgesel betimlemeler günümüz yazarlarına en ince ayrıntılarıyla ilham olduğu, katiplerin düşünsel olarak ne kadar ilerde olduğu anlamında gösterilmiştir. Asur tanrıları arasında da bürokrasinin bulunduğunu ifade eden araştırmacılar da var. Asur kenti Ur ve Akkadların elindeyken Mezopotamya’nın diğer bölgelerindeki merkez ya da yerel tanrı ve tanrıçalara tapınılırdı. Zaten İştar tapınağının İ.Ö.3 yıla kadar yapımı tahmin edilmekte. İ.Ö.7 yüzyıla kadar Asur’da bütün büyük tanrılara tapınaklar yapılmıştır. Bu tapınaklardan Dicle’nin kıyısındaki tapınaklar arasında tanrı Assur’un tapınağı öne çıkmaktadır. Bu tapınağa “Kainatın evi” anlamında tanımlanan “Eşarra” adı verilmişti. Tanrılar topluluğu çok eski tarihlerden gelen listeye dayanır. “Sanga” adında başrahipler, ”naru” adında şarkıcılar ve ruh kovucular, ”Kalu” adında tanrıları müzikle meditasyona sokan görevliler vardı. Babil’de resmi dinin merkez düşüncesi, dinsel imgesi tanrıydı. Tanrıya imgeyle bağlanan heykel başka yere taşındığında tanrının bir süre o bölgede yaşamadığı inancına kapılırlardı. Tanrılara yapılan heykeller onlar için özel olarak yaptırılmış kaideler üzerinde bulunurdu. Onlar aileleriyle birlikte tapınakta yaşar, kral gibi hizmet görürlerdi. Sümerli İnanna Babil ve Asaur’da İştar adıyla bereketi temsil etmesi, Anu’nun oğlu Enlil/Ellil” rüzgar tanrısı” olarak Nippur’da koruyucu tanrı niteliğinde tapınılması.. Marduk ve diğer bir tanrı da Ea (En-ki)ydi. Marduk ile yakın ilişki içinde olan diğer bir tanrı da oğlu Nabu olarak bilinir. Ay tanrısı Sin (Nanna) Güneş tanrısı Utu (Şamaş), Adad (Hadad) İbrani dininin ilk dönemlerindeki Yahave (Yehova) gibi tanrılara tapınılmıştı. Ticaret kenti olarak bilinen Asur’da merkez tanrı tanrısal bir makamı temsil ederdi. İ.Ö.18 yüzyılda Asur kentini ele geçiren kral Şamsi-Adad.I, kente Nippur teolojisini sokar. Büyük tanrıça İştar, bitkilerin koruyucu tanrısı Dumuzi (Tammuz) önemli konumlarla tapınılmışlardı. Du-muzi İştar’ın oğluydu. Sümer ve Babillerin tapındıkları ortak tanrılar Asurlular tarafından da benimsenmiş hatta Babil tanrıçası İştar’ı en büyük tanrıça olarak anılmış ve olağanüstü ritüellerle tapınmayı gerçekleştirmişlerdi. Yaratılış ile ilgili Sümerlerin ele aldığı söylenceler daha sonraları çoğu uygarlıklar kendi geleneklerine uyarlayarak dilde ve anlatımlarda da farklılıklar sağlayıp, öykünün orijinal konusunu başka yönlere çekmeyi başarmışlardı. Babillerin Gılgamış destanı bu söylencelere bir örnek olarak gösterilmektedir. (Bak Nippur) Asur yazılı tabletlerinde suç işleyen kadınlara verilen cezaların yazıldığı biliniyor artık. Asur yasalarında bekar bir kadın bir tapınakta hırsızlık yaparsa ya da erkeği döverse, tanrılara karşı saygısızlık yapmışsa cezasını tek başına çeker. Evli bir kadın hırsızlık suçundan yakalandığı zaman cezayı kocası çekerdi. Bu ceza para ya da bir süre kölelik yaparak geçiştirilirdi. Yasalar içinde bazı maddelerde, kadının erkeğini aldatması ve tecavüze uğraması durumlarda farklı maddeler hazırlanmıştır. Bir kadın ve bir erkek evlenmek istiyorsa; erkek bütün komşularını davet eder, onların huzurunda kadının başını bir eşarpla örterek evli olduğunu ispatlardı. Erkek “bu kadın artık benimdir” şeklinde evliliğini onaylıyordu. Kadın Asur toplumunda bir meta gibi alınıp satılıyordu. Bununla ilgili yasalar kil tabletlerde ele alınmıştır.

 

Araştırmacılar tarihçi Heredot’un Babillilerin doktorları tanımadığını ifade ederken günümüz araştırmacılarını kızdırmış olmalı….Bazı kaynaklarda Asur ve Babillerde hasta olanların iki türlü tıbbı eğitimden geçmiş oldukları belirtiliyor. Bunlardan biri psikolojik yönden büyü tedavisi diğeri de bitkilerden elde edilmiş ilaçlarla yapılan tedavi yöntemidir. Asurlulardan yaklaşık üç bin yıl önce Sümerler tıpla ilgilenmiş çeşitli ilaçlar üretmişlerdi. Arkeologlar bu tedavi yöntemiyle ilgili Sümer’ce yazılmış tabletler buldular. Bu tabletler (“Ur III”) koduyla koruma altına alınmıştır. “Ur III” tabletinde Mezopotamya bölgesinde “Süt, yılan derisi, kaplumbağa kabuğu, çin tarçını, mersin, şeytan tersi ve kekik; ayrıca söğüt, armut, çam, incir ve hurma” ürünleriyle ilaçlar yapılmış ve bu ilaçlar liste halinde belirtilmiştir. Merhemler ve likid halindeki ilaçlar da listelerde gösterilmiştir. Sümerlerin inançlarında olduğu gibi Babiller de bedene giren hastalığın cinler tarafından uygulandığını ve bu cinleri kovmak için büyüler yaptıkları anlatılır. Büyülere genellikle “Aşipu” adı verilmiştir. Babiller tıpa “Asutu” büyücülük işine de “Aşiputu” adını vermişlerdi. Ayrıca “Aşipu” adında tabletler hazırlanmış hastalığa neden olan cinlerin kovulması için çeşitli yazı başlıkları atılmıştı. Geç Asur döneminde Hekim Nabu-le imzasını taşıyan tıbbı bir metinde tedavi şekilleri gösterilmiştir. Metin üç bölümden oluşmuş, kullanılan bitkiler, yapılan ilaçlar ve nasıl kullanılacağını belirten listeler gösterilmiştir.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...