Jump to content

Veysel Karani Hazretlerinin Hırka-ı Şerif'e Nail Olmasının Hikayesi


İη¢ιѕєℓ
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Mübareğin çok yaşlı bir annesi vardır. Hem kör, hem de kötürümdür. Veysel Karani onun eli ayağı, gözü kulağıdır. Yedirir, içirir, yıkar, paklar. Kadıncağıza bebek gibi bakar. Ne derse, ama ne derse yapar. En olmayacak arzularını bile ikiletmez. Bir yüz ifadesinden bin mânâ çıkarır ve hepsini de getirir yerine. Tabiri caizse, anasına kölelik eder.

 

 

Veysel Karani Hazretleri haram bilmez, yalan söylemez. Hoş, sahrada bir başına dolanan böylesi bir insanın günaha girme şansı da azdır ya. O, gün boyu zikreder, af diler. Ümmet-i Muhammede dua eder. Ama en bilinen özelliği Allah ve Resulüne duyduğu tarifsiz aşktır. Veysel Karani’nin tek arzusu vardır. Yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Server’i görebilmek. Efendimizi düşündükçe burnunun direği sızlar, yüreği bir hoş olur. Yumruk iriliğinde bir şeyler gelir, oturur boğazına. Hani o, anlaşılamayan ve anlatılamayan şeyler.

 

 

Ve beklediği kutlu haber çok geçmeden kendisine ulaşır. Bu haber Allah`ın

son Peygamberi Hz. Muhammed`in zuhur ettiği ve insanları Hak Din davet

ettiği haberidir. Hz. Veysel Karani bu haberi duyunca hiç kimsenin irşad ve

teşviki olmadan Müslüman olur, İslam`a ve Hz. Muhammed`e gönülden bağlanır.

Annesine de Kelime-i Tevhid i bizzat kendisi öğretir.

Hz. Veysel Karani Müslüman olunca yüce peygamberin nurlu yüzünü görebilmek

aşkıyla yanar tutuşur. Hz. Veysel Karani, Allah Resulü`nü görme arzusunu

birkaç defa pek sevdiği annesine açarsa da, çok ihtiyar ve âmâ (kör) olan

annesi, kendisine bakacak kimse olmadığından izin vermez. Hz. Veysel

Karani`nin yaşı kırk ın üzerine gelir. Oğlunun gönlünde patlayan

yanardağları çok iyi hisseden anne, çaresiz ancak Medine`ye gidip hemen

gelmek, Hz. Peygamber`i orada bulamayacak olursa teşriflerini beklemeden

dönmek şartıyla kendisine izin verir.

 

 

Gönlü Allah aşkıyla, Peygamber muhabbetiyle dolu olan Hz. Veysel Karani,

izin alınca durmaz ve Medine yollarına koyulur. Issız vadiler, dağlar,

tepeler, kızgın çölleri aşar ve Peygamber beldesi Medine ye ulaşır. Hz.

Peygamber in evine giden Hz. Veysel Karani, Peygamberimizi evde bulamaz.

Peygamber Efendimiz o sırada Tebük Seferi ndedir. Peygamberimizi bulamayınca

çok üzülür. Hz. Veysel Karani, annesine verdiği sözü hatırlar. Hz. Aişe (R.A

ye Kainatın efendisine selamımı söyleyiniz. Cennet sabahlarını andıran

mübarek yüzlerini doya doya görmek isterdim. Lütfen, içimin aşk-ı Muhammed i

(S.A.V.) ile yandığını, gönlümün bitmez niyazını bildiriniz Diyerek ayrılır

ve tekrar Yemen yolunu tutar.

Peygamber Efendimiz seferden dönünce Hz. Aişe ye şöyle hitap ettiler:

Ya Aişe, evimize hangi ulu kişi geldi? Bu Rahmani kokular, bu İlahi lezzet

nedir?

Ey Allah ın Resulü; Yemen Oymağı ndan Karen Köyü nden Üveys adında bir zat

sizi ziyarete geldi. Mukaddes Cemâlinizin bağrı yanık aşıklarındanmış. Zat-ı

âlinizi bulamayınca çok üzgün bir halde ayrıldı. İşte o adam gittikten sonra

evin içinde bu ulvi kokuları hissettim.

-Ya Aişe, sen o zatı gördün mü?

-Evet ey Allah ın Resulü. Sağ gözümün ucu ile baktım.

Öyleyse o gözünü bende ziyaret edeyim. Görüşün ve gördüğün mübarek olsun Bir

müddet sonra Mescid-i Nebevi ye geçen Resulullah, Sahabelerine seslendiler;

Müjdeler olsun, Üveys’i gören gözü ziyaret ettim, gelin siz de benim gözümü

ziyaret edin.

Yine Efendimiz buyururlar ki: “Ümmetimden bir kimse vardır ki, Kıyamet günü Rabia ve Mudar kabilelerinin koyunlarının kılları adedince insana şefaat edecektir.” (ki bu iki kabile sürülerinin çokluğu ile tanınırlar)

Eshab-ı kiram sorar:

- Ya Resullallah kimdir bu nasipli?

- Allahın kullarından biri.

- Peki adı nedir?

- Üveys!

- Ya memleketi?

- Karen!

- O sizi gördü mü?

Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser, “Baş gözü ile hayır!” derler. Sahabeden “Hayret!” diyenler olur, “Size böylesine aşık olan biri nasıl oluyor da koşmuyor huzurunuza?” Efendimiz izah eder: - Onun gelmemesi de bana olan bağlılığındandır. İhtiyar bir annesi vardır. İman etmiştir. Ancak gözleri görmez, hareket edemez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, kazandığını annesine harcar”.

Hazret-i Ebubekir sorar:

- Ya Resulallah biz onu görür müyüz?

Efendimiz mübarek kafalarını “ne yazık ki hayır” manasında sallar, “Sen göremezsin” buyururlar, ama Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali’ye dönüp müjdeyi verirler: “Onu, siz göreceksiniz!” Sonra bir bir vasıflarını tarif ederler ki, bu işaretlerden biri avucunun içindeki gümüşi beyazlıktır.

“Aşık için zaman geçmez” derler, ama aradan yıllar geçer. Hani o dakikaları asırlaşan yıllar... Efendimiz hayatlarının son soluklarını aldıkları demlerde mübarek hırkalarını çıkarır ve “Bunu Üveys-i Karni’ye verin!” buyururlar.

 

 

Resullullah’ın (Sallallahü aleyhi ve sellem) dar-ı bekaya göçmelerinin ardından Hazreti Ömer ve Hazreti Ali yollara düşer, Veysel Karani’nin izini bulurlar. Ahali böylesine şerefli iki kimsenin böylesine köhne bir yeri ziyaretine mânâ veremez. Hele “Üveys’i arıyoruz!” cümlesine çok şaşırırlar. “O divanenin tekidir” derler, “İnsanlardan kaçar. Kimseyle konuşmaz, kimseye karışmaz. Ağladıklarımıza güler, güldüklerimize ağlar. Neşe nedir bilmez. Aradığınız sakın başka biri olmasın!”

Hazret-i Ömer dikkatle dinler, “Bilakis!” der, “Aradığımız o olmalı!”

 

 

Karenliler iki şanlı sahabenin önüne düşer, onları Arne Vadisi’ne getirirler. Veysel Karani’yi namaz kılarken görürler. Develer akıllı uslu dolanmakta, çobanlarını üzecek hareketlerden sakınmaktadırlar. Namazı biten Üveys misafirlerine döner. “Hoşgeldiniz!” der. Hazret-i Ömer önce müsafaha eder, sonra gülümseyerek sorar “Kimsin sen?”

- Abdullah! (Allah’ın kulu)

- Evet hepimiz Abdullah’ız, ama seni ne diye tanırlar?

- Üveys derler.

- Sağ elini açar mısın?

Açar. Efendimiz’in belirttiği işaret ayan beyan ortadadır. Büyük sahabe “Ben Hattapoğlu Ömer’im” der, “Arkadaşım Ali bin Ebu Talip!”

Vadiyi kısa ama mânâlı bir sessizlik kaplar. Sükutu yine Hazreti Ömer bozar: - Efendimiz sana selâm ettiler ve mübarek hırkalarını gönderip buyurdular ki “Alıp giysin, ümmetime dua etsin!”

 

 

Veysel Karani ağlamaklıdır. Şaşkınlıktan titreyen bir sesle “Ya Ömer” der, “Ben aciz ve günahkar bir kulum. Sizin aradığınız başka Üveys olmasın?”

Hazret-i Ömer “Hayır sensin!” buyurur. “Zira Efendimiz çizgi çizgi eşkalini verdi ve sen tamı tamına uyuyorsun buna.”

O büyük mücahide, o koca Ömer’e itiraz ne mümkün. Hele müjdenin böylesini getiriyorsa.

 

 

Üveys-i Karani mübârek hırkayı hasretle koklar, (ki ziyaret edenler iyi bilirler, Efendimizin gül teniyle ıtırlanan Hırka-i Şerif aradan geçen asırlara rağmen tarif edilemeyecek kadar güzel kokar) sonra yüzüne gözüne sürerek bir kuytuya çekilir. Mübarek alnını toprağa koyar ve ağlayarak yalvarır. “Ya Rabbi !” der “Bu ne nimettir. Yüzü suyu hurmetine kâinatı yarattığın Server benim gibi bir acizi hatırlıyor ve mübarek hırkalarını Ömer ve Ali gibi iki güzide sultanla bu günahkâra yolluyor. Senden bir tek dileğim var: Ümmet-i Muhammedi affeyle. N’olur. Bu hırkanın hakkı için!”

 

 

Gaibden bir ses gelir. “Şu kadarını sana bağışladım. Haydi giy hırkayı!”

- Hepsini ya Rabbi! Hepsini.

- Şunları, şunları, şunları da bağışladım.

- Diğerlerinin hali n’olacak Ya Rabbi? N’olur, hırkanın ve hırkanın sahibinin hatırına...

 

 

HIŞŞT BAKSANA GİDİYORLAR

Tam bu sırada Karenlinin biri gelir ve o muhteşem huzuru bozar. “Misafirlerin dönmeye niyetliler” diye ikaz eder güya, “Onlara diyeceğin bir şey yok mu?”

Veysel Karani “Ahh!” der, “Ahh bu hali bozmayacaktın işte. İnanın az kalmıştı. Bütün ümmeti Muhammed affedilmedikçe giymeyecektim hırkayı.”

 

 

Aradan günler geçer. Karenliler şaşkın, hatta pişmandırlar. Öyle ya, elinin altında Üveys gibi bir cevher olsun da, sen onun kıymetini bilme. Ama bu kez mübareği hurmet ve ilgiyle bunaltırlar. Huzurunda el pençe divan durur, ısrarla nasihat isterler. Hele bazıları aşikare keramet bekler. Veysel Karani gibi mütevazı biri, ilginin böylesinden sıkılır. İşte tam o günlerde biricik annesi vefat eder ve onu Karen’e bağlayan hiçbir şey kalmaz. İşte şimdi yollara düşebilir.

 

 

Mübâreğin ilk hedefi elbette Haremeyndir. Önce hacceder, sonra Medine’ye gider. Ancak o münevver şehrin hüzünlü yüzünü görür ve Resullulah’ın yaşamadığı Peygamber beldesinde duramaz. Çeker çarığını, yürür uzaklara. Bir ara Basra’da eyleşir, bir ara Kufe’ye yerleşir. Yine eskisi gibi deve güder. Aç kalır, açıkta kalır. Horlanır, aşağılanır. Garip bu ya milletin gücü hep ona yeter. Hatta ufacık veledler bile sataşır, taş yağdırırlar. Büyük veli, çığlık çığlığa saldıran afacanlara gülümser “N’olur ayaklarımı kanatacak kadar büyükleri atmayın” der, “Abdestim bozulmasın e mi?” Zira o güne kadar bir kez olsun abdestsiz basmamıştır zemine...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Veysel Karani Aşka Yolculuk kitabında da sinan yağmur çok güzel kaleme almış

.Kitap boyunca ağladım ve çok etkilendim..Annelerin ne kadar kıymetli olduğunu ve onlara of bile demememiz gerektiğini çok iyi kazıyor beynimize..Güzel bir paylaşım..Tesekkürler incisel...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...