Jump to content

Mu & Marmara


Guest vegeta

Önerilen Mesajlar

Ezoterik kaynaklara göre İnsanoğlunun ana vatanı (dünyanın en eski yerleşim merkezi), din, mitoloji, efsane, destan ve sembollerin doğduğu yer "MU kıtası"dır. Yine aynı kaynaklara göre, bu kıta yaklaşık 70.000 yıl önce üzerinde yaşayan 64. milyon insanla birlikte sulara gömülerek yok olmuştur. Yani MU kıtası hakkında anlatılanlar tamamen soyut bilgilerdir ve bu bilgileri kanıtlayabilecek hiçbir bulgu veya belge mevcut değilken bazı araştırmacı bilim adamları dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunmuş olan tabletlerdeki yazı ve sembollerin ezoterik bilgileri kanıtlar nitelikte olduğunu ileri sürmektedirler. Henüz sembolleri dahi tam okuyamayan bu sözde bilim adamlarının yaklaşık 5 bin yıl önce yazılmış tabletlerdeki bilgilere dayanarak 70. bin yıl önceki bir uygarlığın varlığını savunmaya kalkışırlarken bu tabletlerin de ezoterik bilgilere dayanarak yazılmış olabileceğinden nedense hiç bahsetmiyorlar (5 bin yıl önce yazılmış olduğu saptanan bir tablette, 70 bin yıl öncesi anlatılıyorsa, o tabletin de ezoterik bilgilere dayanılarak yazılmış olduğunu anlamamak mümkün değildir).

 

Ayrıca, MU kıtasından söz eden naacal tabletlerinin Sümerler tarafından yazıldığını ileri süren bilim adamlarının ellerinde ne Sümerlerin Mezopatomya’daki varlığını kanıtlayacak bir kalıntı, ne de Sümerlerle ilgili somut bir belge mevcut değildir.

 

Kısacası; 70. bin yıl önce yok olan bir yerin varlığını 3-5 bin yıl önce yazılmış olan tabletlerle kanıtlamaya çalışan bazı araştırmacı bilim adamları, henüz sembolizmi okumayı öğrenmeden, ezoterik anlatıların üzerindeki örtünün nasıl kaldırılacağını bilmeden dünyanın çeşitli yerlerinde gizemli MU kıtasını boş yere aramış, ileri sürdükleri teorilerle rant sağlamaya çalışmışlardır.

 

Hiç kimse ortaya çıkıp da ezoterik olarak anlatılmış herhangi bir olayın kanıtının bulunduğunu iddia etmesin. Çünkü dünyadaki müzelerin hiçbirinde insanoğlunun yazılı tarihe geçtiği dönem öncesine (yaklaşık 4.000. yıl) ait din, tarih, mitoloji, efsane veya destanlarla ilgili ne bir belge ne de orijinal bir kalıntı vardır. Örneğin:

 

- Mu, Atlantis, eski Babil, İlk Kudüs, İlk Mekke ve daha yüzlerce kayıp yerden hangisi bulunabildi?

 

- İlk Kabe (eski kıble), Hz. Musa'nın Ahit sandığı, Hz. Süleyman'ın tapınağı, Nuh'un Gemisi, Ağlama duvarı, Hz.İbrahim'in kırmayıp, insanlara delil olarak bıraktığı put ve diğer kutsal emanetler nerede?

 

- Nerede o ballandıra ballandıra anlatılan muhteşem hazineler?

 

- Nerede dünyaca ünlü İskenderiye kütüphanesi?

 

Ne bu yerler ne de kutsal emanetler kayıptır (bana göre). Bunların tümü ilahi plan gereği dünyamız üzerinde kurulmuş olan küçük bir dünyada (sembolik dünya) mevcuttur ve sadece geçici bir süre için insanlardan gizlenmiştir. Bütün mecazi anlatımların (din, tarih, mitoloji, efsane ve destanların) kökeni işte bu küçük dünyadır.

 

Bu küçük dünyada sergilenen resim, yazı ve şekillerin tamamı insan gözünün algılayamayacağı bir şekilde (devingen serapis olarak) doğaya işlendiğinden onları sadece uzman inisiyeciler görebilmekte, ancak gördüklerini üstü örtülü olarak anlattıkları için anlatılanlar anlaşılamamaktadır (bir süre daha anlaşılamayacaktır). Çünkü Gayb alemi’nin nasıl bir yer olduğunu anlamak için önce "Serapis" sözcüğünü gerçek anlamını bilmek gerekir ne yazık ki bu henüz bilinmiyor. Örneğin:

 

Ünlü araştırmacı yazar E.V. Daniken dahi serapis kelimesinin gerçek anlamını bilmemektedir. E.V. Daniken, "Sfenks'in Gözleri" isimli kitabında yerlerde sürünen bir heykelin öyküsünü şöyle anlatıyor:

"Çok garip: Ptolemaios sülalesinden ilk kral (İ.Ö. 304-284), bir yerlerde pislik içinde sürünen ağır bir heykeli İskenderiye'ye taşıtmıştı. Bunun neyi betimlediğini ise kimse bilmiyordu. Orada hazır bulunanlar içinde yalnız Rahip Maneto kralını aydınlatabilirdi. Maneto'ya göre, esrarengiz figür bir serapis'dir (serapis, tanrısal boğanın Yunanca adı).

Plütark tarafından aktarılan bu olaydan ilginç bir sonuç çıkarılabilir. Kralla bütün maiyetı buradaydı. Bir boğa heykelini bile tanıyamayacak durumdaydılar. Niçin mi? Heykel "Olağanüstü bir yaratığı" betimlediği için. Bunu açıklayabilecek tek kişi Rahip Maneto'ydu."

 

E.V.Daniken'in sözünü ettiği olay da ezotorik bir anlatıya dayanmaktadır ve açıklaması aşağıdaki gibidir.

 

Doğa üzerine gözü aldatacak şekilde belli belirsiz yapılmış değişken resim ve şekillere serapis, serapis'lerin bulunduğu yere de “Gayb Alemi" denilmiştir. Mana alemi olarak da anılan bu yer aynı zamanda "Akaşik kayıtlar"ın da bulunduğu yerdir ve ancak bakmasını bilen insanlar tarafından görülebilir. Gayb aleminin bu özelliğini bilmeyen biri (ki, o dünyanın en iyi uzmanı da olsa) bu aleme senelerce baksa, yine de hiç bir şey fark edemez (E.V. Daniken'in sözünü ettiği kral ve maiyeti gibi), fark etse de gördüğünün gerçekten var olup olmadığını anlayamaz. Çünkü bu alemde hiç bir şey tam olarak görülemez, görülse de ispat edilemez.

 

Çünkü, bu alemde serapis gören biri, hayal görüp görmediğini anlamak için mutlaka o cismi yakından görmek isteyecek, cisme yaklaşmaya başladığında önce onun büyüyerek dağılmaya başladığını, yanına vardığında ise tamamen yok olup, taş toprak yığınına dönüştüğü görecek ve hayal gördüğünü sanacaktır (çöl sahnelerinde sık sık işlenen bu tema ile insanlara bazı şeyler anlatılmaya çalışılmış ama kimse anlamamış).

İşte bu sebeplerden ötürü,O’ ahrette cihetlerden, mekandan Münezzeh olarak görülebilir, fakat tam anlaşılmaz, anlaşılamayacağı için de tamamen görülmüş olamaz," denmiştir. E.V. Daniken'in sözünü ettiği heykel işte böyle bir serapis heykeldir ve ancak "açık" olanlar görebilir (Rahip Maneto gibi). O’nun nasıl görülebileceği Eski Ahit’te şöyle anlatılıyor:

“Çünkü kayaların doruğundan onu görüyorum: Ve tepelerden onu temaşa ediyorum.” (Kitabı Mukaddes. Bap 23/9,10)

"Onu Görüyorum, fakat şimdi değil: Ona bakıyorum, fakat yakın değil.”(Kitabı Mukaddes. Sayılar. Bap 16/16,17)

Demek ki O’nu görmek için önce O’nun bulunduğu yere, yani X dağına gitmek ve oradaki tepelerden uzaklara bakmak gerekiyor.

 

Homeros'un kahramanı Odysseus'un yaklaştıkça kaybolan vatanı İthaka da işte böyle bir yerdi, ne yazık ki yorumcular Odysseus'un gördüğü serapis’lerin ne olduğunu anlamadıkları için, olayı hayal görmek olarak yorumladıklarından bu anlatı üzerinde gereği kadar durulmamış, durulmadığı için de sembollerin üzerindeki sır perdesi aralanamamıştır.

 

Bir olayın resim, şekil ve sayılarla anlatılmasına sembolizm denildiği hemen hemen herkes tarafından bilinse de, sembolizmin gerçek vatanının neresi olduğu, hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı henüz bilinmemektedir (seçilmiş kişiler haricinde). Çünkü ilk örnekler'in (semboller’in) gerçek yeri ve amacı insanlar istenilen düzeye gelene kadar (önceden belirlenmiş bir zaman için) kendilerinden gizlenmiş, onlardan gayb'e, yani görülemeyene inanmaları istenmiştir.

 

Elde ettiğim bilgi ve bulgulara göre, İlk semboller, maddi ve manevi dünyalara ait bilgileri insanoğluna öğretmek amacıyla, fakat onun bulamayacağı bir yerde ve göremeyeceği bir şekilde doğaya işlenerek meydana getirilmiştir (doğmuştur). Ve bu yer Marmara bölgesindedir. Bu yüzden batık MU kıtası'nın yeri Marmara Denizidir.

 

Mu kıtasının trans halinde çizilmiş olan haritasını (aşağıda) inceleyenler, onun Marmara denizinin tam bir kopyası olduğunu görebilirler. Mu'nun Pasifik okyanusuna çizilmesinin birçok nedeni olabilir. Örneğin: "MU" insanlardan gizlenmiş bir yerdi, belirlenen zamandan önce kesinlikle bulunmaması gerektiğinden Marmara'nın haritası MU adıyla Pasifik okyanusuna çizdirildi. Böylece MU'yu arayanlar onu gerçek yerinde (Marmara'da) değil, Pasifik okyanusunda boş yere arayacak, bulamayınca da bu yerin gerçekten batmış olduğuna inanacaklardı. Bu önlem sayesinde hem insanoğlunun ana vatanı bulunamayacak, hem de gerçeklerin ortaya çıkarılması için zemin hazırlanmış olacaktı. Istanbul üzerine anlatılan olayları ve kehanetleri dikkatle inceleme zahmetine katlananlar MU’nun Marmara'da olduğunu ima eden yüzlerce belki de binlerce ipucu bulabilirler (Bunları zaman zaman açıklamaya çalışacağım).

 

Şimdi hep beraber düşünelim.

 

- 70.000 yıl önce sayının ne olduğu henüz bilinmezken MU'da 64. milyon insan yaşadığı nasıl hesaplanmış olabilir?

 

- Acaba kadim inisiyeciler Mu kıtası olayıyla bizlere geçmişi değil de, gelecekte yaşanacakları mı dile getirmişlerdi, yani ezoterik bilgiler MU'nun battığını değil de, batacağını mı anlatıyor?

 

II BÖLÜM

 

MU, sembolik bir yer olduğundan Marmara denizi ile hiçbir ilgisi yoktur. Ekteki MU haritası ile bizlere MU’nun nerede battığı değil, nerede bulunduğu anlatılmakta, bu gizemli yerin aranıp bulunması istenmektedir. Bu yer bulunduğunda 70.000 yıl önce MU’da matematik ile geometrinin çoktan keşfedilmiş, dünyanın enlem ve boylamlarının hesaplanarak Kutsal dağın yamaçlarına kaybolmayacak bir şekilde kaydedilmiş olduğu görülecek, böylece İlahi Plan’ın bir halkası daha yerine oturtulmuş olacağından yeni bir dönem başlayacaktır. Bu dönem bazılarına göre “Kıyamet” bazılarına göre ise “Altın Çağın” başlangıç dönemi olacak, yani bu yeni dönemde insanlar tüm sırlara vakıf olacak, doğru ve yanlışlar ortaya çıkacaktır.

 

Kayıp kıta “MU”nun Marmara ile olan ilişkisini yaptıkları astral seyahatlerden bilen kahinler, dinlerin MU denilen yerde doğduğunu, yaratılışın bu kıtada başladığını, matematik geometri ve sembolizmin bu kıta da keşfedildiğini “İlk Kıble”nin ve daha birçok kayıp yerin yine bu kıtada olduğunu defalarca anlatmışlar ve hatta Marmara’yı ziyaret ederek “Dünyanın Merkezi” olarak adlandırılan yerdeki kutsal emanetleri aramışlar; bu gizemli yeri bulamayınca da, gelecekte Papalığın kalkacağını ya da yedi tepeli kente taşınacağını kehanetlerinde dile getirmişlerdir. Yedi tepeli kent, hem eski Roma’nın, hem İstanbul’un [Costantinepolis] sembolik dünyadaki adlarıdır. Bu yüzden bütün yollar (bilgiler) Roma’ya çıkar denilmiştir ve gerçekten de öyledir (Çünkü burada sözünü ettiğim Roma, İskenderiye Kütüphanesi gibi yakılarak yok edildiği ileri sürülen Roma kentidir).

mu211ix5gif-1.jpg

Çünkü gerçeği araştıranlar hangi konuyla yola çıkarlarsa çıksınlar (din, mitoloji, efsane, destan, tarih vs. gibi), o yol onları sembolik dünyanın merkezindeki noktaya, yani İlk Kıble’ye götürmektedir. İlk Kıblenin sembolü, “ortasında nokta bulunan bir dairedir”. Daire dünya küresini, ortasındaki nokta ise dünyanın merkezini simgelemektedir. Bu amblem aynı zamanda sembolik dünyanın “Kuzey Kutbu”nu da simgelediğinden şöyle yorumlanmaktadır:

Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü olarak kabul edilir. Zaman içinde bu nokta tek tanrı inancının simgesi olmuştur"(Necmettin Ersoy “Görünenden Görünmeyene sf. 75)

“Geçmişte Ejderha takımyıldızının gökkürenin kutup noktasında yer aldığını biliyoruz. Yıldız mabetlerinde, Ejderha en üst seviyedeki veya yönetici takımyıldız olsa gerekti.”

 

“Ejderhanın yedi anlamı vardır... Teslis’in ikinci şahsı, yani Oğul’dur; Sembolü de Ejderha takım yıldızıdır. Gökkubbede, değişmez olan Baba (yani Kutup, sabit bir nokta) ile değişken olan madde arasında yerleşik olan Ejderha, Kutuptan aldığı tesirleri maddeye aktarır. Ejderha’nın Yedi Yıldızı, İncil’in Vahiy bölümünde <Alfa ile Omega> nın elinde yer alan yedi yıldızdır. ‘Ejder’ deyimi, en dünyevi anlamıyla, Bilgelere atfen kullanılırdı. Poseidon bir Ejder’dir; İyi ve Mükemmel bir yılandır.”(Bilim Araştırma Merkezi. Piramitler. Sf. 48,49)

Yukarıda, Kuzey Kutbunun (İlk Kıble’nin) aynı zamanda Gök Kubbe olduğu, Baba’ın Yedi Yızdız’la (yedi kollu şamdan) birlikte değişmez bir biçimde Gök Kubbe’de yer aldığı, anlatılmaktadır. Çünkü, Kutsal dağdaki gök kürenin kutup noktasında hem Ejderha takımyıldızı, hem de Baba’nın kendisi yer almaktadır (serapis olarak). Aşağıdaki ayeti dikkatle okuyanlar anlatılanların sembolik dünyaya ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirler.

“Ve Allah dedi: Gündüzü geceden ayırmak için gök kubbesinde ışıklar olsun; ve alametler için, ve vakitler için, ve günler ve seneler için olsunlar; ve yer üzerine ışık vermek için gök kubbesinde ışıklar olarak bulunsunlar; ve böyle oldu. Ve Allah, daha büyük olan ışık gündüze hükmetmek için, ve küçüğünü geceye hükmetmek için, iki büyük ışık yaptı; yıldızları da yaptı. Ve yer üzerine ışık vermek, ve gündüze ve geceye hükmetmek, ve ışığı karanlıktan ayırmak için, Allah onları göklerin kubbesine koydu.”(Tekvin. Bap 1/14,-18.)

 

“O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için ayetleri, geniş, geniş açıkladık.”(Kur’an)

 

Ayetlerde, sembolik dünyadaki siyah ve beyaz renklere, Alametlere, yol gösterici yıldızlara, yani ilk örneklere (Kutsal Emanetler’e) dikkat çekilmekte, anlayan kimseler için bu ayetlerin çok açık olduğu anlatılmaktadır. Yandaki fotografta “Gök Kubbe,” Gök Kubbe’ye konan Işık ile siyah beyaz renklerin ne ifade ettiği açık olarak görülmekte, böylece ayetlerde anlatılanların doğru olduğu kanıtlanmaktadır.Çünkü fotografta görülen yer hem Gök Kubbe, hem de İlahi Plan şemasında Kuzey Kutbu olarak belirtilen yerdir. İşte bu yüzden “Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü” olarak kabul edilmiştir. Sembolizm’i okuyamayanlar bu gerçeklere asla ulaşamazlar, yaptıkları tefsir ve yorumlar da yanlış olur.

mu212wv1gif-1.jpg

Çünkü Sembolizm, herkese açık olmayan bir düşüncenin veya bir olayın resim, şekil veya sayılarla aktarılma şeklidir. Mutlu Payaslıoğlu’nun da belirtiği gibi, “Sembolizm, sırların evrensel dilidir. Gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler. Özellikle gizli tutulması gereken birçok ezoterik bilgi sembollerle anlatılmış, yani doğrudan doğruya bir düşünce, bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır.” (Mutlu Payaslıoğlu

http://antrak.org.tr/gazete/ 091998/mutlu.htm)

Kısacası: sembolizm vasıtasıyla anlatılanların doğru veya yanlış okunması sonucu din, mitoloji, efsane ve destanlar meydana gelmiştir Bu yüzden de herhangi bir sembolün gerçek anlamını araştıran kişi veya kurumların din, mitoloji, efsane, destan, masal, şiir ve tarih dallarında da araştırma yaparak topladıkları parçaları yerli yerine oturtmaları gerekmektedir.

 

Aşağıdaki haritalar Marmara denizi ile batık Mu kıtasının birbirine ne kadar benzediğini ortaya koymaktadır.

 

mumarmtf7gif-1.jpg

---http://www.historicalsense.com/Archive/mu2_1.htm sitesinden alıntıdır---

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
Guest Urumhamatahayil

Sayın Haluk Çağın'ın yazısından alıntıdır. mu ile bilgiler çok sınırlı mu kaynakları mısırdfan yayılmıştır avrupaya gecişi ise antik yunan sayesinde ve platon tarafından yapılmıştır.

 

elde fazla bilgi yok genelde efsaneler var. cizilen resimden yazar marmara denzine benzetmiş ve çağrışım yapmış.fazla utopik bir çağrışım olmuş okadar

 

bu arada mu tabletlerini bilmiyorum ben anlatabilirmisiniz

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

"M.Ö. 200.000 ile 70.000 yillari arasinda

Pasifik'te Mu adinda Avustralya'dan kat

kat büyük bir Kita mi vardi? Yüksek bir

medeniyet yarattiktan sonra batmis miydi?

Atatürk bu kitayla neden ilgilenmisti?"

Türkler'in kökenini ortaya çikarmak Gazi'nin en büyük isteklerinden biriydi. Cumhuriyetin ilk yillarinda Osmanlilar'in son dönemlerinde Türklük Akimlari üzerine yapilan arastirmalari derledi. Atatürk'ün istegiyle birçok bilim adami ve arastirmaci bu alanda arastirmalar yapti. Yabanci bilim adamlari davet edildi. 1930'da Türk Tarih Kurumu kuruldu. Çok zengin malzeme ve bilgilere ulasildi. Yine de Türkler'in nereden geldikleri tam açiklik kazanmadi.

Maya Diliyle Türkçe Arasindaki Benzerlik

1932'de emekli General Tahsin Bey Atatürk'ü ziyaret etti. Maya dili ile Türkçe arasindaki benzerliklerden bahsetti. Mayalar Meksika'da yasamislar, Türkler ise Orta Asya'dan gelmislerdi. Aradaki uzakliga ragmen, Gazi konuyla ilgilendi. Tahsin Bey'i Meksika'ya elçi olarak atadi. Ona iki dil arasindaki benzerlikleri ortaya çikarma görevini verdi.

Tahsin Bey Meksika'ya gitti. Orada kendisine Amerikali Arkeolog William Niven 'in buldugu tabletlerden bahsettiler. Maya dilinin kökeninin bu tabletlerde oldugu anlasilmisti. Türkçe ile Maya dili benzerlik bu tabletlerde aranacakti. Bu tabletler Tahsin Bey'i saskina çevirdi. Çünkü tabletler MÖ 200.000 ile 70.000 yillari arasinda Pasifik'de yer almis bir kitayi haber veriyordu. Kitanin adi MU idi. Avustralya'dan birkaç kat büyüktü. Yüksek bir uygarliga ulastiktan sonra deprem veya tufan sonucu battigi saniliyordu.

Ingiliz Albay James Churcward Hindistan'daki tabletleri Tahsin Bey'e bilgi olarak sundu. Bunlar da kayip Mu Kitasi ile ilgiliydi. Ve Churcward 50 yil çalismisti bu tabletleri çözebilmek için. Bu konuda 5 kitap yayinlamis bir uzmandi.

Tahsin Bey, ögrendiklerini, bulduklarini düzenli olarak Atatürk'e rapor ediyordu. Gazi; Churcward'in Mu ile ilgili kitaplarini getirtti ve 60 kisilik bir tercüme heyetine Türkçe'ye çevirme emrini verdi. Kitaplar basilmadi. Daktilo edilerek Atatürk'ün önüne kondular.

Atatürk metinleri büyük bir dikkatle okudu. Insanin yaradilisini anlatan bölümle özellikle ilgilenmisti. Mu'nun insanligin ana vatani oldugunu nüfusun 64 milyona çiktigini anlatan bölümlerin altini çizmisti. Mu'da geçen Tanri kavramiyla da yakindan ilgilenmis, yaraticinin insan akliyla anlasilamayacagi, sekillendirilemeyecegi ve adlandirilamayacagi üzerinde durmustu. Tercümelerde Maya dili de dahil tüm lisanlarin Mu dilinden türedigi belirtiliyordu.

Mu kitasinin batisini anlatan bölümde halkin "Ya Mu bizi kurtar." diye bagirdigina dikkat çekerek Mu'nun bir ilah adi oldugu sonucuna vardi. Mu kökenli özel isim ve sifatlari, Öztürkçe ile karsilastirarak (Kui: kögü : Aile vb.) not aliyordu. Atatürk, önce Türkler'in kökenini ve Mu dilinin Türkçe ile baglantisini incelemis sonra da Mu sembollerini Latin alfabesiyle karsilastirmisti.

Daha ilginç olan Mu'nun demokrasi ile yönetildigini ve günes enerjisinin aydinlatmada kullanildigini anlatan satirlarin altini çizmekle kalmamisti kendi notlarini da ilistirmisti.

Bugün bu kitaplardan Kayip Mu Kitasi ve Mu'nun Çocuklari Anitmabir kitapliginda 1301, 1302 no ile kayitlidir. Çeviri metinleri ise kitaplikta 4 dosya halinde bulunur. Gazi'nin Mu ile ilgili çikardigi sonuçlari ne yazik ki tam olarak bilemiyoruz.

Emekli general Tahsin Mayatepek Meksika'daki arastirmalarinda çok daha fazlasini bulmustu. Maya, Aztek ve Inka uygarliklarinin Türkler'in kullandigi esyalara benzer esyalar kullandigini Atatürk'e iletmisti. Davullar, kalkanlar üzerlerindeki ay ve yildiz sembollerine kadar bizimkilere benziyordu. Tahsin Mayatepek, çalismalarini belge ve fotograflarla 3 ciltlik defter olarak toplayarak

Atatürk'e gönderdi. Bunlarin ikisi 70'lere kadar TDK kütüphanesinde idi. (No:57-56) Üçüncü defter kayiptir. Bu defterlerde dini tören, ibadet ve tapinaklarin bile sasilacak kadar benzerligi gösteriliyordu.

Atatürk'ün 6 ay gibi bir sürere Türkçe'yi Latin harflerine kavusturacak kadar bilgili ve yetenekli oldugu düsünülürse, onun kesinlikle siradan bir dil bilimci ve tarihçi oldugu düsünülemez. Öyleyse bu arastirmalari da siradan bir merak olamazdi. Yine O, neyi nerede arayacagini herkesten iyi biliyordu. Bugün Atatürk'ün gizli kalmis düsünceleriyle birlikte bu arastirmalar da Anitkabir'in sessizliginde uyumaya devam ediyorlar. Eger gerçekten var olduysa, Mu Kitasi'nin kalintilarinin Pasifik'in derinliklerinde durdugu gibi...

Daha geniş bilgi verebilirsem vermeye çalışacağım.

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...