Jump to content

Günün Pasajı: "Uzun Hikâye" Mustafa Kutlu‏


İη¢ιѕєℓ

Önerilen Mesajlar

İη¢ιѕєℓ

Babamın naklettiğine göre şefin karısı da bir nevi ruh hastasıymış. Doktorlar, ilaçlar, muskalar, hocalar, bir türlü iyi olamamış kadın. Çocuk da yok. Bozkır’ın ortasında, küçük bir ara istasyonda, o yalnızlık içinde birbirlerini yemeye başlamışlar. Şef son bir çare diye kadını harabede bir gece yatmaya ikna etmiş. Çaresizlik işte. Kadın yatadursun adam beri yanda beklemeye başlamış. Bir ara içi geçmiş, gözleri kapanmış, uyuyakalmış. Uyandığında, gecenin bir vakti bakmış kadın uzun ve beyaz gecelik entarisi ile ırmak kıyısında çığlıklar atarak koşuyor. "Bebeğim, bebeğim, suya düştü, kurtarın” diye feryat ediyor.

Şef dehşet içinde yokuş aşağı düşe kalka koşarak kadına yetişmeye çabalarken, kadın birden kendini ırmağın burgaçlar yaparak köpürdüğü en coşkun yerine fırlatıvermiş. Ve adamın gözleri önünde batmış, bir daha da su yüzüne çıkmamış.

Kaç yıl önce vukubulmuş bu facia, bilmiyorum. Şefin bende kalan fotoğrafı beyaz atı ile ırmak kıyısında dolaşmaları.

Evet şefin beyaz bir atı vardı ve bir de güvercinleri. Bozkırın ortasında bir yalnız adam, ata ve güvercinlere sığınmış işte. Atın ahırı su deposunun bitişiğinde idi. Bir kez makasçının dilsiz kızı ile birlikte korka, korka oraya kadar gittik. Aralık kapıdan bağlandığı yerde yemeğini yiyen ata baktık. Yürürken güvercinler şakırtılı kanat vuruşları ile havalandılar.

Şef bazı günler güneşin battığı o kızıl saatlerde atıyla ırmak kıyısında belirir, suyun aşağılara doğru kıvrıla kıvrıla giden akıntısını takip eder; görevinin gerektirdiği saate kadar kaybolur, sonra yine öyle sessizce dönerdi. Atı koşturduğunu hiç görmedim. Söylentiye göre karısının cesedini bulamamışlar. Yitip gitmiş.

Biz babamla o saatlerde, yani babamın işten dönüp elindeki çıkını anneme verip, beni omuzuna aldığı ve birlikte ırmak kıyısına indiğimiz saatlerde, bambaşka bir heyecanı yaşardık. Babam gündüzden yemleyip ırmağa saldığı, bir ucunu kıyıdaki yığınlara bağladığı oltalarını çekerdi.

İri pullu, bıyıklı sazanlar oltayı gere gere gelirdi. Annem bıkmıştı artık balık ayıklamaktan, hem midesi bulanıyordu, hamile kadın. Çoğunu bana verir "Götür bunu makasçının evine" derdi. Meğer o baykuş suratlı makasçı balık gününü bekler, şarap şişesini o gün birden ikiye çıkarırmış.

Annem beni leğende yıkardı. Yaz-kış demeden tulumbadan su çeker, moraran parmakları ile çamaşır çiteler; her bir yanı tertemiz, gül gibi yapardı. Babam onu hiçbir işinde yalnız komaz, kendi gömleğini, pantolonunu ütüler, yemek bile yapardı. Birlikte erişte keser, hatta reçel kaynatırlardı.

Annemle babamın birbirlerine duyduğu aşk, gün geçtikçe azalacağına artmış, bütün o yolculukları sürgünleri, yoksulluğu, çaresizliği birlikte göğüslemişlerdi. Kış gelir, saç sobanın üzerindeki mavi çinko demlik cızırdamaya başlar, babam hiç yanından ayırmadığı daktilosunun başında kim bilir neler yazar, annem sedirde söküklerimizi diker, vagon evin penceresinden dışarıda savrulan kar tanelerine büyülü ışıklar düşerdi.

Bu masal hiç bitmeyecek, ben çocuk şehzade hiç büyümeyecek sanırdım. Annemin hamileliği ilerlemiş, günü yaklaşmıştı. İki canlı giriştiği ağır işler, bu yorucu günler narin vücudunu hırpalamış demek. Bir gece dayanılmaz sancılar ile uyandı. Babam ne yapacağını şaşırmıştı. Gece kıyafeti ile, dışarıda esen fırtınaya aldırmaksızın makasçının evine koştu. Makasçının karısı annem için elinden geleni yaptı. Kanlı bezler çıkardılar altından, kaynar sular ile yıkadılar. Ben yorganı başıma çekmiş ağlıyordum. Babam paltosuna bürünüp kendini dışarı attı. Sabahı zor ettik, lakin annem iyileşmedi.

O gün istasyon şefi, makasçı, makasçının karısı, dilsiz kızı ve ben babamla annemi gözyaşları içinde tirene bindirdik. Yakınlarda olan şehre, hastaneye gidiyorlardı. Dilsiz kız beni kucağına almıştı. Annem soğumuş dudakları ile yüzümü gözümü öptü. Onlar gitti biz kaldık. Başımı dilsiz kızın omuzuna gömmüştüm. Artık makasçının evindeydim. Dilsiz kız ile koyun koyuna yatıyorduk. Aradan kaç gün geçti.

Babam tek başına döndü. Elinde bir bohça, bana bir mızıka almış. Gülümsüyordu, ama bunda bir tuhaflık vardı. Kimse konuşmadı. Uzun, gergin bir sessizlik. Babama, dilsiz kıza bakıyordum. Göz göze geldik. Kızın dudakları titremeye başladı.

Yavaşça yerinden kalkıp pencereye gitti. Ben de peşinden gittim. Dışarıda kar yağıyordu. Kar her yanı örtmüştü. İstasyon şefi, başı önüne düşmüş, beyaz atı ile karların arasından geçip gitti. Yaz boyu kovaladığım kargalar, az ileride, gözlerini cama dikmiş hareketsiz duruyorlardı.

Babam beni aldı, birlikte vagon evimize geldik. Bohçayı açtık. İçinden annemin soluk pembe mantosu, başörtüsü, yıpranmış kunduraları, aynası ve tarağı, yüzüğü, küpeleri çıktı. Babam bir süre bunlara baktı. Parmaklarının ucuyla dokundu. Sonra kapadı bohçayı. Uzanıp elimden mızıkayı aldı.

Beni kucaklayarak vagonun tek penceresinin önündeki sedire götürdü. Aşağılarda ırmak sessiz sedasız akıyor, kar taneleri ağır ağır dökülüyordu. Soğuktu vagonun içi. Babam bir kolu ile sardı beni. Başımı, saçlarımı öptü, kokladı. Sonra mızıkayla bir şeyler çalmaya başladı. Ne güzel, ne acıklı, ne tatlı çalıyordu. Birlikte ağladık. Babamı ilk kez ağlıyorken görmüştüm.

 

 

Bu pasaj, Dergâh Yayınları'nın Mustafa Kutlu - Uzun Hikâye adlı kitabından alıntıdır.

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...