Jump to content

Mad Men Üzerine Psikolojik Bir İnceleme.


denmeh1

Önerilen Mesajlar

Bu 8 senelik diziye önce psikoloji öğrencisi, ilerleyen süreçte ise bir psikolog olarak, hep ayrı bir ilgi duydum. Dizinin diğer dizilere nazaran yavaşlığı, karakterler arasında söylenmeyenlerin söylenenler kadar önemli olması, ve de psikanalitik/psikolojik ögelerin sık sık geçmesi onu televizyon dünyasında da apayrı bir yere oturttu. Bu güzel diziye ve dizinin ana karakteri Don Draper‘a ithafen kısa bir inceleme yazmak ise benim diziye veda etme sürecimin bir parçası.

Mad Men spoiler’ı içerir.

 

Ünlü psikanalist Donald Winnicott şöyle der: “It’s a joy to be hidden, but a disaster not to be found.” Yani, “Saklanmak bir zevktir, bulunmamak ise bir felaket.” Mad Men’in karizmatik karakteri Don Draper’ın tüm dizi boyunca sanki tüm meselesi budur. Bir yanda kapitalist düzenin merkezi New York’ta insanların hayatlarını ve onların tercihlerini şekillendiren bir işte hızla yükselmiş olan Don Draper, öte yandan dizinin başından beri terketmeye çalıştığı, ancak dönüp dolaşıp onu bulan, askerliğinin sonuna kadar taşımış olduğu kimliği Midwest*’li Dick Whitman. Don Draper karakterine dizinin başlarında her ne kadar hayranlık duysak da, özellikle son 2 sezonda dizi sanki bize şu soruyu sordurur: Bu iki kimlikten hangisi ana karakterin asıl kimliğidir? Dick mi, Don mu? Yoksa ana karakter Dick ve Don’un ötesinde, veya arasında bir yer midir? Yine Winnicott’ın teorisinden yola çıkarsak, Mad Men dizisini, Don’un kendisine atfedilen kimliklerin ötesinde, gerçek benliğini (true self) arama yolculuğu olarak okuyabiliriz . Öyleyse kimlik ve benlik arasındaki fark nedir? Bu soruyu da sormalıyız kendimize.

 

 

Bu sahne ana karakter için Dick’ten Don’a geçiş sahnesini oluşturur. Bu oldukça zordur.

 

Kimlik, kişiye doğumundan itibaren, kendi seçimlerinin ötesinde atfedilen tanımlama ve sıfatlardır. Örneğin, ismimiz, dinimiz, dilimiz, ırkımız, anne-babamızın ve dışarıdakilerin atfettikleri kimliğimizin parçalarını oluştururlar. Benliğimiz ise, bizim seçemediklerimizin bize tanıdığı sınırlar dahilinde kendi arayışlarımız ve kendi seçimlerimiz sonucunda oluşturduğumuz öznelliktir. Yani, Don Draper için Dick Whitman onun kimliğinin temellerini oluşturuyorsa, Don ise onun kendisi seçerek inşa etmeye çalıştığı yeni bir kimliktir. Ancak, bu ikisinin arasında Don’un kendi öznel benliğini bulması dizinin tüm akışını oluşturur. Yani, Don için Dick Whitman, terk edilmesi gereken kimliktir, Don Draper ise Dick’in üzerini örttüğü ve üzerine inşa ettiği yeni kimlik.

(‘Drape’ kelimesi İngilizce’de perde veya kumaş anlamına gelir. Bu bağlamda, Draper bir giydiricidir, kapatıcıdır, örten kişidir. Don, kendi eski kimliğini kapatmasının ötesinde; yaptığı iş, reklamcılık da, sattığı ürünleri de kendi fikirleriyle donatma, giydirme ve süslemeyi kapsar. Dizinin yazarı ve yapımcısı Matthew Weiner’ın bu gibi detay ve çağrışımlara oldukça dikkat ettiğini düşünüyorum.)

*Midwest, Amerika’nın Doğu kıyısı ile Batı kıyısı arasında kalan bölgeye verilen ad.

 

 

Peki New York’lu Don Draper, bu benlik arayışına ne zaman düşer? Aslında dizinin başından beri. Ancak, 7. sezonun 2. yarısının başında Diana isimli bir garsonun etkisi, onun işi gücü bırakıp, bu arayışı Amerika’da bir road trip üzerinden gerçek bir arayışa dönüştürmesi için ilk itici gücü verir.

Diana’nın Don üzerindeki etkisi nedir? bazı yazarlar Diana’yı Don’un alt kimliği veya aslında kendi yansıması olarak tarif etmişler. Bu yorumlamalar bir bakıma doğru. Daha teorik olarak bakarsak, Diana da Don gibi ciddi kayıplar yaşamış bir kadın. Çok açık olarak belirtilmese de, Diana küçük kızını bir kazada kaybetmiştir, ve bunun sonrasında eşiyle de ilişkisi bozulup, yaşadığı yeri terketmiştir. İkisi arasındaki ilişkide, özellikle Don’un Diana’yı kendi dairesinde ziyaret ettiği bölümün Don için dönüştürücü bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu görüşmede Don içeri girer, Diana ile birlikte olmak istediğini söyler. Diana’ya böyle bir yaşamı (Diana’nın köhne dairesini de göstererek) zaten Diana’nın da istemeyeceğini söyler. Ancak Diana’nın suratı asıktır, Don’un teklifini kabul etmez ve Don’a şöyle der: “İlk defa seninleyken acımı unuttum. Ben acımı unutmak istemiyorum.” Yani, Diana, Don’un onun üzerindeki acılarını unutturucu etkisini reddeder. Aksine, acılarının yasını tutmak istediğini söyler Don’a. Buna karışılık Don, Diana’ya pek bir şey söyleyemez ve Diana’nın apartmanını terk eder.

 

Öyleyse bu görüşmenin Don üzerinde nasıl dönüştürücü bir etkisi olmuştur?

Yas ve Melankoli

 

Sigmund Freud, Yas ve Melankoli adlı makalesinde, kişinin tutulmamış yaslarının Manik-Depresyon’u güçlendirici etkilerinden bahseder. Freud’dan sonra Melanie Klein da, yasın insanın psikolojik gelişimindeki önemini vurgular. Klein, kayıpların kişiyi geliştirdiğini söyler. Ancak, yası tutulmamış kayıpların da kişinin o meseleyi hayatında sürekli olarak tekrarlamasına sebep olduğunun altını çizer.

 

“Ah Dick, hiç de öyle olduğunu sanmıyorum.”

 

Bu bilgilerle Don’un hayatına bakarsak, Diana’nın tutumunun Don için dönüştürücü etkisi şundan kaynaklanmaktadır: Don hiç yas tutmamıştır. Ne üstünü örttüğü kimliği Dick Whitman için, ne de diğer kaybettikleri için (kendisini doğururken ölen annesi, intihar eden üvey kardeşi, boşandığı eşleri, birlikte olduğu diğer kadınlar, vs…) . Zaten, kendisi de hayata bakış açısını son bölümde, seminer sırasında kendisini yaralayan olaylardan bahsederken çöküş yaşayan ve semineri terkeden Stephanie’ye söyler: “You can put this behind you. You can move forward.” (“Bunu geçmişe gömebilirsin ve hayatına devam edebilirsin.”) Ancak, Don’un hayatta onu yaralayanları göz ardı ettiğini gösteren sözlerinden ziyade, Stephanie’nin ona verdiği cevap daha vurucudur: “Ah Dick, hiç de öyle olduğunu sanmıyorum.” Yani, Stephanie de Diana da Don’a şunu söyler: Seni yaralayanları geçmişe gömüp hayatına devam etmek sandığın kadar kolay değil. Zaten dizinin tamamı Don’un kendisini duygusal olarak yaralayıp da ardına koyamadıklarıyla ilgilidir. Don bir bakıma Freud’un manik-depresifini çağrıştırır: Kayıplarını alkolle, cinsel ilişkiyle ve işiyle başından savar. Ancak o kayıplar dizi boyunca gömüldükleri sığ topraktan bir şekilde hortlarlar.

 

Dolayısıyla Diana’nın Don’u red etmesi, şu açıdan dönüştürücüdür: Don’a şehvetin, zenginliğin ve zevkin onları bulundukları noktadan daha ileriye götüremeyeceğini söyler. Don da, daha sonra Diana’ya ulaşamayınca yola çıkar. İlk amacı, önce Diana’yı bulmaktır. Ancak Amerika’nın güneylerinden batısına doğru sürdürdüğü yolculuğu boyunca aradığı Diana olmaktan çıkar, Dick’e dönüşür. Bu road trip boyunca Don kaybettiklerinin yaslarını parça parça tutar. Oklahoma’da gazilerin düzenlediği bir etkinlikte, teğmenini kazara öldürdüğünü itiraf eder. Ayrıca, onu Don Draper yapan somut özelliklerinden vazgeçer: araba, para, kılık-kıyafet gibi.

Don, en son bölümde Batı’ya geldiğinde artık Stephanie’nin de kendisini çağırdığı gibi Dick kimliğiyle iyice temas etmiştir. Ancak, Stephanie’nin inziva kampında onu terketmesiyle bu kimliğinin de onu taşımadığını farkeder, ve bir çöküş yaşar. Winnicott’ın false self (sahte benlik) / true self (gerçek benlik) teorisinden devam edersek, Don’un Peggy’i aradığında şu sözleri söylediğini duyarız: “I am not the man you think I am.” (“Ben düşündüğün adam değilim.”) Yani, ana karakter ne Don Draper’dır, ne de Dick Whitman’dır. Don Draper değildir, çünkü işini bırakmıştır, eski eşini kansere kaybediyordur ve çocuklarını terk etmiş bir konuma düşmüştür. Dick Whitman değildir, çünkü her ne kadar bir Amerikalı orta sınıf gibi giyinse de, insanlar onun aslında zengin ve işi-gücü olan bir adam olduğunu anlamaktadır. Ayrıca ona bu dünyada tek “Dick” diye seslenebilecek kişi olan Stephanie de, onun yardımını istemediğini açıkça belirtmiş, ve onu terk etmiştir. Yani ana karakter, telefon konuşmasını yaptığı sırada arafta bir yerdedir.

 

Bir çok kişi hemfikir olacaktır ki, Mad Men’in son bölümün en çarpıcı sahnesi, inzivadaki bir seminerde aslında bir beyaz yakalının kendisinin görünmezliğiyle ilgili bir rüyasını anlatmasıdır. Aslında, bu ne kadar da yazının girişinde yazdığım Winnicott’ın sözlerini çağrıştırmaktadır… Asla kendisini olduğu göremeyen bir aileden ve iş arkadaşlarından bahseder bu mavi kazaklı adam. Kaygısı sevilip sevilmemek de değildir. Çevresindekilerin onu sevdiğini, ya da en azından sevmeye çalıştığını düşünür. Ancak kendisi gibi olursa veya gerçek benliğini ortaya çıkarırsa sevilecek midir? Winnicott, insanın en büyük çatışmalarından biri olarak bunu tanımlar. Mavi kazaklı adam da, bir buzdolabı içinde geçen rüyasında Don Draper / Dick Whitman’a kendi çatışmasını hatırlatır, onu ağlatır, ve onun hem kendisiyle hem de gerçek benliğiyle kucaklaşmasını sağlar. Bu hareket, ana karakterin belki de tüm dizi boyunca yaptığı en insanca harekettir ve böylece ana karakter, harmanlamaya çalıştığı tüm kimliklerinin yasını tutar. Böylece Don artık ne sadece Don’dur, ne de Dick’tir. Hayatına Don Draper ismiyle devam edecek olsa da, o artık bu sınırların ötesinde bir benliğe sahiptir.

 

Yeniden Yaratım Süreci

 

Dizinin en sonunda bir Coca Cola reklamı görürüz. Bu reklam gerçekten de 1971’lerde çekilmiş, ve Coca Cola’nın en başarılı reklamlarından biri olarak değerlendirilmiştir. Dizinin yapımcısı Matthew Weiner da, genelde koruduğu gizli tutumunu bozarak, dizide bu reklamın anlamıyla ilgili şunları belirtmiştir: Reklamı Don, inzivadaki tecrübesinden etkilenerek yazmıştır. Weiner’ın Don’un sürecini böyle bir reklamla şereflendirmesinin anlamı üzerine yeni bir yazı yazılabilir. Ancak, Don’un geçirdiği ve bizim de burada anlamaya çalıştığımız psikolojik süreç itibarıyla bakarsak, Don, tuttuğu yastan sonra farklı kimliklerini bir araya getirip, kendisini daha rahat hissettiği yeni bir benlik yaratmış ve New York’ta yaratıcılık sürecine yeniden dahil olmuştur. Zaten reklam da, tarzı ve verdiği mesajla Don’un üzerine çalıştığı diğer reklamlardan oldukça farklıdır.

 

Bana sorarsanız, dizideki Don karakterinin dahiyanesi ne giydiği şık takımların, ne karizmatik tavırlarının, ne de ‘insanların nasıl işlediğini bilmesi’nden (“I know how people work.”) kaynaklanmaktadır. Don, dizideki birçok karaktere göre çatışmalarını çok daha derinden yaşamakta, ve bazen o çatışmaların onu götürdüğü yere doğru savrulmaktadır. Ancak Stan’in de dediği gibi, o bir savaşçıdır, ve çözümlemeye çalıştığı her çatışması ona yaratım sürecinde ilham vermektedir.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Arşivlendi

Bu konu artık arşivlenmiştir ve başka yanıtlara kapatılmıştır.

×
×
  • Yeni Oluştur...