Jump to content

Kayıp Medeniyet Atlantis


Guest Amon35

Önerilen Mesajlar

ATLANTİS

PLATON’UN ESERLERİNDE ATLANTİS

 

Yazan Erhan Altunay

 

 

 

Atlantis Platon’un iki diyaloğuna konu olmuştur. Bunlar , Timaios ve Kritias adlı dialoglardır.

 

Platon Atlantis’in öyküsünü anlatmaya Timaios adlı dialoğunda başlamış Kritias’da yeniden ele alarak devam etmiştir. Ancak , Kritias yarım kalmıştır.

 

Timaios Platon’un en ilginç eserlerinden biridir. Platon bu eserinde evrenin doğuş temasını işlemiş ve çağına göre oldukça radikal bir anlayış ile sergilemiştir. Platon’un bu dialogda bir "Evren’in Yaratıcısı" kavramı kullanması da değişik yorumlara neden olmuştur. Bazı yazarlar bunu bölümlerin daha sonra eklendiğini söylemiş bazıları da Platon’a tanrısal ilhamın geldiğini söylemişlerdir. Ancak çoğunluğun kabul ettiği bu eserin Platon’un özgün eseri olduğu yolundadır. Gerçekten de dikkatle incelendiğinde Platon’un diğer eserlerinden büyük farklılık göstermez. Timaios, daha çok son yıllarına yaklaşan bir yazarın , döneminin ezoterik bilgisini daha yoğun bir şekilde verdiği bir eserdir.

 

Timaios’un bir başka özelliği de, bu dialogda Sokrates’in sadece dinleyici olması ve lafa fazla karışmamasıdır. Bu eserde Evren ile ilgili bilgileri içlerinde "en iyi astronomi bilen ve dünyanın özüne varmak için en çok uğraşmış" olan Timaios ve Atlantis ile ilgili bilgileri de Kritias vermektedir.

 

Kritias da tarihsel bir kişilik olmakla birlikte bu eserde adı geçen Kritias’ın kim olduğu tam olarak bilinememektedir. Burada Kritias Solon’un dedesinin dostu olduğunu söylemekte , aynı öyküyü dedesinden de duyduğunu belirtmektedir. Buada Platon’un ustalıkla öykünün çok eski çağlardan beri anlatıldığını ima ettiğini düşünebiliriz.

 

Timaios’da Atlantis ile ilgili bölümler şu şekilde geçer :

 

"Solon’un anlattığına göre Mısır’da Delta’da, Nil’in ikiye ayırdığı çıkıntıya doğru Saitikos denilen bir ülke vardı ; bu ülkenin en büyük şehri de, kral Amasis’in memleketi olan Sais’tir. Bura halkına göre şehirlerini kuran bir tanrıçadır ; ona kendi dillerinde Neith adını vermişler, fakat bu tanrıçanın Hellencede adı Athena’dır. Bu adamlar Atinalıları pek severler ve onlarla uzaktan akrabalıkları olduğunu söylerler . Solon onların memleketine varınca pek parlak karşılandığını , bir gün eski zamanlara dair , en bilgin rahiplere bir şey sorduğu zaman , ne kendisinin ne de ne de başka bir Hellen’in hemen hemen hiç bir şey bilmediğini gördüğünü anlattı. Bir seferinde de onları eski şeylerden söz açmaya sürüklerken , bizde bilinen en eski şeyleri anlatmaya koyulmuş . Onlara ilk insan olarak anılan Phoroneus’dan , Niobe’den , tufandan , kendilerini kurtaran Deukalion ve Pyrrha’dan , onların doğuşu hakkında dönen mythos’lardan ve torunlarının neslinden bahsetmiş. Olayların geçtiği tarihleri tahmin ederek de tarihleri hesaplamaya çalışmış

 

O zaman pek ihtiyar olan rahiplerden biri ona « Ah Solon , Solon , demiş , siz Hellenler her zaman çocuksunuz , sizin memleketinizde hiç ihtiyar yok.» Bunun üzerine Solon «Bununla ne demek istiyorsun ?» diye sormuş . Rahip -Sizin hepinizin ruhları çok genç diye cevap vermiş, çünkü kafanızda ne bir eski geleneğe dayanan , öteden beri edinilmiş fikir ne de zamanla ağarmış bir bilginiz var. Bunun sebebi şudur . İnsanlar birçok şekillerde yok edilmişler daha da edileceklerdir. En büyük felâketler ateşle sudan gelmişti , ama bin türlü başka sebeplerle meydana gelen daha küçük felâketler de vardır. Sizin memleketinizde de bir gün babasının koşu arabasını koşturup yine aynı yoldan süremeyince yeryüzündeki her şeyi yakan , kendisi de yıldırımlarla vurulup ölen Helios’un oğlu Phæton’un hikâyesi gerçekten bir masal gibi anlatılır , ama hakikat şudur ki , gökte dünyanın etrafında dönen gök cisimleri bazan yollarından şaşarlar , uzun aralıklarla meydana gelen bir tutuşma yeryüzündeki herşeyi mahveder. O zaman dağlarda , yüksek kuru yerlerde oturanlar , şehirlerde , deniz kenarında oturanlardan daha çok mahvolurlar. Fakat , Nil , her zamanki kurtarıcımız olan Nil , taşarak bizi bu felaketten de kurtarıyor. Bunun aksine Tanrılar , bir tufanla dünyayı yıkadıkları zaman yalnız dağdaki sığırtmaçlarla çobanlar kurtuluyor, ama sizin şehirlerin ahalisini nehirler alıp denize sürüklüyor. Halbuki bizde sular hiç bir zaman ovalara yükseklerden gelmiyor, her zaman tabiî bir şekilde toprağın altından çıkıyor. İşte burada en eski adetlerin bundan dolayı korunmuş olduğu söyleniyor. Fakat gerçek şudur ki : kendilerini kaçıracak kadar şiddetli bir soğuğu da yakıcı bir sıcağı da almayan bir yerde , her zaman az ya da çok insan vardır. Hem sizde olsun , bizde olsun , , yahut da adını duyduğumuz başka bir ilde olsun , güzel , büyük , yahut da başka bir bakımdan ilgiye değer bir şey meydana gelmişse bütün bunlar , en eski çağlardan beri burada tapınaklarda duruyor , böylece de korunmuş oluyor. Sizde ve başka uluslarda tam tersi , daha yazmayı ve devletlere lazım olan her şeyi öğrenir öğrenmez , gök yüzünün suları belirli bir zamandan sonra , bir hastalık gibi sağanak halinde üzerinize yağıyor , içinizden okuyup yazması olmayanlarla cahillerden başkasının kurtulmasına meydan bırakmıyor ; o kadar ki toy çocuklar gibi kendinizi yeniden , hareket ettiğiniz yolun başında buluyor , eski zamanlarda , burada , kendi memleketinizde olup bitenlerden hiç bir şey bilmiyorsunuz ; çünkü Solon , yurttaşlarının biraz önce saydığın soyu sopu , sütnine masallarından pek farklı değildir. Her şeyden önce daha eskiden bir çok tufanlar olduğu halde siz , bir tek kara tufanını hatırlıyorsunuz ; sonra insanlar arasında görülen en güzel ve en iyi soyun sizin memleketinizde doğduğunu ve kendinizin , senin de bugünkü devletinizin de , felaketten kurtulabilmiş bir tohum sayesinde o soydan geldiğinizi bilmiyorsunuz. Bİlmiyorsunuz , çünkü felaketten kurtulabilenler , bir çok nesiller boyunca , hiç bir yazı bırakamadan ölüp gittiler. Evet , Solon , bir zamanlar suların sebep olduğu en büyük felaketlerden önce , bugün Atina adı verilen devlet , savaştan yana en yiğit , her bakımdan ölçülemeyecek kadar da medeni bir devletti : Göğün altında sözünü işittiğimiz en güzel şeyleri başaran , en güzel siyasa kurallarını icat eden odur , diyorlar.»

 

Solon’un anlattığına göre , bunları duyunca şaşkalmış , rahiplerden eski yurttaşlarına dair ne biliyorsa hepsini dosdoğru , hemen kendisine anlatmasını rica etmiş . Bunun üzerine ihtiyar rahip cevap vermiş : « İsteğini yerine getirmememe hiç bir sebep yok , Solon , bunu senin hatırın için olduğu kadar yurdunun hatırı , hele sizinki kadar bizim ilimizi de koruyan , onları büyütüp yetiştirmiş olan tanrıçanın hatırı için de yapacağım. O tanrıça ki , sizin ili bizimkinden bin yıl önce , toprak ile Hephaistos’tan aldığı bir tohumla vücuda getirmişti, kutsal kitaplara göre , bizim ilin kuruluşundan beri sekiz bin yıl geçmiştir. Demek oluyor ki sana dokuz bin yıl önceki yurttaşlarının kurumlarını , onların en şanlı başarılarını kısaca anlatacağım. Başka zaman vaktimiz olunca bunların hepsini yeni baştan sıra ile teker teker ele alırız.

 

[…]

 

Biz burada ilinizin hayranlık uyandıran büyük başarılarından bir çoğunu yazılı olarak saklıyoruz . Ama bunların içinde bir öylesi var ki büyüklük , kahramanlık bakımından hepsini geride bırakıyor. Gerçekten eski yazılar , vaktiyle ilinizin , büyük Atlas denizinin ötelerinden gelip Avrupa ile Asya’ya küstahça saldıran koskoca bir devleti yok ettiğini söylüyor. O zamanlar bu koca denizden geçilebiliyordu ; çünkü sizin Herakles Sütunları dediğiniz o boğazın önünde bir ada vardı. Bu ada Libya ile Asya’nın ikisinden daha büyüktü. O zamanlar oradan başka adalara , oradan da karşılarında uzanan ve gerçekten adını hak eden denizin kenarındaki bütün kıtaya ulaşılabiliyordu. Çünkü sözünü ettiğimiz boğazın iç tarafı , girişi dar bir limana benzer , dış tarafı ise gerçekten büyük bir denizdir. Etrafını çeviren kara parçası da gerçekten kıta denebilecek bir topraktır. İşte bu Atlantis adasında , hükümdarlar , hakimiyetini bütün adaya , öteki adalara , hatta kıtanın bazı parçalarına kadar uzatan büyük , hayranlığa değer bir devlet kurmuşlardı. Bunlardan başka boğazın iç tarafında, bizim tarafta , Mısır’a kadar Libya’nın , Tyrhenia ya kadar da Avrupa’nın hakimi idiler. Bir gün bu devlet bütün kuvvetlerini bir araya toplayarak sizin yurdunuzu , bizimkini , boğazın iç tarafındaki bütün ulusları boyunduruğu altına sokmak istedi. İşte o zaman , Solon , iliniz bütün değerlerini , bütün kuvvetini dünyanın gözü önüne serdi. Cesaretten , savaş bilgilerinden yana öteki illerin hepsinden üztün olduğu için Hellenlerin başına geçti ; ama ötekiler kendini bırakıp çekilince bir başına kalan , böylece en tehlikeli duruma düşen iliniz istilacıları yendi , bir zafer anıtı dikti , şimdiye kadar hiç kölelik etmetyenleri kölelikten kurtardı ve bizim gibi , Herakles sütunlarının iç tarafında oturanları iyi yüreklilik ile serbestliğine kavuşturdu. Ama bundan sonra korkunç yer sarsıntıları , tufanlar oldu . Bir gün , bir uğursuz gecenin içinde , ne kadar savaşçınız varsa hepsi birden bir vuruşta toprağa gömüldüler. Atlantis adası da , aynı şekilde , denize gömülerek yok oldu. İşte bunun içindir ki , ada çökerken meydana getirdiği sığ bataklıklar yüzünden o deniz bu gün bile, geçilmez, dolaşılmaz bir haldedir."

 

Atlantis ile ilgili anlatılanlar Timaios adlı eserde burada son bulmaktadır. Platon , Critias da ise daha ayrıntılı bilgi vermektedir :

 

" "

 

Bu iki eserde geçen Atlantis öyküsünü dikkatlice incelersek burada anlatılanların sadece basit bir kurgu olmadığını anlarız. Gerçi Platon yine Devlet adlı kitabında anlattığı devlet düzenine dayanmaktadır fakat bilerek , başka bir devlet kurgulayacağına , özellikle Mısır’daki erginlenme merkezlerinde anısı yaşayan Atlantis’i örnek göstermektedir.

 

Atlantis’le dolaysız olarak ilgili bir Mısır kaynağı elimizde olmadığı için Atlantis’in orjinal adını bilemiyoruz. Ancak Platon’da geçen Atlantis sözcüğünü etimolojik olarak inceleyebiliriz.

 

Yunanca’da Atlantis ("Atlant…j ,-…doj ) Atlas ile ilgili bir kökten gelmektedir. Atlas bilindiği gibi , Yunan mitolojisinde Titan Iapetos’un oğlu olarak geçer ve Hesiodos’a göre Atlas göğü ayakta tutar:

 

"Dünyanın bittiği bir yerlerde

 

güzel sesli akşam perilerinin karşısında

 

dimdik durup ayakta tutuyor göğü

 

başı ve yorulmaz kolları üstünde.

 

Akıllı Zeus’un ona ayırdığı kader bu."

 

Atlas Homeros’a göre de yeri göğü birbirinden ayıran direkleri taşır :

 

"Bu Atlas görür denizin bütün uçurumlarını ,

 

ve koca direkleri omuzlarında taşır,

 

yeri göğü birbirinden ayıran direkleri." ( Odysseia I , 53-55 )

 

Atlas’ın çocukları da incelememiz açısından önemli bir yer tutmaktadır. Efsaneye göre Pleione’den olma Pleiades ve Hyades , Hesperis’ten olma Hesperid’ler Atlas’ın kızları , Hyas ve Hesperos da oğulları olarak mitolojik kaynaklarda yer almaktadır.

 

Bunlar içinden Hesperid’ler mitolojide ilginç bir yer tutmaktadırlar. Azra Erhat "Mitoloji Sözlüğü"nde Hesperid’leri ayrıntılı olarak anlatır :

 

"Hesperos ya da Batı Kızları diye anılan Hesperid’ler Hesiodos’a göre Okyanus Irmağının ötesinde , geceyle gündüzün sınırlarında oturan ince sesli perilerdir. […] Hesperid’ler dünyanın batı ucunda , Mutlular Adalarının dolaylarında otururlarmış , ama zamanla coğrafya bilgileri artınca , Hesperid’lerin yurdu Atlas dağlarının eteğinde bir yer sayıldı.

 

Hesperid’lerin başlıca görevi , altın elmaların bittiği bahçeye bekçilik etmekmiş. Bir zamanlar Gaia tanrıçanın Hera’ya düğün hediyesi olarak verdiği bu elmaları dünyanın batı ucundaki bir bahçeye dikmişler ve başlarına bekçi olarak Hesperid’lerden başka bir ejder koymuşlardı. Batı Kızları bu cennet bahçesinde ezgi söylemekte ve tatlı balı akan pınarların başında hora tepmekle vakit geçirirlermiş Altın elmalar ölümsüzlük bağışlayan bir yemiştir. Herakles onları koparmakla ölümsüzle hak kazanmış olur. Altın elma motifi Üç Güzeller ve Paris efsanesinde de geçer."

 

Hesperos sözcüğü Yunanca akşam anlamına gelen

 

 

 

DİĞER ANTİK KAYNAKLARDA ATLANTİS EFSANESİ

Odysseia

 

MÖ 8 ila 6ncı yüzyıllar arasından kaynaklanan ve Homeros’a atfedilen Odysseia , mitolojik kahraman Odysseus’un , Troya savaşından sonra evine dönmek için yaptığı yolculukları anlatmaktadır. Odysseia , her ne kadar içrek anlamı ağır basan bir destan olsa da o dönemde anlatılan , yaygın olan efsanelerden izler taşımaktadır.

 

O dönemde bilinen ve yok olan bir kara parçasından söz eden bir efsanenin izlerine Odysseia’da rastlıyoruz.

 

Tanrılar Odysseus’un tutsak bulunduğu Kalypso’nun adasından ayrılıp yurduna dönmesine karar verince, Odysseus kendine bir sal yapar ve denize açılır. Ancak denizde bir fırtınaya yakalanan Odysseus Phaiak’ların ülkesine kadar sürüklenir. Odysseia’da geçtiği kadarı ile burada bambaşka bir mitos ile karşı karşıya olduğumuzu anlarız .

 

"Eskiden Phaiak’lar engin Hypereia’da otururdu,

 

güçte üstün zorba Tepegözlere yakın,

 

Tepegözler onların topraklarını boyuna yağma ederdiler.

 

Tanrı yüzlü Nausisthoos onları kaldırdı,

 

götürdü yerleştirdi Skherie’ye ,

 

alın teriyle yaşayan insanlardan uzağa.

 

Dört yandan surla çevirmişti kenti,

 

evler kurmuş , tapınaklar yapmıştı tanrılara ,

 

tekmil topraklar dağıtmıştı,

 

Ama çoktan boylamıştı Hades ülkesini ,

 

düşünceleri tanrılardan gelen Alkinoos kraldı şimdi." ( VI , 4-12 )

 

Bu bölümde ilginç bir mitos ile karşı karşıya kalmaktayız. Phaiak’ların kökeni anlatılırken Hypereia adlı bir ülkeyle de karşılaşıyoruz. Bu isim Hyper (Upšr-), üzerinde sözcüğünden gelmekte olup , bizim kanaatimizce üzerinde olan - belki de deniz üzerinde - anlamına gelmektedir. Burada Tepegözler , yani Kyklop’lar ( KÚklwpej ) da yer almaktadırlar. Kyklop’lar , mitolojik varlıklarının yanı sıra Dev anlamında da kullanılmaktadırlar ve bu pasajdaki devler daha önce gördüğümüz Nefilim ile benzerlik göstermektedirler. Kısaca Phaiak’ların bir ülkede devlerle birlikte yaşadığını öğrenmekteyiz. Ancak devlerin zorbalığından kaçan Phaiak’lar başka bir yere belki de bir adaya yerleşmişlerdir. Bu da daha bir çok efsane ile benzerlik göstermektedir.

 

Odysseus’un Alkinoos’un sarayına gitmesi ve sarayı betimlemesi ile Platon arasındaki benzerlikler de gözden kaçırılmamalıdır :

 

"Bu ara Odysseus’da gitti Alkinoos’un şanlı konağına ,

 

giremedi içeri , gözleri kamaşıverdi,

 

durakaldı tunç eşiğin önünde ,

 

ulu canlı Alkinoos’un yüksek çatılı sarayı

 

ışıldıyordu güneş gibi ,ay gibi !

 

Tunç duvarlar uzanıyordu iki yanda

 

girişten ta içerilere dek,

 

kuşaklar vardı bu duvarlarda , mavi mineden

 

altın kapılar açılıyordu sağlam evin içerisine doğru ,

 

eşikleri tunçtan , söveleri gümüştendi,

 

iki yanları ve kapı tokmakları altından

 

Yerde iki köpek vardı , biri altındı , biri gümüş ,

 

bütün ustalığını göstermişti Hephaistos bunlarda ,

 

korusunlar diye ulu canlı Alkinoos’un konağını ,

 

ölümsüzdüler ve eskimek bilmeyeceklerdi.

 

[…]

 

Heykeller dikilmişti güzel ayaklılar üstüne,

 

yanan çırağılar tutuyordu ellerinde altından delikanlılar,

 

konaktaki şölenleri aydınlatmak için geceleri.

 

[…]

 

Bir büyük bahçe vardı avlu dışında , kapılara yakın ,

 

dört dönümlük , çitlerle çevrili çepeçevre ;

 

Ağaçlar dal budak salmıştı burda kocaman kocaman ,

 

armut ve nar ağaçları , pırıl pırıl yemişli elma ağaçları ,

 

bal gibi incirler , yemyeşil fışkıran zeytinler,

 

ne yok olur , ne eksilir yemişleri bu ağaçların ,

 

yaz , kış ara vermeden bütün yıl yeşerirler,

 

Zephiros estikçe biri biter , biri düşer ,

 

taze armut biter kuruyan armut yerine ,

 

elma üstüne elma biter , salkım üstüne salkım ,

 

incir üstüne incir biter.

 

Bir bağ var ötede ,salkım salkım üzümlü ,

 

arada bir güneşlik çardaklar kurulu ,

 

işte kızarmış salkımlar , koparıp ezilmeye hazır ,

 

ama koruklar var yanıbaşında ,

 

çiçek dökmedeler yeni yeni,

 

alttan da başka salkımlar kızarır .

 

En dipte öbür ucunda bağın ,

 

asma kütüklerinini yanında , düzenli bostanlarda ,

 

fışkırırı yol boyunca çeşit çeşit bitkiler .

 

Bağın içinde iki çeşme akar ,

 

biri dolaşır bütün bahçeyi,

 

biri gider avlu eşiğinden yüksek konağa doğru ,

 

hep bu çeşmeden su alır yurttaşlar .

 

İşte parlak armağanlar bunlardı ,

 

tanrıların Alkinoos’a verdiği." (VII 83-133)

 

Her türlü meyvenin , her zamanda yetiştiği bir tür "Cennet Bahçesi" tanımlaması bir çok mitte ortaktır. Özellikle Platon’un da Atlantis’i bu şekilde betimlemesi ve Odysseia’da aynı motiflerin bulunması dikkat çekicidir. Bir başka ortak nokta da iki su kaynağının bulunmasıdır.

 

Ayrıca burada dikkat çeken bir husus da sarayda madenin bol kullanılması ve otomatik robotumsu eşyaların varolmasıdır.

 

Odysseia’da Phaiak’lar denizcilikte çok kuvvetli bir halk olarak geçerler ve dolayısıyla Poseidon önemli tanrılardan biridir. Odysseia’da bir çok yerde Phaiak’ların denizcilikte üstünlükleri anlatılır :

 

 

 

AZTEK MİTOLOJİSİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Eski Kıta’nın karşısında yer alan ve yüzyıllar boyu Eski Kıta’dan tamamen izole yaşadıkları varsayılan Orta Amerika yerlilerinin mitolojilerininde Klasik mitoloji ile benzer motiflerin bulunması ve Aztek efsanelerinde Atlantis’i andıran motiflerin geçmesi ilgi çekicidir.

 

Diğer Orta Amerika toplulukları gibi Aztekler de bizim yaşadığımız kara parçalarından önce dört dünyanın varolduğuna inanırlardı. Aztekler’e göre , bizim zamanımızdan önce , her birinin farklı bir tanrısı ve insan soyu olan dört güneş varolmuştu ve her bir güneş , toprak , hava , ateş ve su ile ilgiliydi . Bu dört element ait olduğu dünyanın varoluşu ile ilgiliolduğu kadar yok oluşu ile de ilgili idi.

 

Aztek mitolojisine göre yaratıcı tanrı Ometeotl idi. Ometeotl düaliteyi temsil ettiği için dişi ve erkek özellikleri de kendinde barındırıyordu. Ometeotl bu ikili özelliğinden ötürü aynı zamanda Tonacatecuhtli ve Tonacacihuatl çifti ile de gösteriliyordu.

 

Ometeotl’un iki çocuğu Quetzalcoatl ve Tezcatlipoca Aztek mitolojisinde önemli roller üstleniyorlardı. Tüylü yılan Quetzalcoatl bir çok efsanede yer almış , hatta , İspanyollar kıtayı işgale geldiklerinde Quetzalcoatl ile ilgili efsanelerden ötürü yerliler bu istilacıları saygı ile karşılamışlardı.

 

Aztek yaradılış efsanelerine göre , göğün on üçüncü katında bulunan Yaratıcı , dört oğul hayata getirir. Bunlaradan birincisi , Kızıl Tezcatlipoca’dır. Öbürü ise Kara Tezcatlipoca’dır. Efsanelerde sıkça adı geçen Tezcatlipoca budur. Öbür çocukları ise Quetzalcoatl ve Huitzilopochtli’dir. Bu kardeşler varolan herşeyi ve aynı zamanda da ilk insan çiftini yaratırlar .

 

İlk dünya üzerinde, toprağa ait güneş zamanında , Kara Tezcatlipoca hüküm sürmektedir. O zamanlar dünya üzerinde devler vardır. Quetzalcoatl Tezcatlipoca’yı denize atarak hükümdarlığına son verir. Tezcatlipoca Okyanustan çıkarak büyük bir jaguar olur ve devler soyu jaguarlar tarafından yok olur. Büyük jaguar ise bugün hala görebileceğimiz Büyük Ayı takım yıldızına dönüşür.

 

Quetzalcoatl ikinci dünya üzerinde , havaya/rüzgara ait güneş devrinde hüküm sürer. Fakat bu dünya da Tezcatlipoca tarafından yok edilir. Quetzalcoatl ve bu dünya üzerinde yaşayanlar kuvvetli rüzgarlar tarafından sürüklenir. Bu devirde yaşayanların soyundan gelenler bugün maymuna dönüşmüş olarak ormanlarda görülebilirler.

 

Yağmur tanrısı Tlaloc , üçüncü dünya üzerinde , suya/yağmura ait güneş devrinde hüküm sürer . Bu devrin sonunu da Quetzalcoatl ateş yağmurları ile getirir. Bu ırk da hindilere dönüşür.

 

Dördüncü ırk ise Tlaloc’un karısı Chalchiuhtlicue tarafından yönetilir. O da bir su tanrıçasıdır. Büyük bir sel dünyayı kaplar ve bu ırka mensup olanlar balığa dönüşür. Dağlar seller altında kalır ve gökler yeryüzüne çöker.

 

Aztek mitolojisine göre bu dört soy yok olduktan sonra beşinci soy ortaya çıkar. İşte bu son olarak ortaya çıkan soydur. Aynı soylar Hesiodos tarafından da anlatılmaktadır. Hesioods da bizim soyumuzdan önce dört soyun varolduğunu fakat bunların yok olduğunu , şimdi yeryüzünde bulunan insanların beşinci soya ait olduğunu anlatmaktadır.

 

Aztek mitolojisi ile Yakın Doğu mitolojisi arasındaki şaşırtıcı bir benzerlik de tufan efsanelerinden kaynaklanır.

 

Aztek efsanesine göre , Tata ve karısı Nene Tezcatlipoca tarafından korunurlar ve bu büyük sel baskınlarından kurtulurlar. Ancak bu çift izinsiz olarak ateş yaktıklarından tanrı tarafından cezalanırlar.

 

Tata ve Nene efsanesinde hem Mezopotamya tufan efsanesi ile ortak yönler buluruz hem de Yunan mitolojisindeki Prometheus efsanesi ile benzer yönler gözümüze çarpar.

 

Aslında Atlantis’in varolduğu söylenen okyanusun iki tarafında da aynı efsanelerin var olması ve bu toplumların belleklerinde daha önce varolan bir felaketin anılarını saklamaları Atlantis’in varlığının basit bir efsaneden öte olduğunu düşündürmektedir.

 

Aynı şekilde , Maya efsanelerinde de , gerek kutsal kitapları Popol Vuh’da gerekse de Yucatec yazılarında tufan miti ve yokolan ırklar söylencesi mevcuttur.

 

Aztek efsanelerinde Atlantis

 

İlginç olan bir nokta da Aztek efsanelerinde Atlantis’den söz edilmesidir.

 

not: biyerde gördüm okumak isteyebilirsiniz diye buraya kopyaladım..

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Atlantis için çağlardan beri hep var mı, yok mu? tartışması yaşandı. Ben ise, onun varlığını kabul edip, insanlarının yaptıkları hatalara ve bu hataların bugünün Dünyasını etkilemesine bir göz attım. Varlığına inanıp, inanmamak size kalmış Tarihin kadim zamanlarında büyük bir uygarlık vardı. Insanlığın ulaşmış olduğu en yüksek uygarlık seviyesine ulaşmış olan "Mu" Uygarlığı. Munun çevresi de yavru uygarlıklarla çevriliydi. Bu yavru uygarlıklardan biri de Atlantis Uygarlığı'ydı. Bugün, her iki uygarlık hakkında "efsanevi" tanımlaması yapılıyor olsa da onların varlıkları bilimsel araştırmalar ve arkeolojik bulgularla her geçen gün biraz daha gerçeklik kazanıyor. Onların varlığına kanıt arayanlar için bir kaç örnek verebiliriz: Eflatun, Atlantisle ilgili ilk yazdığı eseri Timea (Timaios) ve daha sonra MÖ.345 yılında "Kritias"I yazdığı zaman kaynak olarak M.Ö.7.yy da yaşamış atası politikacı Solon'u gösteriyordu. Solon M.Ö 590'da Mısır'a gitmiş ve Mısırlı rahiplerden kadim bilgiler edinmişti. Bu bilgiler Atlantis'de yaşam şeklinin yanı sıra Mısır Uygarlığı'nın köklerinin Mu ve Atlantis'e dayalı olduğuna ilişkindi. Bu büyük ada ülke Solonun anlatımlarına göre, Solonun doğumundan 9 bin sene önce çok güçlü bir krallıktı ve buradan gelen işgalci kabileler, Akdeniz kıyısındaki tüm ülkelere yayılmışlardı.Ve Solon rahiplerden birşey daha öğrenmişti; uzun yıllar boyu Mısır'ın batı ülkeleriyle bağlantısının kesilmiş olduğunu. Bunun nedeni Atlantis'in deprem ve su taşkınları sonucu batmasının ardından, Atlantik Okyanusu'nun, Atlantis'in varolduğu kabul edilen bölgesinde, denizin bir çamur ve yosun tabakasıyla geçit vermez oluşuydu. Bu durum başka tarihçiler tarafından da anlatılır. Rusyada St. Petesburg Müzesinde bulunan ve bilinen en eski papirüslerden olan bir papirüsde ise, Ikinci Hanedan Firavunlarından Sentin, onlara bilgeliği getiren atalarının, anavatanlarını araştırmak üzere bir araştırma grubunu Atlantik Okyanusuna gönderdiği yazılıdır. Arkeolojik açıdan bu konuya ilişkin önemli bulgular ise, Eski Truva'da Dr. Schliemann tarafından bulunan ve ithaf yazısında "Atlantis Kralı Kronosdan yazılı Baykuşlu Vazove yine üzerinde aynı yazı bulunanKuş Sfenksidir. Kanıt olarak; çözülmüş NaacalTabletleri'ndeki anlatımlar, Mısır Uygarlığı'nın hiyerogliflerinden elde edilen bilgiler, Maya yazıtları, efsaneleri, ilahileri de gösterilebilir. Jeolojik kanıtlar ise, Kuzey Atlantik Okyanusu'nun dibi ya da yatağının biçimidir. Buradaki veriler "bölgesel çökmeye" işaret etmektedir. Bugünkü teknolojiyle Kuzey Atlantik bölgesinde Atlantis'in haritası da çıkarılmıştır. Jeolojik olarak da kabul edilen diğer kanıtlar ise şöyle sıralanabilir: Amazon Denizi'nin yok oluşu, Missisippi Vadisi'nin kuruması, St. Lawrence Vadisi'nin kuruması, Florida'nın ortaya çıkışı, Kuzey Amerika Atlantik kıyı hattının genel olarak genişlemesi Bunların hepsi de büyük bir kütlenin denize batması ve batma nedeniyle deniz dibinde oluşan büyük çukura çevre suların dolmasını kanıtlar niteliktedir. Ayrıca jeologlar, Brest ile A.B.D.nin kuzeyi arasındaki alanda 15 bin yıl öncesine ait açık havada katılaşmış olan lav parçaları keşfetmişlerdir. Atlantis'in, efsane mi, gerçek mi olduğu, Rönasans döneminde de kafaları en çok meşgul eden sorulardan biri durumundaydı. Özellikle 17. ve 18 yyda bu tartışmalar oldukça yoğunluk kazanmıştı. Atlantis, Dünya Edebiyatının devleri tarafından da tartışılmıştı. Bu tartışmaların sonucunda onun varlığına tüm kalpleriyle inanan yazarlar; Montaigne, Bafflon ve Voltaire olmuşlardı.. Atlantis vardı ve battı? Peki neden? Neden çok basit, sadece küçücük bir kelime; egoBugünkü biz Dünya çocuklarına ne kadar da yakın gelen bir sözcük değil mi? Hemen hemen tümümüzün içini kemiren, bizi olmadık yollara, aşklara, yaşamlara ve hırslara sürükleyen o çoklukla kontrol edemediğimiz yönümüz içimizdeki yaramaz çocuk ego... Peki Atlantislileri bu ego'nun en uçlarına sürükleyen ve onları yokoluşa götüren nedenler nelerdi? Aslında bu nedenler bugün yaşadıklarımızdan hiç de farklı değildi? Insanları, geçmişte toplu yokoluşlara götüren hatalar günümüzde hala tüm hızıyla devam ediyor? Peki devam etmek zorunda mı? Bu sorunun yanıtı tabii ki "Hayır"... Şimdi, bu "Hayır"I gerçekleştirmek için Atlantis'in tarihine bir göz atalım...

 

(Aşağıdaki bilgiler Eflatun'un KritiasAkaşa Yayınları'nın Galaktik Insan Ruh ve Madde Yayınları'nın "Kahin" isimli kitabında Edgar Cayce'nin, 1000e yakın kişiye yaptığı önceki yaşamlara döndürme seansları- sırasındaki Atlantis dönemine ilişkin okumalarından elde edilmiştir).

Dünya'nın unutulmuş tarihinin önemli bir bölümünde, Dünya üzerindeki hakimiyet dinozorumsu ve sürüngenimsi ırkın kurmuş olduğu uygarlıklardaydı. Bu ırklar bugünkü Dünya insanlarıyla kıyaslanacak olurlarsa üstün bir zekaya sahiptiler. Ama kötü bir yanları vardı, kendileri dışındaki fiziksel varlıklara yaşam hakkı tanımıyorlardı. Bu nedenle, 900 bin yıl kadar önce, o dönemlerde karada yaşayan, memeli deniz öncelleri dediğimiz varlıkların ( yunuslar ve balinalar) ve Dünya spiritüel hiyerarşisi'nin de desteği ile Dünya'dan yokedildiler. Ve bu yokedilişten bir süre sonra Dünya'da insan ırkı var olmaya başladı. Dünya insanları ilk kolonilerini, Pasifik Okyanusu üzerinde bulunan, Lemurya Kıtası (MU) denilen yerde kurdular. Insanın beş ırkının bu kıtada yaratıldığı ve sonraları Dünyaya yayıldıkları söylenir. Ilk koloninin kurucuları olan bu insanlar, hayatın tüm düzeylerinde demokratik ilkelerin geçerli olduğu bir Lyra/Srius uygarlığı oluşturdular. Sonraki 850.000 yıl boyunca Lemuryalılar bir dizi yavru imparatorluklar kurarak Dünyaya yayılmaya başladılar. Bu yavru imparatorlukların en önemlisi, Atlantik Okyanusu'nun ortasında bulunan kocaman bir ada olan Atlantis idi. Atlantis'in batısında Kuzey ve Orta Amerika, doğusunda ise Avrupa ve Kuzeybatı Afrika yer alıyordu. Yüzölçümü bugünkü, Avrupa ve Rusyanın birleşik yüz ölçümlerine eşitti. Poseidon, Atlantis'in kurucusuydu. Atlantisliler, babaları olduğunu kabul ettikleri Poseidon için bir tapınak yapmışlardı. Her beş ve her altı yılda bir insanlar burada toplanır ve boğalar kurban ederek tapınağın sütünlarına işlenmiş kutsal yazılara riayet için yemin ederlerdi. Atlantisliler topraktan gelmiş insanlardan, Euenor'un kızı Kleito'yu anneleri olarak kabul ederlerdi. Insanları; kültüre, bilime, sanata oldukça düşkündüler. Kibar insanlardı. Atlantisde çoğunluk kızıl ırktaydı. Yönetim şekli ise, sosyalist eğilimli bir monarşiydi. Toplumda din adamlarının sayısı hayli fazlaydı. Din adamları, o devrin en bilgili kadın ve erkekleriydiler. Hekimlik, vicdani ahlaki değerlerin danışmanı olarak görev yapıyorlardı. Atlantis varolduğu dönem boyunca üç imparatorluk dönemine ayrılmıştı. Galaktik Insan Kitabı'nda Atlantis'in yükselişini ve düşüşünü incelerken şöyle bir anlatıma yer veriliyor; "Atlantis'in tarihinin üç imparatorluğa ayrıldığını görürüz. Ilk tarihi dilime Eski Imparatorluk denir (M.Ö 400.000 yıldan 25.000 yıla kadar uzanır) Eski Imparatorluk, Lemurya ile aynı zamanlarda var oldu ve nihayet Lemurya'nın yıkımını planladı. Ikinci tarihi dilime, Orta Imparatorluk denir (M. Ö 25.000 yıldan 15.000 yıla kadar uzanır) ve o, Dünya Gezegeninin ilk gerçek hiyerarşik yönetimine sahne olmuştur. Son tarihi devreye ise Yeni Imparatorluk denir. O Atlantis tarihinin son 5000 yılını kapsayan nihayi çatışma ve yıkımın öyküsünü içerir (MÖ. 15.000 yıldan 5000 yıla dek uzanır). Santesson kitabında ise Atlantisdeki yaşam, Eflatunun yazdıklarından yola çıkarak Atlantisi şöyle tasvir edilir; Atlas soyundan gelenler, Atlantise hakim olmayı sürdürdüler. On bölge yöneticisi, birbirlerinden sadece askeri işlerle ilgili ayrıntılar bakımından ayrılıyorlardı. Atlantis krallarının her biri kendi ülkesinde hükümdardı, ama hepsi merkezi adadaki Poseydon Mabedinde dikili, Orişalktan yapılmış bir sütüna, ilk on kral tarafından kazılmış bir işarete itaat ederlerdi. Atlant krallarının ilk yasası, birbirlerine karşı silah kullanmamak, hücuma uğramaları halinde birbirlerine yardım etmekti. Atlantis’in doğal kaynakları sanki sınırsızdı. Kıymetli madenler çıkarılıyor, kokulu bitkilerden kokulu özler damıtılıyordu. Köprü ve kanal ağı, ülkenin çeşitli bölgelerini birleştiriyordu. Kıtanın altında bulunan taş ocaklarından çıkarılan beyaz, siyah ve kırmızı taşlar, evlerin ve sair yapıların yapımında kullanılıyordu. Her bir araziyi çevreleyen duvarlar yapıyorlar, bu dış duvarları bakırla kaplarken, şehri tahkim eden iç duvarları orşalk, orta duvarları ise kalayla kaplıyorlardı. Merkezi adada kurulu şehirde saraylar, mabetler ve halka ait diğer binalar kurulmuştu. Merkezde altın bir duvarla kuşatılmış bir mabed bulunuyordu. Bu mabed, Kleyto ile Poseydona adanmıştı Bahçe ve koruluklarda sıcak su kaynakları akıyordu. Çeşitli tanrılara adanmış birçok mabet, insan ve hayvanlariçin arenalar, hamamlar ve bir hipodrom vardı. Pek büyük limanlardan kalkan gemiler, Dünyanın her yerine gidiyordu. Bölge halkının nüfusu o kadar yoğundu ki her yerde sesleri işitiliyordu. Merkezi şehrin etrafında, sarp yükseklik ve güzelliklerinden dolayı ünlü dağların koruduğu çok geniş bir ova uzanıyordu. Ovada senede iki kez hasat yapılıyordu. Bu büyük imparatorluk Helen Devletlerine en kudretli ve şanlı oldukları bir devirde hücum etti. Ve böylece bilgelik ve biat yolundan saptı. Ölçüsüz alanlara sahip olan Atlantis kralları, tüm Dünyayı zapt etmek azmindeydiler Bundan sonraki bölüm, Kritiasın orjinalinde şöyle devam ediyor; Zeus, Işte o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsızlığını farkederek, onların aklını başına getirmek, onları uslandırmak için cezalandırmaya karar verdi. Bütün tanrıları, evrenin ortasında kurulu ve oradan durmadan değişen her şeyi gören en kutsal evinde bir araya topladı; onlara dedi ki Eflatunun KritiasI burada sona eriyor. Sonrası malum

 

KİMYASAL SİLAHLAR VE ŞİDDET

 

Atlantis batışından once üç kez tufana uğramıştır. Edgar Caycenin okumalarına göre, bu tufanlar günümüzden; 50 bin, 28 bin ve10.600 yıl kadar once gerçekleşmiştir. Bu tufanların nedenlerini incelediğimiz de günümüzle ne kadar da özdeş olduklarını tüm gerçekliğiyle görüyoruz. Ilk tufanın nedenine baktığımızda günümüzde de sıklıkla kullanılmakta olan kimyasal maddeleri ve silahları görüyoruz. Bu maddelerin ilk kez yoğun olarak kullanılmasının öyküsü ise şöyle; M.Ö. 50200 yılında etobur, iri cüsseli hayvanlar, insanlar için büyük sorun oluşturmaya başlayınca Dünyanın beş ulusundan gelen, beş ırkın temsilcileri bir araya geldiler, topraktaki ve havadaki unsurlarda bulunan güçlü kimyasal enerjileri hayvanlara karşı kullanmak için karar birliğine vardılar. Bu kararların sonucunda hayvanların yaşadıkları mağaralara ve bölgelere çok büyük miktarlarda kimyasal maddeler, gazlar verildi. Bilinçsizce kullanılan bu kimyasal maddeler ve güçlü patlayıcılar doğanın dengesini bozdu. Verilen gazlar, halen soğumakta olan yerkürede volkanik patlamalara, zelzelelere, buzul çağına girilmesine ve Atlantisin ilk tufanını yaşamasına yol açtı. Bu maddeler size de tanıdık geliyor mu??? Atlantis de uzun yıllar boyunca toplumsal olarak da karışıklıklar yaşandı. Toplum yönetiminde hakim olan ve Işığı temsil eden Birin Oğulları; bir Tanrı, bir din, bir eş kurallarını toplumda yerleştirmeye çalışırlarken, Karanlığı temsil eden, Belial Oğullarının, bu kurallar hiç işlerine gelmiyordu. Onlar toplumsal normları hiç sayıyor, insan hakları konusunda ise kayıtsız kalıyorlardı. Maddesel, sefahata eğilimli, şiddete dayalı bir hayat biçimi ve anlayışları vardı. Toplum hayatında bu iki grubun anlaşmazlığı gittikçe artıyor, bu da iç savaşlara ve huzursuzluklara neden oluyordu. Belial Oğullarının bedene bağlı, materyalist yaşam biçimleri bazı Birin oğullarına da cazip geliyor ve onların tarafına geçmelerine neden oluyordu. Belial Oğulları, bugün Dünya üzerindeki hakim güçlere baktığımızda, sizce de bildik birilerini anımsatmıyorlar mı???

 

GÜCÜ YANLIŞ AMAÇLARLA KULLANDILAR

 

Atlantisteki ikinci tufan ise M.Ö. 28.000e doğru gerçekleşti. Bu tufanın öyküsü ise şöyle anlatılır; Atlantisliler ilk tufanın şokunu atlattıktan sonar hızlı bir toparlanış dönemi geçirdiler. Atlantisin ikinci döneminde Atlantisliler, elektrik ve elektronik alanında önemli buluşlar yaptılar ve büyük gelişmeler gösterdiler. Uranyumdan elde edilen atom enerjisini taşımacılıkta kullanılıyolardı. Laser gibi her türlü ışıklı şualar keşfetmişlerdi. Ölüm şuası da bu gruba dahildi. Sıvı hava, sıkıştırılmış hava, kaucuk ve bugün henüz bilinmeyen bakır, aliminyum ve uranyumdan meydana gelen madeni alaşımlar kullanılıyordu. Asansör, telefon, radyo, Tv yaygındı. En önemli bilimsel başarıları ise güneş enerjisine hakim olmalarıydı. Bu gücü denetim altında tutan merkeze,Tuaoil Taşı veya Ateş Taşı adını veriyorlardı. Bu dönemde insan bedeni,kristallerden çıkan şuaların hafifletilmiş bir uygulaması ile gençleştirilebiliyordu. Bununla berebar Ateş Taşı yıkıcı amaçlarla işkence ve ağır cezaların yerine getirilmesinde de kullanılıyordu. Bu merkezin kuvvetinin, çok ileri bir düzeye ulaştığı bir zamanda yapılan bir hata, şuanın elektrik güçleriyle birleşerek toprağın bağrında birçok yangının çıkarmasına yol açtı ve volkanik patlamalar meydana geldi. Güç kaynaklarının bilinçsiz ve kötü kullanımının bugünün Dünyası için de yok oluşu getireceği çoğumuzun kabul ettiği bir gerçek değil mi???

 

GENLERLE OYNADILAR

 

Atlantililerin hatalarından birisi de genlerle oynamaları olmuştur. Belial Oğullarının etkisi altındaki, Atlantislilerin yaptıkları, bugünün dünya insanlarını genetic bakımdan indirgenmiş ve mutasyana uğratılmış durumda da bırakmıştır. Nedir bu genetic bakımdan indirgenmiş ve mutasyona uğratılmış olmak? Yapılan işlem bugünün gen mühendislerinin üzerinde çalıştıkları yöntemlere çok benzer. Sadece Atlantisliler bu işlemi yaparken, hayvan türleriyle yetinmemişler, insanlar üzerinde de denemeler yapmışlar daha da ileri giderek insan ve hayvan karışımı yaratıklar meydana getirmişlerdi. Atlantisliler bu yaratıkları köle olarak en ağır işlerde kullanıyorlardı.Insanların önceleri daha büyük olan kafa yapısını küçültenlerde yine Atlantisliler oldu. Atlantislilerin hırsı sınır tanımıyordu. Yaptıklarıyla yetinmeyip, insanlarda önceleri 12 sarmallı olan DNA yapısını, 2 sarmala indirdiler. Öfke, korkular, şiddet eğilimi, telepati yeteneğimizin azalması gibi olumsuz durumlar insan ırkından bu sarmalların çalınması sonucu oluştu. Ve bizler günümüzde bu hırsızlığın bedelini hala yaşamlarımızda ödüyoruz. Peki bugünün dünyasın da yapılan genetik çalışmalar, acaba onların geleceği nereye doğru gidiyor???

 

KENDİLERİNİ TANRIYLA EŞ KOŞTULAR VE ACIMASIZLAŞTILAR

 

Atlantisliler zamanla, yaptıkları yaratım ve genlerle oynama çalışmalarını öylesine abattılar ve Dünyaya hakim olma istekleri öylesi bir boyuta geldi ki, bir anlamda kendilerini, Allah, Tanrı, Yaradan,Ogan, Kutsal Beyaz Işık gibi birçok isimle anılan "BüyükYaratıcı Güç"le eş görmeye başladılar. Çünkü onlar yaratmanın sırrına erdiklerini düşünüyorlar ve "Büyük Yaratıcı Güce ihtiyaçları olmadığını iddia ediyorlardı. Işi iyice ileriye götürüp başta Alpha Centauri ve Pleiades kökenli ve Dünya Spiritüel Hiyerarşisi tarafından dışlanan "asiler" denilen gruplarla ittifak içine girdiler. Öte yandan, Dünyadaki askeri gücün büyük bölümüne sahip olma istekleri onları Ana imparatorluk Lemuryayı yok etme düşüncesine de götürdü. Çünkü Lemuryada tıpkı, Atlantis gibi egosunu ön plana almış, Dünya üzerinde hakimiyetini sürdürmek isteyen bir konumdaydı ve Atlantisin Dünyaya hakim olma yönündeki amacına engel teşkil ediyordu. O tarihlerde Dünyanın iki tane ayı vardı. Atlantisliler uzaylı asilerle yaptıkları ittifaktan da güç bulurak bu aylardan birini kullanarak Lemuryayı yok etmeye karar verdiler. Şimdiki Dünya ayının dörtte üçü büyüklüğündeki ayı spiral çizen bir yörüngeye soktular. Uzay gemileri, çekme ışınlarını kullanarak, Dünyanın aylarından birini Lagranj( kritik kütle konumu) noktasına yaklaştırdılar. Uzay gemileri parçacık ışın silahlarını ateşleyerek ayı, otam Lagranj noktasına girmeden once parçaladılar ve ay parçalarının oluşturduğu meteor sağanağı Lemuryayı ve kıtayı suyun üzerinde tutan gaz odalarını parçaladı. Böylece Lemurya okyanusun derinliklerine, büyük depremler, su baskınları ve üzerinde yaşayan binlerce insanla birlikte battı. Hırs ve gücün bilinçsizce kullanılmasının getireceği sonuçlar bugünün ülkelerinin, kıtalarının da sonu olamaz mı sizce???

 

YERKÜRENİN DENGESİNİ BOZDULAR

 

Atlantislilerin bu uzaylı asi gruplarla iş birliği, Dünya'ya savaşı getirdi. Bu dönemde Atlantislilerin Dünyaya hakim olma istekleri ve kendileriniYüce Yaratıcıyla eş koşma kibirleri çok daha uç boyutlara geldi. Yaratıcı güce sırtlarını döndüler. Tapınaklarda insanlar kurban edilmeye başlandı. Doğa güçlerini kötüye kullanıyorlardı. Güneş prizmalarının işkence ve ceza amaçlı kullanımı öylesine artmıştı ki halk bunlara Korkunç Kristaller adını vermişti. Insani değerlere hiç saygı kalmamıştı.

Askeri üstünlük için, yerküreyi onların değimiyle, Leydi Gaiayı dengelemek amacıyla kullanılan Maldek ayını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başladılar. Bu kullanım Dünyaya isyanları ve kaos dolu günleri getirdi. Engizisyon ve işkence dönemi başladı. Yü gibi, Lemuryanın yavru imparatorlukları Atlantislilerin zulmünden kaçmak için Himalayalara oradandan yerin altına sığınarak bugün Agarta veya Şambala denilen 5. boyutsal bir uygarlık kurdular. (bu konuya ilişkin farklı bilgilerde mevcuttur).

Birin Oğulları insanları uyarıyor, doğruya çekmeye var güçleriyle uğraşıyorlardı. Ama Belial Oğullarının insanlara, zaaflarına yönelik sundukları olanaklar her geçen gün Atlantisli insanların Karanlığın temsicileri Belial Oğullarının tarafına daha fazla yönelmesine neden oluyordu. Belial Oğulları ve Birin Oğulları arasındaki savaşlar öyle bir duruma geldi ki kristal tapınaklara saldırılar sonucu Dünyanın iklimini dengede tutan gökkubbelerde önemli boyutta çatlamalar meydana geldi. Işte bu çatlamalar Atlantisin sonunu hazırladı. Dev ada büyük bir tufanla karşı karşıya kaldı. Depremler, sağanak yağışlar volkanik patlamalar sonucu Atlantisin batışı gerçekleşti. Atlantisin ilk olarak 11.500 yıl önce bir dip yükseltisi oluşturarak battığı, daha sonra bu günkü seviyesine indiği söylenir. Bermuda Şeytan Üçgeninin de Atlantisin batması sonucu oluşan boyutlar arası bir geçiş kapısı olduğu söylenir.

 

RUHSAL DÜŞÜŞE NEDEN OLDULAR

 

Eflatun, KritiasI Zeus dedi ki diye bitirmişti Onun Zeus olarak nitelendirdiği, bizim Allah dediğimiz o Yüce Yaratıcı Güç belli ki tufan emri vermişti. Yahudi ve Hristiyan metinlerinde Atlantisin sulara gömülüşü insanın düşüşü olarak ele alınır. Çünkü Atlantisliler yaptıkları hatalar nedeniyle insan ırkının spiritüel yani ruhsal olarak düşmesine neden olmuşlardır. Bu gün isimler farklı olsa da zulme uğrayan, sürülen halklar ve Dünyaüzerinde güç ve iktidar hırsı içinde olan ülkelerin yaptıkları bu anlatılanlarla ne kadar da çok benzerlik gösteriyor değil mi? Bugün de Dünyada gücü elde etmek amacıyla üretilen nükleer silahların denemeleri sonucunda ozon tabakası delinmiyor mu? Kutuplardaki buzlar, eko dengenin bozulması nedeniyle eriyor ve bu durum Dünyayı sular altında bırakma tehlikesini beraberinde getirmiyor mu? Vücutlar kimyasal maddelere kanserle karşılık vermiyor mu? Biyolojik denemelerin kötü amaçlarla kullanılması daha önce adını bile bilmediğimiz hastalıkların bizlere bulaşmasına neden olmuyor mu? Ve genler üzerinde yapılan denemeler; melez hayvanların yaratılması, hayvan ve insanların kopyalanması bunlar acaba gelecekte ne ölçüde olumlu şekilde kullanılacak?

 

Tarih iyi bir öğretmendir diyenler yanılıyor olamazlar. Bugünün hatalarının yaratacağı sonuçları, dünün Dünyasına bakarak anlamak olası Atlantislilerin başına gelenler ve bugünün Dünya insanlarının başına gelmesi muhtemel olanlarAslında bunların yaşanmaması yine insanların elinde Dünya insanlarına, Ona her ne ad veriyorsanız biz yazımızda Büyük Yaratıcı Güç olarak niteledik, O Büyük Yaratıcı Güçten büyük bir sevgi ve ışık yağmaktadır. Bu, peygamlerler, melekler, başmelekler, mesih enerjisi, foton kuşağı enerjisi, Beyaz Yıldız enerjisi gibi birçok kanalla bizlere ulaşmaktadır.

 

Bu ışığın amacı bizleri yeniden ilk varoluşumuzdaki düzeye Galaktik insan bilincine ulaştırmaktır. Yani sevgi dolu, egosunu aşmış, bilge, yükselmiş varlıklara dönüşmemiz istenmektedir. Burada bize düşen görev içimizdeki sevgiyi, birliği, iyiliği keşfedip mümkün olduğunca egomuzdan sıyrılarak yaşamaya çalışmamızdır. Yaptıklarımızın sonucunu görerek yapmamız, çıkar savaşlarından, şiddetten, maddi çıkarlarımızdan mümkün olduğunca vazgeçerek yaşamamızdır. Yapmamız gereken hem çok kolay hem çok zor, Parola Egondan sıyrıl Okuduklarınız size bir masal veya bilim kurgu öyküsü gibi gelebilir.

 

Ama masal ama gerçek. Ne farkeder? Anlatılan öykü egosuna yenik düşen, kibrin sınırlarını zorlayan, insan ırkının üzerinde haddini bilmezcesine tahakküm kurmaya çalışan bir uygarlığın öyküsüdür Gerçek mi, değil mi ? diye merak ediyorsanız, yanıtını kalbinize sorun. O size daima doğru olanı söyleyecektir

 

Sevgili okur, bu ilginç araştırma her ne kadar Yaşar Mükrim Altınada adıyla bazı sitelerde yayınlansada Özlem Süyev Zat'a yazının kendisine ait olduğunu belirten bir e-mail ile beni uyarmıştır. Yazı http://ozlem.suyev.sitemynet.com adresinde de yayınlanmaktadır.

 

ATLANTİS 2

 

Atlantik okyanusunun üzerinde olduğu iddia edilen ve varlığı, James Churcwarddan binlerce yıl önce Mısırlı rahipler tarafından Yunanlı filozof Eflatun aracılığı ile insanlığa duyurulan Atlantis, kuşkusuz uygarlığın ilk beşiği değildi. Atlantis, Mu uygarlığının bir kolonisiydi ve zaman içinde bağımsızlığını kazanarak, bir imparatorluğa dönüştü. Peki Mısırlı rahipler durup dururken Eflatuna bu sırrı niye vermişti? Çünkü Eflatun da Mısırda inisiye edilmişti ve kardeşleriydi.

 

Churcward Atlantisin Amerika ile Afrika arasında yer aldığını söylüyor. Diğer bazı araştırmacılar bu batık kıtayı başka yerlerde arıyorlarsa da kıtanın battığı okyanusun aynı adı taşıması Atlantisin Atlantik okyanusu üzerinde olduğu savlarını gçlendirmektedir. Özellikle Bermuda, Bahama ve Azor adalarının Atlantisin yüksek kalan kesimleri olduğu söylenmektedir

 

Eflatun Atlantisi Solon ve Kritiasın ağzından almıştır. Bu iki filozof arasındaki konuşmaya göre Firavun amosis döneminde (M.Ö. 570-525) Sais şehrini ziyaret eden Solon burada bir üstad rahip tarafından Atlantis hakkında bilgilendirilmiştir. Bu rahip Solona eskiden cebelitarık boğazı ötesinde çok büyük bir kıta olduğunu , Mısırdan hareket eden bir kişinin denize ulaştığında, adadan adaya geçerek okyanusu aştığını ve ve karşı kıyıdaki bir diğer kıtyaya ulaşabildiğini söylemiştir. Rahibin ifadesine göre bu kıta 9 bin yıl önce (günümüzden 12 bin yıl önce) büyük bir tufan ve deprem neticesinde sulara gömülmüş ve kolonisi olan Mısır ile ilişkisi kesildiği için Mısır uygarlığı gerilemiştir.

 

Mısırda 10 yıl kadar kalan Solon’un yönetici rahiplerle yakın temasına rağmen onların kardeşlik örgütüne inisiye edilip edilmediği hakkında bilgi yoktur. Öte yandan bir diğer Yunanlı tarihçi Heredot’da Mısırı ziyaret sırasında yine rahiplerle görüşmüş ve bu rahipler kendisine örgütlerinin 11 bin yıldan bu yana varlığını sürdürdüğünü söylemişlerdir.

 

İngiliz Araştırmacı Churcward, Naacal tabletlerinde Atlantise önemli bir yer verildiğini ve önceleri Munun kolonisi olarak uygarlaşan Atlantların zaman içinde bağımsızıklarını kazanarak kendi imparatorluklarını kurduklarını belirtiyor. Tabletler, Mu kolonisi Atlantisde Mu kozmik Dinini öğreten okulların bulunduğunu ancak bağımsızlık sonrası ana dinden uzaklaşıldığını ifade ediyor. Naacal tabletlerine göre Atlantlı rahipler kendi güçlerini arttırmak için ana dini yozlaştırmayı çıkarlarına uygun bulmuşlardır.

 

Atlantisin okumalara göre 200.000 yıl öncesinde başlayan bir tarihi olduğu, birincisi bundan 50.000, ikincisi 28.000 yıl ve sonuncusu da 10.600 yıl önce olmak üzere üç büyük tufan geçirdiği anlaşılmıştır. Pekçok uygarlığın tarihinde ve mitolojide bahsi geçen bu son tufandır. Son tufan ile birlikte Atlantis tamamiyle sulara gömülmüş, kaçanların bir bölümü Tibet, bir bölümü ise bugünkü Mısıra gelmişti. Zaten Atlantis kelime anlamıyla inceleyecek olursak: ATL ve ANTE kelimelerinin birleşimiyle oluşmuş olup, ATL=Su, ANTE=İndi anlamına gelir ve birlikte suya inmiş, suya batmış olarak nitelendirilir. Sonundaki İS eki ise Platon tarafından konulmuş ve sonunda ATLANTİS olarak kalmıştır.

 

Atlantis ve Mu döneminde 5 ayrı ırkın aynı anda yaratıldığından bahsedilir. Bu ırklar değişik bölgelerde yaşamlarını sürdürmektedirler. Atlantislilerde kızıl, Mulularda ise esmer ırkın hakim olduğu fakat daha sonra tüm ırkaların birbiriyle karıştığı söylenmektedir. Tufanlara da neden olan güç savaşının Mu dinini korumak isteyen Birin Oğulları ile gücü kendi amaçları doğrultusunda kullanmak isteyen Belialın Oğulları arasında olduğu anlaşılmıştır. Sayıca üstün olan Belialın Oğullarının bu savaştan galip çıkmış ve karanlık güçler Atlantise egemen olmuştur. Savaş o kadar büyük boyutlu olmuştur ki fiziki ve atmosferik dengeleri bozulan koca kıta deprem ve su baskınları ile sular altına gömülmüştür. Bu yıkımdan kurtulmak isteyen bazı Atlantislilerin yerin altına indiklerinden bahsedilir. Özellikle Caycenin okumalarından edindiğimiz bilgiler ve Lobsang Rampanın kitaplarında da bahsi geçen iki gruptan söz edilmektedir. Bunlar Birin Oğullarının devamı olan AGARTA ve Belialın Oğullarının devamı olan ŞAMBALA dır. Her iki grubun ellerinde bulunan bilgiler aynıydı ama kullanım alanları farklıydı. Yer altına yerleşen iki ayrı grup çalışmalarını buralarda sürdürdüler. Agarta birçok inisiyeyi ve peygamberleri özel yerlerde eğitti. Ezoterik bilgilerin yok olmaması için inisiyatik merkezler kurulmasına yardımcı oldular. Şambala ise dünya üzerinde yaşayan insanların bilgiden uzaklaşması için çeşitli faaliyetlere girişti. Dünya üzerinde yaşayan bazı insanlarla temasa geçerek, onları kendi felsefeleri doğrultusunda eğittiler. Bunların başında da tarihte kanlı sayfalar açan Adolf Hitler gelmektedir. Bu grubun tek amacı vardı: İnsanları Ezoterik Bilgilerden uzak tutmak. Bu gruba Kara Tarikat denilmektedir ve üyeleri dünyada önemli güç noktalarını ele geçirmiştir. Halen dünya üzerinde devam eden çıkar savaşlarında ve büyük güçlerin arkasında bu mücadele vardır. İnsanlığın bilgi ve düşünce gücü olarak gerilediği dönemlerin artık sonuna gelindiği söylenmektedir. Yani dünya üzerinde Şambala etkisinin azaldığı ve Agarta, Mu kültürünün tekrar yükselişe geçtiği bir süreci yaşamaktayız.

 

Atlantisde dini yozlaştırma Osirisin ortaya çıkışına kadar sürdü. Naacal tabletlerinden ikisi günümüzden 22 bin önce Atlantisde doğan bu büyük insana ayrılmıştır. Tabletlere göre Osiris genç yaşında doğduğu yeri terk ederek Muya gitti ve burada Bilgelik Okullarından birisine girdi. Mu kıtasında Naacaller arasında üstad rahip ve kutsal kardeş ünvanını alana kadar kalan Osiris dini bir reform başlatma görevi ile ülkesine geri döndü. Yozlaşmış atlantis dinine ve rahipler sınıfına karşı savaş açan Osiris, güçlü kişiliği ile halkı da yanına aldı ve yozlaşmış rahipleri , itibarını yitiren mabetlerden temizledi. Ölene kadar ülkesinin ruhani lideri olan Osiris, kendisine teklif edilen imparatorluk ünvanını reddetti. Öldükten sonra takipçileri ve rahip kardeşleri onun anısına, yaydığı dine Osiris dini adını verdiler. Osiris adı Mısır tanrıları arasında da geçmektedir. U adın Hermes (Toth) tarafından Mısıra getirildiği fakat zaman içersinde bu saf dinin yozlaşması nedeniyle Osirisiin de ilkel tanrılardan birine dönüştüğü sanılmaktadır. Mısır tanrı panteonunda adı daima Osiris ile anılan İsis, aynı tanrının dişil ifadesi, her ikisinin oğulları olan Horusda kutsal kelamın ifadesidir. Hermes de, Osiris ve İsis gibi bir süre sonra tanrısallaştırılmıştır. Kendisine 3 defa büyük anlamına gelen trimejist sıfatını yakıştırmışlardır. Mısırda Osiris Dininin devamını yani bugünkü büyük Mısır kültürünün temelini atan Hermes hem rahip, hem kral, hem de din kurucusu olarak kabul edilmiştir. Günümüzden 16.000 yıl önce Mısırda yaşayan Hermes, Osiris ekolünün devamını Nil deltasında kurmuştur. Hermes kurduğu okullar ve kutsal yerler ile dini yaymış ve günümüzden 5.000 yıl öncesine firavun Menes dönemine kadar Mısır medeniyetini etkilemiştir.

 

Atlantisten çok bahsettik ve onun önemli bir uygarlık olduğunu söyledik. Niçin bu uygarlık önemliydi? Eski yazıtlardan ve Caycenin okumalarından elde ettiğimiz bilgiler aslında çok şaşırtıcıdır. Günümüze elle tutulur çok az şey kalmış olan bu uygarlıkların teknolojik yönden çok ilerlemiş olduğunu öğreniyoruz. Örneğin kristalleri çok yoğun kullanan Mu ve Atlantislilerin pek çok şeyi onlarla yaptıklarını anlıyoruz. Telepati ve düşünce güçlerini kristaller ile yoğunlaştırıp belli bir noktaya toplayabilen ve özellikle rahiplerin elinde olan bu güçler kimi zaman iyi, kimi zamansa kötü niyetle kullanılmıştır. Bugünkü atom gücünün kullanımına benzeyen fakat çok daha güçlü olan bu enerji kullanımı koca bir kıtanın batmasına neden olmuştur. İyi ve kötü rahipler arasındaki savaşta dünyanın etrafındaki aydan büyük bir gezegenin dahi bu güçlerle yok edildiğinden bahsedilmektedir. Kristaller büyük hava gemilerinin de enerji kaynaklarıydı. Başka bir enerji kaynağına ihtiyaç olmadan bu gemilere kristallerden elde edilen güçle kumanda edildiği ve bu sayede gezegenler arası yolculuklar yapıldığından bahsedilir. Kristaller bilgi depolama ve şifa amacıyla da kullanılmaktaydı. Özellikle saf kuartz kristallerinin bu özellikler sahip olduğunu bugünkü teknoloji ile de kanıtlanmıştır. Günümüz şifacılarının tamamı bu kristalleri kullanmaktadır.

 

Alıntıdır..

--------------------

Bütününe aynen katılmadığım ama iyi bir derleme olarak nitelendirdiğim bir yazı, içerisinde kimi gerçekler bulunabilir, yorum sizlere aittir.

--------------------

atlantistcapitol-1.jpg

Atlantis'in kadim kaynaklara dayanılarak çizilmiş resmi (ve Platon'un tarifi)

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

ben bı kaynaktan bazı bılgıler aldım ama emın degılım ama atlantısten kurtulanlar sonra bır kısmı orta asya tarafına ulaşıyor bır kısmı bir kısmı kızıldenızden mısıra dıger kısmı da amerkıya cıkıyor

sımdı gelelım konu ıle alakaya ortak noktalar mevcut. en basıtınden turklerde kı kurt ıle mısır mıtolojısınde ki anıbus bırbırne cok benzer halde

emın oldugum tek nokta ıse atalnatıs veya mu kıtası o kadar gelıştıler kı kendı sonlarını hazırladılar

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
ben bı kaynaktan bazı bılgıler aldım ama emın degılım ama atlantısten kurtulanlar sonra bır kısmı orta asya tarafına ulaşıyor bır kısmı bir kısmı kızıldenızden mısıra dıger kısmı da amerkıya cıkıyor

sımdı gelelım konu ıle alakaya ortak noktalar mevcut. en basıtınden turklerde kı kurt ıle mısır mıtolojısınde ki anıbus bırbırne cok benzer halde

emın oldugum tek nokta ıse atalnatıs veya mu kıtası o kadar gelıştıler kı kendı sonlarını hazırladılar

 

Gelişmeyelim mi yani danny?Tamamen saçma.......

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

fakat gelişmayi iyi yöne kullanırsan zararı olmaz danny.Allah bize bu akılı bağışlamış verdiği en büyük nimet bunu kullanmazsan eğer hesabı sorulur Allah doğaya her türlü kuvvetleri ve imkanı yaymıştır insanlar ise onları bulur ve kullanırlar mesela belkide sıra hz. Süleyman'ın belkısın tahtını getirdiği gibi ışınlanma kim bilir bir yerlerde saklıdır oda bulunur yakında:D

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Atlantis, neden ondan önce olması muthemel olan Mu dan daha çok konuşuluyor? Mu ateş tufanı ve savaşlarla yandı. Atlantis ise battığı için insanlara daha ulaşılabilir gözüküyor. Atlantis in nerede olduğundan çok, insanlarının nasıl yaşadığı daha önemli bence.

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

atlantıs hıkayen güzel açıklayıcı ama şunu sölemek istiyorum atlantıste yaşayan hertkesın kalp gözü basıret gözü yanibir anlama ledunduler.....atlantıs böle biryerdi.ve atlantıs dışına kımse çıkamıyodu...yasaktı ölüm cezaları vardı atlantıs dışına çıkanlara kendileri bir sırdı bunlar kadımlerdır...yıldız geçidi bulmuşlardır.geçişte yaptılar ama elfler onaları tükettı ama hala yaşam var gittiklerı yerde.yıldız geçidi tekrar açıldı bir gurup rahıp bilim adamı din adamı bunu gerçekleştirdi....dahada açıklayıcı olmak isterdım konuyu tamamlamak amacıyla ama uzun surerdı......

--------------------

atlantısın yok olma sebebi de batmöa sebebi oranın insanın sırlarına açıklık getırecek bir enerjıye sahıp olmasıdır bu ne zamanki kötü kullanılmöaya başlandı yılzı geçidiyle...ozaman atlantıs yok oldu.........

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

  • Benzer Konular

    • Kayıp ve Çalıntı için Bir Ayet-i Kerime

      (7 Kere) الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ  (450 Kere) حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ   Okunuşu Latin alfabesiyle yazılınca mâna külliyen değişiyor o nedenle Kur'an-ı Kerim okumasını bilmeyenler bir hafızdan dinleyerek ya da bilen birinden öğrenerek okumaya çalışsın.    Meali: O (ahsen) kimseler ki, insanlar onlara: "Muhakkak ki, insanlar, sizin için (s

      , Yer: Dilek Duaları

    • Kayıp Bir Kimseden Ya da Sevdiğinden Haber Almak İçin

      Kendisinden haber alinamayan bir kimseden haberdar olabilmek icin "HABiR" ism-i serifi bir kagida 6 defa yazilir ve bu esnada söyle dua edilir: "ALLAHÜMME AHBiRNi ( burada kendisinden haber alinmak istenen kimsenin ismi söylenir ). Daha sonra "Ya Habir" ism-i serifi 822 defa okunur. Önceden yazilmis olan kagit yatmadan önce yastigin altina konur ve öylece uyunur. Muhakkak ki ALLAH TEALA o kimseden haberdar edecektir.   Allah sizleri sevdiklerinize kavustursun insallah...

      , Yer: Havas & Hüddam

    • Darwin’in Kayıp Dünyası Hayvan Yaşamının Gizli Tarihi / Martin Brasier

      Türlerin Kökeni’ni kaleme alırken Charles Darwin’in kafasını tek bir soru karıştırıyor ve evrim teorisini çıkmaza sokuyordu: “Neden Kambriyen dönemden önce yaşamış canlılara ait kalıntılar bulunamıyordu?” Literatürde “Darwin’in İkilemi” olarak bilinen bu problem yıllarca çözülemeyecekti, ta ki paleontoloji profesörü Martin Braiser evrimin “kutsal kâse”sinin peşine düşene kadar.   Darwin’in Kayıp Dünyası Braiser’ın Kambriyen patlaması öncesinde yaşamış canlı türlerine ait fosilleri arayışının

      , Yer: Estanbul Kitap ve Dergi

×
×
  • Yeni Oluştur...