Jump to content

Sultan Vahdettin Ve Bazı Gerçekler


gökkuşağı

Önerilen Mesajlar

Guest KurtuluşZor_786

Bu da benden olsun... :)

Mustafa Kemal Paşa ile Osmanlı

İmparatorluğu’nun son padişahı

Vahdettin arasındaki ilişkiler hep

tartışıla geldi.

Birbirlerini ne kadar tanıyorlar, kaç kez

görüştüler, nasıl ayrıldılar… Bu

konularda hep spekülasyonlar yapıldı.

Daha ilkokul yıllarından başlayarak

yapılan yanlış bilgilendirmeyi bir

kenara bırakıp, Atatürk’ün kendi

hatıralarında bu ilişkiler anlatılıyor

onları sizinle paylaşmak istiyorum.

Yakın çalışma arkadaşları, Atatürk ile

ilgili pek çok hatırat kaleme aldı. Ama

“Atatürk’ün gerçek hatıratı”

diyebileceklerimizi Falih Rıfkı Atay

kaleme aldı.

13 Mart 1926’da Hakimiyet-i Milliye

gazetesinde 32 gün süre ile tefrika

edilen hatıratı Falih Rıfkı bizzat

Atatürk’ten dinleyerek not aldı.

Yazdıklarını ertesi gün Atatürk’ün

onayına sundu ve düzeltmesi

yapıldıktan sonra yayınladı.

Atatürk, hatıratını Cumhuriyet

kurulduktan sonra geçmişin nasıl

hatırlanması gerektiğini yönlendirmek

amacıyla yazdı. Biraz da dönemin

şartlarından geriye dönerek yapılan

değerlendirmeler idi bunlar.

***

Mustafa Kemal Paşa’nın, Veliaht

Vahdettin ile ilk tanışması, birlikte

çıkacakları Almanya gezisi öncesine

rastladı.

1917'de Suriye bozgunundan sonra

Mustafa Kemal, İstanbul’a gelerek Pera

Palas’a yerleşti. Bu sırada Enver Paşa

aracılığıyla bir davet aldı. Davetin

mahiyeti özetle şöyle idi:

“Alman İmparatoru, müttefiki

Osmanlı İmparatoru Sultan Reşat’ı

karargahına davet ediyor. Zat-ı

Şahane böyle bir seyahati

yapamayacak halde. Veliaht

Vahdettin, padişah adına bu seyahati

gerçekleştirecek. Kendisinin

refakatinde bulunmak ister misiniz?”

Bu seyahatin kendisi için de

önemli bir tecrübe olacağını

düşünen Mustafa Kemal

Paşa, daveti kabul etti ve

seyahat öncesinde 13 Aralık

1917’de Veliaht Vahdettin’i

Vaniköy Köşkünde ziyaretine gitti.

Kendilerine ayrılan bir odada kabul

edildi. Bir süre sessizlikten sonra

Vahdettin’in ilk sözleri:

- Sizinle müşerref oldum, memnunum.

Bir sür sessizlikten sonra devam etti:

- Sizinle seyahat edeceğiz değil mi?

Mustafa Kemal, belirlenen tarihte

kafileye dahil oldu ve Almanya

seyahati 15 Aralık’ta Sirkeci’den

başladı. Daha yolculuğun ikinci

gününde Mustafa Kemal’e “Kılıç

Mecidi” nişanı takdim edildi.

Almanya seyahati boyunca Veliaht

Vahdettin ve Mustafa Kemal Paşa

birbirlerini yakından tanıdılar.

Yaklaşık 3 hafta süren Almanya

yolculuğu boyunca Alman İmparatoru

Kayzer tarafından kabul edildiler.

İmparatorluğun veliahtı ile birlikte

savaşın cereyan ettiği cephelere

gittiler. Ülke ve dünya sorunları

hakkında karşılıklı görüş alışverişi

yapabilecekleri uzun sohbetler

yaptılar .

Gezi bittikten ve İstanbul’a döndükten

sonra Vahdettin tahta geçinceye kadar

ikilinin görüşmesi olmadı.

Almanya’dan döndükten yaklaşık 7 ay

sonra Sultan Reşat öldü ve aynı gün 4

Temmuz 1918’de Mehmet Vahdettin,

36’ncı Osmanlı padişahı olarak tahta

geçti.

Umumi Harb’in sonlarında hükümdar

olan Vahdettin açısından, böyle bir

dönemde padişah olmak talihsizlikti.

Müttefikler harbi kaybetmek üzere idi.

Nitekim, 30 Ekim ’de mütarekenin

imzalanması ile daha da zorlu bir süreç

başladı.

Ülkenin içinde bulunduğu duruma ve

kurtuluş yollarına ilişkin görüşleri olan

Mustafa Kemal Paşa, tedavi gördüğü

Viyana dönüşünde (2 Ağustos 1918)

yeni padişahtan görüşme talebinde

bulundu.

Görüşme, Harp Okulu’ndan hocası da

olan Naci Paşa kılavuzluğunda 5

Ağustos’ta gerçekleşti. Mustafa Kemal,

padişaha son derece önemli bir

dönemde tahta geçtiğini hatırlatarak

şunu söyledi:

- Seyahatimiz esnasında bütün

fikirlerimi çok açık dille söylemiştim.

Bu dakikada aynı tarzda görüşmeme

müsaade buyrulur mu?

Aldığı cevap kısa ve net idi:

- Hay hay

Bu görüşmede Mustafa Kemal Paşa,

hükümdardan hemen başkumandanlığı

bizzat üstlenmesini, orduya sahip ve

hakim olmasını istedi. Ancak doğru

kararların bundan sonra alınabileceğini

söyledi.

İkinci görüşme, birinci görüşmeden

sadece birkaç gün sonra 9 Ağustos’ta

oldu. Bu kez talep saraydan geldi.

Vahdettin, Mustafa Kemal’i İzzet Paşa

ile birlikte kabul etti. Mustafa Kemal

Paşa’ya göre bu “neticesiz bir

görüşme” idi.

Üçüncü görüşme, bir ayı biraz

geçtikten sonra Mustafa Kemal’in

iisteği üzerine gerçekleşti. Bu

görüşmede padişah, İstanbul halkının

doyurulmasının önceliğinden söz etti.

16 Ağustos’taki dördüncü görüşme ise

Mustafa Kemal’in isteği dışında

gerçekleşti. Aralarında Enver Paşa’nın

da bulunduğu askeri erkan ile sohbet

sırasında padişahın kendisini beklediği

haberi geldi. Kabul, Dolmabahçe’deki

Valide Camii’nin mahfilinde Cuma

selamlığı sırasında oldu.

Huzurda iki Alman generalinin

bulunduğunu öğrenen Mustafa Kemal,

onlar çıktıktan sonra görüşmek

istediğini dile getirdi ise de kabul

görmedi. Alman generallerinin

bulunduğu sırada görüşmenin

gerçekleşmesi gerektiği kendisine

bildirildi.

Vahdettin, Alman generallere Mustafa

Kemal Paşa’yı, “Çok takdir ettiğim ve

güvendiğim bir kumandan” diyerek

takdim etti. Sonrasında şöyle dedi:

- Sizi Suriye’ye kumandan tayin ettim.

Oradaki durum önem kazanmış.

Sizden talebim, oraları düşman eline

geçirmeyeceksiniz.

Ancak, bu duydukları hoşuna gitmedi.

Çıkışta Enver Paşa’yı mütebessim

görünce, bu atamanın altında onun

parmağı olduğunu düşündü ve şöyle

çıkıştı:

- Bravo tebrik ederim, muvaffak

oldunuz. Beni oraya göndermekle

güzel bir intikam alıyorsunuz.

Görenek dışı bir şey yaptınız. Bizzat

Padişah’a bana emir verdirdiniz.

Daha sonra Mustafa Kemal Paşa,

değişik vesilelerle padişaha görüşlerini

iletti. Neler yapılması gerektiğini

anlattı, İzzet Paşa’nın yeniden

sadrazamlığa getirilmesini, kendisinin

Harbiye Nezareti’ne (Savunma

Bakanlığı) atanması talebinde bulundu.

Mustafa Kemal Paşa, Tevfik Paşa

kabinesinin güvenoyu almaması için

bizzat Meclis-i Mebusan’a gedirek

kulisler yaptı. Gruplar halinde

milletvekilleri ile görüştü. Kendi

lehlerine bir sonuç beklerken, kabine

19 Kasım'da büyük bir farkla güvenoyu

aldı.

Büyük bir öfke ve hayal kırıklığı ile

evine dönen M. Kemal Paşa, telefonla

Yıldız Sarayını aradı ve padişah ile

görüşmek istediğini iletti. M. Kemal,

“hemen” görüşmek istiyordu, randevu

22 Kasım'a Cuma gününe verildi.

Cuma selamlığı sonrasında yapılan

beşinci görüşme, Mustafa Kemal’e

göre süre olarak “çok uzun”, içerik

olarak “kısa” idi. Sultan Vahdettin

hemen söze başladı:

- Ordunun kumandan ve subayları

eminim ki seni çok severler. Onlardan

bana bir fenalık gelmeyeceğine bir

teminat verir misin?

- Ordunun aleyhinizde bir harekete

giriştiğine dair bilgi ve hisleriniz mi

var, efendim?

- Ordu kumandanları ve subaylarının

Zat-ı Şahanenizle karşı karşıya

gelmesi için bir sebep olabileceğini

zannetmiyorum. Onun için, hiçbir

kötülük gelmeyeceği noktasında

bana güvenin.

- Yalnız bugünden bahsetmiyorum,

bugünden ve yarından…

Görüşmenin sonunda padişah tekrar:

- Siz akıllı bir kumandansınız,

arkadaşlarınızı aydınlatıp

yatıştıracağınızdan eminim.

M. Kemal, ümitsiz ve üzgün bir şekilde

huzurdan ayrıldı.

Son görüşme M. Kemal’in Dokuzuncu

Ordu Müfettişliği görevine

atanmasından sonra yola çıkmadan

önce yapıldı.

Görevlendirmenin kapsamını M. Kemal,

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye İkinci Reisi

(Genelkurmay İkinci Başkanı)

Diyarbakırlı Kazım Paşa ile birlikte

yaptı. Gerektiğinde doğrudan

“Sadrazam Paşa ile görüşebilir” şerhi

düşüldü. Gösterilen neden “Samsun

çevresinde Türkler’in Rumlar’a

saldırılarının önüne geçilmesi”ni

sağlamaktı.

Yapılan yetkilendirmenin sınırı ise

geniş tutuldu. Üçüncü ve dört fırkalı

olan Onbeşinci Kolordu müfettişlik

emrine verildi. “Tarih Vesikaları”

dergisinde yer alan belgeye göre,

müfettişlik bölgesi Trabzon, Erzurum,

Sivas, Van, Erzincan, Samsun civarı

olarak belirlendi. Dahası, Bu

görevlendirmeye sınırı olan Diyarbakır,

Bitlis, Elazığ, Ankara ve Kastamonu da

gerektiğinde kendisine bağlanacaktı.

Burada araya girip bir soruyu akıllara

getirmek istiyorum. Samsun

çevresindeki "bir grup çapulcu”yu

bastırmak için bu kadar geniş

yetkilendirmeye gerek var mıydı

dersiniz?

Her ne ise…

M. Kemal, Samsun’a hareketinden önce

bir kez daha (aynı zamanda son defa)

huzura kabul edildi. Davet bizzat

padişah tarafından yapıldı . Görüşme

Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda

gerçekleşti. M. Kemal’in ifadesiyle,

“adeta diz dize denecek kadar yakın”

oturularak yapılan bir kabul idi bu.

Boğaz’dan Yıldız Sarayı’na doğru

dönmüş işgal güçlerinin topları altında

gerçekleşen görüşmeyi M. Kemal Paşa

şöyle anlatıyor:

- Vahdettin, hiç unutmayacağım şu

sözlerle konuşmaya başladı. “Paşa

Paşa! Şimdiye kadar devlete çok

hizmet ettin, bunların hepsi artık

kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir."

M. Kemal, konuşmanın devamını şöyle

anlatıyor:

- “Bunları unutun!” dedi. “Asıl şimdi

yapacağın hizmet hepsinden mühim

olabilir. Paşa devleti kurarabilirsin!”

Bunun üzerine şu cevabı verir:

- Merak buyurmayınız efendim.

Demek istediklerinizi anladım.

Emriniz olursa hemen hareket

edeceğim ve bana emir

buyurduklarınızı bir an bile

unutmayacağım.

Artık bir daha birbirini hiç görmeyecek

şekilde yolları ayrılacak olan iki ismin

görüşmesi böyle bitti. Huzurdan

ayrılırken, Padişah’ın son sözleri şu

oldu:

- Muvaffak ol!

Kabulden çıktığında Naci Paşa, elinde

bir küçük kutu uzattı. “Zat-ı Şahane’nin

ufak bir hatırası” dedi. Kapağının

üzerine Vahidettin isminin baş harfleri

işlenmiş bir saat idi bu.

Paylaştığım bütün bu bilgileri

“muhalifler” yazmıyor. Atatürk’ün

hatıralarını bizzat kaleme alan Falih

Rıfkı yazıyor. Tarihini ve günlerini

yukarıda yazdım. İsteyen, biraz da

Osmanlıcası olan açıp bakabilir.

Kısmet olursa bir gün de Mustafa

Kemal Paşa Samsun'a gizlice mi gitti

yoksa daha farklı mı idi. Onu yazmak

istiyorum. Resmi tarihçilerin yazdığı

değil, yine bizzat Atatürk'ün kendi

hatıraları olarak o tarihlerde

Hakimiyet-i Milliye'de çıkan yazılardan

özetleyerek...

NOT: Falih Rıfkı Atay, bu hatıralarını

1950'li yıllarda "Atatürk'ün Bana

Anlattıkları" adıyla kitaplaştırdı. Pozitif

Yayınları, ilgili bölümleri "Mustafa

Kemal'in Ağzından Vahidettin" adıyla

topladı ve geçtiğimiz yıllarda

yayınladı. Bunları daha detaylı bir

şekilde bulabilirsiniz.

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sanirim bu size yeterlidir.

 

Dosya Tasnifi

 

Harbiye-Divan-ı Harp

DOSYA No : 70

Harbiye Nezareti

Adliye-i Askeriye Dairesi

Şube :

Adet : 705

 

 

PADİŞAH BUYRUĞU

Mehmet Vahidüddin

(ONAY)

 

"Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan;

 

 

Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi,

 

 

 

Eski yirmi yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey,

Eski yirminci kolordu kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile

Eski Washington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve

Sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile

Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın,

Ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzre, Mülkiye Ceza Kanunu'nun kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi ünvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.

Bu Padişah Buyruğu'nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.

24 Mayıs 1336 (1920)

Sadrazam ve Harbiye Nazırı Vekili

DAMAT FERİD

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
Guest KurtuluşZor_786

Yetmeeeez! :D

Ben senden daha fazla yayınladım o belgeyi... :D

Yeni şeyler bul yaw... :D

:whistling:

Yaw ötükenli kardeşim senin bu nik ve avatarını gördükçe gülüyorum. :) Beni 30 yıl önceye götürüyorsun. "Babam yiğit Altar. Anam Tuğba hatun. Kardeşim Tan ve ben Tarkan" Hain kostok ve adamları köyümüzü (obamızı) basıp, çadırlarımızı (otağlarımızı) yaktıklarında, bir köyü kılıçtan geçirdiklerinde ; Bir ben kalmışım. Benide "Börteçine" (erkek kurt) bulmuş ve eşi "Asenaya" (dişi kurt) götürmüş. O da beni diğer yavruları ile emzirmiş ve büyütmüş. Ben ulu kağanımız Atilla'nın (tanrının kırbacı) akıncısı Tarkan'ım. Savulun uleeeenn!!! Allah hayrını versin... Pardon! Tanrı hayrını versin... Yine olmadı! (hayır kelimeside arapça) Buldum! Tanrı seni kutlu etsin... :D

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Arkadaşlar gerçekler ortadadır,niye bu kadar tartışıyoruz halen bir çok belge yayınlandı,konuşuldu,vatan güllük gülistanlıktıda Osmanlıyı bitirmek içinmi yapıldı Kurtuluş savaşı biraz adil olalım ,neler çekdi bu millet bu vatan yıllarca aç,sefalet içinde çarpışdı Anandoluda he düşmanla ,hem hain çetecilerle hemde idam fermanını çıkaran hükümet askerleriyle.

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
Guest KurtuluşZor_786
Sacma degil mi senin yayinlaman bu belgeyi birini hem savunuyorsun hemde karaliyorsun ne yaman celiski.

 

Yaw bakma sen bana. Ben ne yaptığımı biliyormuyum ki! Ahmet Kaya (merhum) o da öyle derdi. "Bu ne yaman çelişki anne ; Kurtlar sofrasına düştüm" derdi. Farkındamısın kimin cümlesini kullanıyorsun? Bu çelişki değilmi ötüken'li kardeşim??? Yaw sana kızamıyorum... Ne olursan ol seni bu halinle seviyorum. :) Bye

 

--- Sonraki mesaj ---

 

Arkadaşlar gerçekler ortadadır,niye bu kadar tartışıyoruz halen bir çok belge yayınlandı,konuşuldu,vatan güllük gülistanlıktıda Osmanlıyı bitirmek içinmi yapıldı Kurtuluş savaşı biraz adil olalım ,neler çekdi bu millet bu vatan yıllarca aç,sefalet içinde çarpışdı Anandoluda he düşmanla ,hem hain çetecilerle hemde idam fermanını çıkaran hükümet askerleriyle.

 

Sen başımın tacısın abla. Sen ne dersen ben kabul ederim... :)

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sen başımın tacısın abla. Sen ne dersen ben kabul ederim... :)

 

Allah razı olsun sevgili kardeşim sende bilgilerin,uslubun ve tutumunla bu forumda bir çoğumuzun başının tacısın,keşke herkes senin gibi olaylara ılımlı ve iyi niyetle yaklaşabilse asla tartışma ortamına girilmezdi.:)

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
Guest âfâkı VeFî enfus

Güzel bir Konu. Bende ''Sen Olurdun Belki Ama Baban Kim Olurdu Bilinmez Şe....iz!!!'' Üzerine

Bir çok yerde ileri sürülen ''Bizi Atatürk kurtardı;o olmasaydı mahfolmuştuk;belki biz olurduk ama babamız kim olurdu o belli değil...'' gibi ağır ve kişileri şerefsizlikle bile suçlamaya varan hakaret ve açıklamalar üzerine çok önemli bir belgeyi sunuyorum.O kişilerin fanatizmine bir belgeli yanıt olarak.

Uzatmadan aktarımı yapayım:

14 Haziran 1919′da Mustafa Kemal tarafından bizzat Sultan Vahdeddin’e Havza’dan çekilen telgraf ortaya çıktı.

 

(............)

Benim asıl üzerinde durmak istediği nokta, şeklinden şemailinden ziyade “İrade-i Milliye” gazetesinde yazılanlar. Kuva-yı Milliye dönemine ait çok önemli ve dikkatlerden kaçmış beyanlar ve telgraflar, haberler, sıcağı sıcağına tepkiler, en azından Ankara’ya gitmeden önce Mustafa Kemal tarafından yazılan başyazılar. Her biri önemli bizim için.

 

Mesela 14 Eylül 1919 tarihli nüshada daha önce de dile getirdiğim bir telgraf yer alıyor. Çeken “Üçüncü Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal”, çekilen kişi “Zat-ı Şahane” yani Sultan Vahdettin, çekildiği yer Havza. Tarih 14 Haziran 1919.

 

Burada Mustafa Kemal Paşa, son görüşmelerini hatırlatıyor padişaha ve şöyle diyor: Huzurdayken İzmir’in işgali karşısında pek mahzun olan kalbinizin bu nokta-i necâta ait ilhamatını, yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum. Sizin “ilkâ”nızdan, yani Şemseddin Sami’nin “Kamus-i Türkî”sine bakılırsa, benim fikrimi çelmenizden aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum.

Sivas’ta çıkan İrade-i Milliye gazetesinin 14 Eylül 1919 tarihli

ilk sayısında çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın Vahdettin’e çektiği

telgrafın orijinali.

__________________________________________________ _______________

Müthiş bir metin tabii. Ancak telgrafın bu şeklini başka kaynaklarda bulabileceğinizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz. “Nutuk” dahil diğer kaynaklardailkâ kelimesinin dilhaha dönüştürüldüğünü görüp hayrete düşüyorsunuz (mesela “Atatürk’ün Bütün Eserleri”, c. 2, s. 375). ''Meğer'', diyorsunuz, ''Atatürk’ün kendi sözleri de zamanla kitabına uydurulmuş.''

Peki sonradan tamamen unutulacak olan bu fikir çelme hadisesi neyin nesiydi? Ona dair de bazı ipuçları bulabiliyoruz aynı telgrafta. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor:

İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız [uyanmış] olduğunu tahayyül edemezdim.

 

İlginç değil mi? Devam ediyor Paşa:

 

Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor. Yani uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda.

Mustafa Kemal Paşa’nın bir ay içerisinde çektiği bu net resim çok mu çok önemli. Neden? Piyasadaki inkılap tarihlerinde o yıllarda milletin yere serilmiş olduğu ve sonra Atatürk’ün gelip onu dirilttiği anlatılır da ondan. Oysa gerçek hiç de öyle değilmiş. Üstelik bunu bizzat kendisi söylüyormuş.

 

Daha neler söylüyormuş? Devam edelim okumaya.

 

Mustafa Kemal’e göre Vahdettin son hatt-ı hümayunuyla bütün milletin azim ve mücadele gücünü uyandırmış imiş. Peki kime karşıymış bu mücadele? Cevabını telgraf sahibi veriyor zaten:

 

Milletin beka ve varlığına düşman olanlara karşı. Yani İngilizlere ve İngilizlere yaltaklanmayı meslek edinen zayıf karakterlilere karşı.

 

Şimdi düşünelim:

 

Beni Anadolu’ya ikna ettiniz diyen kim?

Atatürk.

Anadolu’ya geçmeden önce milletin bu kadar uyanık ve mücadeleye hazır olacağını hayal bile edemezdim diyen kim?

Yine Atatürk.

 

Uyanmış olan milletin bağımsızlık ateşiyle tutuşmuş olduğunu ve saltanat ve hilafetin haklarını desteklemek için kararlılık içinde olduğunu söyleyen kim?

 

Yine Atatürk.

 

''Vahdettin’e, hatt-ı hümayununuz milletin mücadele gücünü uyandırdı'' diyen de o, ''İngilizlere ve onların destekçilerine karşı mücadele etmek üzere anlaştıklarını'' söyleyen de.

 

Peki Turgut Özakman neyi savunuyor: ''Canım Vahdettin gönderdi ama Atatürk’ün ne için gittiğini bilmiyordu ki. Bilse asla göndermezdi.''

 

Şimdi Havza telgrafıyla görüyoruz ki, ikna eden de, gönderen de, hatt-ı hümayunuyla halka direniş mesajı veren de, İngilizleri barışa ikna etmek için Mustafa Kemal’le gizlice mutabakat sağlayan da Vahdettin’den başkası değil. Aralarında bütün bunlar önceden konuşulmamış olsa Mustafa Kemal ne diye anlatsın ki derdini sultana?

 

Üstelik Vahdettin’in Anadolu halkına, 'yanınızdayım' mesajını veren bir beyannamesi var ki, gazete sütunlarında alkışla karşılanmış. Mustafa Kemal, 28 Eylül 1919 tarihli nüshada bu beyannamenin Osmanlı tarihinde her bakımdan benzersiz olduğunu yazıyor. Padişahımız diyor, Anadolu harekâtının tamamiyle meşru olduğunu ilan ederek mevcut cereyanı, yani Kuva-yı Milliyeyi lütfen teşvik etmekte ve hatta katılarak kuvvetlendirmektedir.

 

Daha ne desin?

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş
Guest KurtuluşZor_786
âfâkı VeFî enfus yazdı:

Güzel bir Konu. Bende ''Sen Olurdun Belki Ama Baban Kim Olurdu Bilinmez Şe....iz!!!'' Üzerine

Bir çok yerde ileri sürülen ''Bizi Atatürk kurtardı;o olmasaydı mahfolmuştuk;belki biz olurduk ama babamız kim olurdu o belli değil...'' gibi ağır ve kişileri şerefsizlikle bile suçlamaya varan hakaret ve açıklamalar üzerine çok önemli bir belgeyi sunuyorum.O kişilerin fanatizmine bir belgeli yanıt olarak.

Uzatmadan aktarımı yapayım:

14 Haziran 1919′da Mustafa Kemal tarafından bizzat Sultan Vahdeddin’e Havza’dan çekilen telgraf ortaya çıktı.

 

(............)

Benim asıl üzerinde durmak istediği nokta, şeklinden şemailinden ziyade “İrade-i Milliye” gazetesinde yazılanlar. Kuva-yı Milliye dönemine ait çok önemli ve dikkatlerden kaçmış beyanlar ve telgraflar, haberler, sıcağı sıcağına tepkiler, en azından Ankara’ya gitmeden önce Mustafa Kemal tarafından yazılan başyazılar. Her biri önemli bizim için.

 

Mesela 14 Eylül 1919 tarihli nüshada daha önce de dile getirdiğim bir telgraf yer alıyor. Çeken “Üçüncü Ordu Müfettişi, Yaver-i Hazret-i Şehriyarileri Mustafa Kemal”, çekilen kişi “Zat-ı Şahane” yani Sultan Vahdettin, çekildiği yer Havza. Tarih 14 Haziran 1919.

 

Burada Mustafa Kemal Paşa, son görüşmelerini hatırlatıyor padişaha ve şöyle diyor: Huzurdayken İzmir’in işgali karşısında pek mahzun olan kalbinizin bu nokta-i necâta ait ilhamatını, yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları şu an gibi hatırlıyorum. Sizin “ilkâ”nızdan, yani Şemseddin Sami’nin “Kamus-i Türkî”sine bakılırsa, benim fikrimi çelmenizden aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum.

Sivas’ta çıkan İrade-i Milliye gazetesinin 14 Eylül 1919 tarihli

ilk sayısında çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın Vahdettin’e çektiği

telgrafın orijinali.

__________________________________________________ _______________

Müthiş bir metin tabii. Ancak telgrafın bu şeklini başka kaynaklarda bulabileceğinizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz. “Nutuk” dahil diğer kaynaklardailkâ kelimesinin dilhaha dönüştürüldüğünü görüp hayrete düşüyorsunuz (mesela “Atatürk’ün Bütün Eserleri”, c. 2, s. 375). ''Meğer'', diyorsunuz, ''Atatürk’ün kendi sözleri de zamanla kitabına uydurulmuş.''

Peki sonradan tamamen unutulacak olan bu fikir çelme hadisesi neyin nesiydi? Ona dair de bazı ipuçları bulabiliyoruz aynı telgrafta. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan bir ay kadar sonra şu gerçeği itiraf ediyor:

İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitte felaketlerden bu derece müteyakkız [uyanmış] olduğunu tahayyül edemezdim.

 

İlginç değil mi? Devam ediyor Paşa:

 

Millet baştan aşağı uyanık olup istiklal-i millet ve devleti ve hukuk-i âliye-i saltanat ve hilafeti teyid için kavi bir azim ve iman ile mücehhez bulunuyor. Yani uyanmış olan millet, milletin ve devletin bağımsızlığı ile saltanat ve hilafetin yüce haklarını desteklemek için sağlam bir kararlılık ve imanla donanmış durumda.

Mustafa Kemal Paşa’nın bir ay içerisinde çektiği bu net resim çok mu çok önemli. Neden? Piyasadaki inkılap tarihlerinde o yıllarda milletin yere serilmiş olduğu ve sonra Atatürk’ün gelip onu dirilttiği anlatılır da ondan. Oysa gerçek hiç de öyle değilmiş. Üstelik bunu bizzat kendisi söylüyormuş.

 

Daha neler söylüyormuş? Devam edelim okumaya.

 

Mustafa Kemal’e göre Vahdettin son hatt-ı hümayunuyla bütün milletin azim ve mücadele gücünü uyandırmış imiş. Peki kime karşıymış bu mücadele? Cevabını telgraf sahibi veriyor zaten:

 

Milletin beka ve varlığına düşman olanlara karşı. Yani İngilizlere ve İngilizlere yaltaklanmayı meslek edinen zayıf karakterlilere karşı.

 

Şimdi düşünelim:

 

Beni Anadolu’ya ikna ettiniz diyen kim?

Atatürk.

Anadolu’ya geçmeden önce milletin bu kadar uyanık ve mücadeleye hazır olacağını hayal bile edemezdim diyen kim?

Yine Atatürk.

 

Uyanmış olan milletin bağımsızlık ateşiyle tutuşmuş olduğunu ve saltanat ve hilafetin haklarını desteklemek için kararlılık içinde olduğunu söyleyen kim?

 

Yine Atatürk.

 

''Vahdettin’e, hatt-ı hümayununuz milletin mücadele gücünü uyandırdı'' diyen de o, ''İngilizlere ve onların destekçilerine karşı mücadele etmek üzere anlaştıklarını'' söyleyen de.

 

Peki Turgut Özakman neyi savunuyor: ''Canım Vahdettin gönderdi ama Atatürk’ün ne için gittiğini bilmiyordu ki. Bilse asla göndermezdi.''

 

Şimdi Havza telgrafıyla görüyoruz ki, ikna eden de, gönderen de, hatt-ı hümayunuyla halka direniş mesajı veren de, İngilizleri barışa ikna etmek için Mustafa Kemal’le gizlice mutabakat sağlayan da Vahdettin’den başkası değil. Aralarında bütün bunlar önceden konuşulmamış olsa Mustafa Kemal ne diye anlatsın ki derdini sultana?

 

Üstelik Vahdettin’in Anadolu halkına, 'yanınızdayım' mesajını veren bir beyannamesi var ki, gazete sütunlarında alkışla karşılanmış. Mustafa Kemal, 28 Eylül 1919 tarihli nüshada bu beyannamenin Osmanlı tarihinde her bakımdan benzersiz olduğunu yazıyor. Padişahımız diyor, Anadolu harekâtının tamamiyle meşru olduğunu ilan ederek mevcut cereyanı, yani Kuva-yı Milliyeyi lütfen teşvik etmekte ve hatta katılarak kuvvetlendirmektedir.

 

Daha ne desin?

Kardeşim eline,emeğine sağlık. Teşekkür ederim...

 
İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...