Jump to content

Mitolojik Efsaneler


Önerilen Mesajlar

angel_of_death-1.jpgAbası

 

Abası, Angel of Death

Abası

Abası, Albız, Albis, Almış

Yakut mitolojisinde, kötülükleri simgelediklerine inanılan ve korunmak için kendilerine kurbanlar sunulan, kötü ruhlara verilen ad. Abası; Orta ve Batı Türklerinde Albastı, Alkarısı; Osmanlı metinlerinde Albız; Uranha-Tuba Türklerinde Albis; Altay Türklerinde Almış ismini alan karakteristik bir Türk motifi olan karşımıza çıkar.

 

Abra (Abura)

 

Abra, Altay şamanlığında, yeraltındaki büyük denizde (Tengiz) yaşadığına inanılan, Erlik hizmetlisi, timsah biçimli efsane yaratığı. Abura diye bir söylenişi de vardır. Yeşil bir kumaştan yapılmış ve örgülerle süslenmiş Abra'nın tasviri, şamanın giysisine asılır. Abra'nın başı puhu tüyleri (ülberk) ile süslenir. Gözü, parlak bakır düğmelerden, ayakları da genellikle kırmızı kumaşlardan seçilmiş yamalardan yapılır. Bunlara, örülmüş dokuz püskül eklenir.[1]

 

 

 

Ağırlık

 

Yurdumuzun hemen her yöresinde yaygın olarak bilinen, derin uykuda olan insanların üzerine çöken, bütün gücüyle bastırarak onların uyanmalarını engelleyen, korkutup, boğulmalarına sebep olan kötü bir tabiat üstü varlıktır. Üzerine ağırlık çöken insanlar uyudukları yeri bütün ayrıntıları ile gördüklerini, bağırmak istediklerini, fakat seslerinin çıkmadığını, üzerlerindeki güçlü kuvvetli biriyle mücadele ettiklerini, haykırarak uyandıklarını söylerler. Aynı sıkıntıları yaşatan bir diğer kötü cinin adı “karabasan”dır. Bu farklı anlatılara göre Türkiye’nin bazı bölgelerinde canlı bir varlık olarak tasavvur edilirken (Ankara) bazen de korkunç bir rüya olarak adlandırılır (Konya, Anamur, İstanbul).[1]

 

 

alkmaar-1.jpg

 

 

Albastı ile İlgili Uygulama ve İnanışlar

 

 

  1. Al karısı kısrak ata biner; atın saçını örer ve terletirmiş.
  2. Al karısını yakalamak için atın üstüne acı sakız koyar, yakasına iğne batırır, her işte çalıştırırlarmış. Al karısı, yakasındaki iğne çıkarılınca kaybolurmuş.
  3. Kızılcık çıkaran çocuğa al karısı tebelleş olmasın diye yalnız bırakılmaz; yoksa çocuk çalık olur.
  4. Al karısından korunmak için bazı kadınlar da başlarına rapata koyarlar.
  5. Rapataya çuvaldız, iğne sokulur ki al karısı gelmesin.
  6. Al karısı uzun boylu, parmakları uzun, saçları dağınık, vücudu yağlı, el ve ayakları küçük, dişlek bir cindir.
  7. Kısrak atlara ve loğusa kadınlara düşmandır.
  8. Al karısı gerçektir.
  9. Al karısı erkeklerden korkar.
  10. Al karısı cin türü; samanlık ve ahırlarda bulunan öcü gibi bir şeydir.
  11. Al, karanlık odalara gelir.
  12. Yalnız olan loğusa kadına al gelir, ağırlık basar.
  13. Loğusa kadınlar başlarına çuvaldız sokarlar ki al basmasın.
  14. Loğusa kadınlar al basmasın diye baş uçlarına Kur'ân koyarlar.
  15. Kırmızı elbise giyeni al basmaz.
  16. Parmaklarının eklem yerleri olmadığı gibi, parmakları sivriymiş!
  17. Al karısının pişirdiği ekmek hiç bitmezmiş, çok bereketliymiş!
  18. Al karısının yakasındaki iğne çıkarılınca değirmen suyuna akıp, kaybolurmuş.
  19. Al karısının kaybolduğu su bir hafta kan akarmış.
  20. Al karısı elektrik gelmeden önce; karanlık olduğu için olurdu.
  21. Al karısının bindiği at sabaha kadar ayaklarını yere veya müsüre vururmuş.[1]

 

angel_of_death_2-1.jpg

 

Aldacı

 

Ölüm Meleği

 

Yeraltı tanrısı Erklik'in, insanların canını alması için yeryüzüne gönderdiği ve onun elçisi olduğuna inanılan kötü rûh, "Ölüm Meleği" Bu inanç, Türkler'in başka dinlerin etkisinde kalmalarıyla oluşmuştur.

 

Altaylılar'a göre ölü bir evden çıktıktan sonra "Aldacı" denilen kötü rûhlar, evde kalır. Bunun için o evden 7 gün dışarıya eşya verilmez ve içeriye de alınmaz. Ev, 7 gün sonra temizlenir ve ancak ondan sonra o eve girilip yemek yapılır.[1]

 

Albiz2-1.jpg

 

Al basması (Albastı), bütün Türk boylarında ortak bir kötü ruh inancıdır. Yörelere ve tarihin akışına göre -birbirine benzer olmak üzere- şu sözcüklerle adlandırılmıştır: Abası, Al, Albas, Albastı, Albıs, Albız, Alkarası, Alkarısı, Almıs. Doğum sırasında ve sonrasında gerek ana için, gerek çocuk için çok büyük bir tehlike olan Albastı ve bu ruhla ilgili inançlar Türkler'in çok eski devirlerinden günümüze dek gelen, halâ Anadolu ve Anadolu dışı Türkler arasında yaşayan önemli bir mitolojik unsurdur.

 

Karakteristik bir Türk motifi olan Al, Albastı ruhu, Orta ve Batı Türklerinde Albastı, Alkarısı; Osmanlı metinlerinde Albız; Uranha-Tuba Türklerinde Albıs; Altay Türklerinde Almıs; Saha (Yakut) Türklerinde Abası olarak bilinir. Kumuk Türklerinde Al karısı'nın adı “bastırık”tır; al basmasına da “bastırık basa” derler. Bu inanç, Dağıstan halklarından Avarlarda da vardır. Kam'lar (baksı, şaman), Albastı'yı genellikle keçi suretinde görürler. Bu inançla ilgili olarak yapılan törenlerde Albastı, ana ve çocuktan uzaklaştırılmaya çalışılır. Saptanmış böyle bir törende baksı, bir yandan ilahi/efsun okur, öte yandan bir koyun ciğerini loğusanın ciğeri yerine Albastı'ya verir. Çünkü Albastı, loğusanın ciğerini alıp kaçar ve suya atar. Ciğer suya düşerse loğusa ölür. Bir baksı ilahisi/efsunu şöyledir:

 

Ey şeytanlar, şeytanlar

Bu ciğeri alın

Buna kanaat edin

Bu kadını öldürmeyin

Zarar dokundurmayın

 

Koyun ciğeri size yetmez mi?

Bu koyun ciğerini ciğer saymıyor musunuz?

Öyle ise elime kılıç alırım

Hesapsız ruhlarımla

Size saldırırım.

 

Loğusa kadınlara musallat olan Albastı hakkındaki inançlar ve Albastı'nın musallat olma şekli Kırgız, Kazak ve Anadolu Türklerinde bütün ayrıntılarıyla aynı biçimdedir (loğusanın ciğerlerini alıp götürmesi ve suya atması, ocaklı adamlardan korkması, tüfek sesinden kaçması, demirden ürkmesi vb). Kazak ve Kırgız Türklerinde keçi biçminde görünen bu kötü ruhun Urenha-Tuba Türklerinde keçi sesi ile bağırması, Anadolu Türklerinde kötü sesle bağırması gibi ayrıntıları da özdeştir.

 

Bu ruh bütün Türklerde dişidir; hoppa, hilekar ve yalancıdır. Urenha Türklerinin kam (şaman) dualarında anılan ve kayalarda bulunan 6 sarı Albastı, Kazak, Kırgız ve Başkurt Türklerinde Sarı Kız biçiminde olan ruh ve Anadolu Türklerinin Sarı Kızlar efsanesi arasında özdeşlik ilişkisi vardır.

 

Türklerin Şamanlık zamanlarından kalma bir inanç olan Albastı (al karı, ağır basan) inancı Artvin'de de çok yaygın bir inanç olup albız'ın (al karısının) yeni doğan bebekleri boğan “kötü ruh” olduğuna inanılır.

 

Artvin halk inancına göre Al karı, al donlu (kırmızı renkli) atlara ve loğusalara musallat olup loğusaların ağrılar duymalarına, morarmalarına ve sayıklamalarına neden olur. Albastı, loğusalara kadın, öküz vs. gibi çeşitli suretlerde görünür. Atların yelelerini örerek onlara zahmet verir. Al karının musallat olduğu atlar kan-ter içinde kalırlar. Erzurum ve Erzincan halk inançlarında da Albastı, at yelesini örmekten zevk alır. Yenisey Türklerinin bir kolu olan Kalar Türklerinin inançlarında Kaya ve Dağ Ruhu'nun en sevdiği eğlence at yelesi örmektir.

 

Bebeğin ve loğusanın al basmasına uğramaması, loğusayı Albastı'dan korumak için çeşitli görenekler uygulanır:

 

1. Loğusanın çevresine kalın ipler gerilir.

2. Loğusaya al renkli elbise giydirilmez.

3. Loğusanın saçları ağzına verilir.

4. Al karı, al donlu atlara da musallat olduğundan kapı önüne kır donlu bir at bağlanır.

5. Loğusa gelin edilir, başına da bir kazan geçirilir, kazana bir çubukla davul çalar gibi vurulur, al karının gitmesi için de “Allah'ını seversen git” diye bağırılır.

6. Loğusanın çevresine siyah renkli kumaş parçaları asılır.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

lohusa1-1.jpgAl Karısı Hakkında Anlatılan Hikayeler

 

AL KARISI - I

 

Al karısı, loğusa kadınlara gider ve onların ciğerlerini çekermiş. Loğusa kadının yanında kimse olmadığı zamanlarda da evin bir yerinden çıkıp gelirmiş. Hele hastanın yeri karanlık oldu muydu, o muhakkak gelir ve kadının göğsüne oturarak elini kadının boğazına sokar, ciğerini koparır gidermiş. Bu esnada kadın, bir türlü kıpırdayamaz ve sesini çıkaramazmış. Çok ağır ve korkunçmuş. Yok eğer kadın, cesur çıkarsa da Al Karısının mücevher dolu olan beresini eline geçirirse, o artık kaçıp gidemezmiş. Erkek sesi, öksürüğü bile, Al Karısı'nı korkutmaya yetermiş. Ocak olan ailelere gitmediği gibi, o aileden birisine ait bir giyecek eşyası loğusa kadının yanında bulundurulursa yahut giydirilirse, oraya da gitmezmiş. Elazığ'da Al Karısı ile ilgili anlatılan hikâyelerden birini derleyicisinin kaleminden kitabımıza aldık.

Ninemin annesinin dayısı İsmail Hoca, bir bahar gecesi kırda tarla suluyormuş. Hava soğuk olduğu için üşümüş. Etrafına bakınca da ötelerde bir yerde yanan bir ateş kümesi görmüş. Isınmak için oraya doğru yürümüş.

Yaklaştığında bir de ne görsün Al Karısı, loğusa bir kadın ciğerini kebap edip, çocukları ile birlikte yiyorlarmış. Bir yerde gizlenerek başlamış onları gözetlemeye... Yemişler, yemişler, fakat çocukları doymamış olacak ki, ciğerleri bittiği zaman: ''Anne, daha yok mu?" demişler. Al Karısı da onlara: "Şimdi yatın" demiş. "Yarın sabah İsmail Hoca'nın gelini doğuracak. Kaynanası da sarma saracak. Bir sahan da gelinine verecek. İşte gelinin yiyeceği üçüncü sarmaya bir kıl olup yapışacağım. Gelin beni yutacak ve içerden ciğerini çekip, çıkaracağım. Getiririm, yersiniz." diye onları uyutmuş.

İsmail Hoca bütün konuşulanları duymuş tabiî. Sahiden de gelini o sabah doğuracakmış. Kalkmış, oradan doğruca eve gelmiş ... Kimseye de bir kelime söylememiş.

Sabah olduğunda gelin doğurmuş ve hakikaten karısı da öğlen yemeği için sarma sarmaya başlamış. İsmail Hoca, yine bir şey dememiş. Sadece ayran tuluğuna su koyup ıslatmalarını tembih etmiş.

Öğlen olmuş, sarma hazırlanmış; bakmış ki, karısı bir tabak da gelini için ayırmış. O zaman demiş ki: "Hanım, ben oğlumu evlendirirken ahdetmiştim ki, gelinim ilk doğurduğu zaman onun yiyeceği üç lokmayı ben kendi elimle vereyim. Şimdi ver o sarmayı bana, sen de tuluğu al, gel benimle." demiş.

Gelinin odasına gitmişler. İsmail Hoca almış, tuluğu da yanına ve başlamış sarmalan geline yedirmeye. Birinci sarmayı vermiş, ikinci sarmayı vermiş, sıra üçüncüye gelince, onu tuluğun ağzını açarak, koymuş onun içine ve ağzını kendir ipiyle sıkı sıkı bağlamış.

Sonra ayran tulumu başlamış şişmeğe. Şişmiş, şişmiş...Nihayet "boommp" diye patlamış. Al Karısı, meydana çıkmış ve hemen İsmail Hoca onu yakalamış. Bir daha salmamış, evinde çalıştırmış. Tam on iki sene Al Karısı, İsmail Hoca'nın evinde hizmet etmiş. Evin adamı gibiymiş artık. Ama bir aksiliği varmış. Ona, "filan işi çabuk yap" deyince Al Karısı, o işi çok ağır aheste yaparmış. Eğer "ağır yap" dedi mi, hem çabuk hem de çok güzel yaparmış.

Fakat zamanla birgün Al Karısı, kendisini, salmalarım söylemiş. Tövbe ettiğini bildirmiş ve İsmail Hoca da bunu tutup salıvermiş.

Serbest bırakılınca da "Hay vah hay. Tam on iki sene hizmet ettim de genç ölümün çaresi nedir, diye sormadınız." demiş. Yakalama çabaları sonuç vermemiş, kaçıp gitmiş.

Ertesi gün köyün yakınlarında bir gölde kanlar içerisinde boğulmuş hâlde bulmuşlar.[1]

AL KARISI - II

 

Ömer Dede'nin gelini doğum yapmış. Dedik ya Al Karısı, loğusalara başında kimse olmadığı zaman gider ciğerini çekermiş, diye. Bu nedenle yeni doğum yapmış kadınlar tek başlarına bırakılmazmış. Ömer Dede'nin ve karısının da gafletlerine gelmiş olacak ki, gelini tek başına bırakıp akşam gezmesine gitmişler. Geç vakit eve döndüklerinde Ömer Dede, merdivenlerden elinde ciğer olan bir kadının indiğini görünce onun Al Karısı olduğunu anlamış. Kadına:

-Çabuk götür onu nereden aldıysan oraya koy, demiş. Kendisi de hemen gelinin odasına koşmuş. O'nun can çekişircesine çırpındığını görünce, baş ucunda, Kurân okumaya başlamış. Gelin yavaş yavaş soluk alarak kendine gelmiş.

Ömer Dede, loğusanın başına Kurân-ı Kerîm, soğan, sarımsak, tuz, iri iğne koyarsanız Al Karısı, loğusaya yaklaşmaz diye ev halkını tembihlemiş.[2]

AL KARISI - III

 

Genç bir delikanlı, dağda gezerken bir ev görüyor. Evde üç-beş tane kadın ve kız yaşamaktadır. Genç delikanlı, bunlardan birisine aşık oluyor ve evleniyorlar.

Gel zaman git zaman, gelinle damat kızın annesinin evine misafir oluyorlar oturup sohbet ediyorlar. Vakit ilerleyince genç adam yatıyor. Kızlar ve anaları sohbete devam ediyorlar. Kızların Annesi soruyor: "Kızım, nasılsın? Evliliğin nasıl, memnun musun?" diye. Kız, "Anne, çok iyiler; fakat insan ciğeri yemiyorlar." der. Annesi, "Köylerinde loğusa var mı?" diye sorar. Kız; "Var, ama çok iyi birisi. Yazıktır anne!" diyor. Annesi, oklavaya binip genç adamın köyüne gidiyor. Loğusa kadının ciğerini alıp geliyor. Közde pişirip yiyorlar.

Kız acıyor, "Anne, ölmüş müdür?" diyor. Annesi, "Ölmüştür ama kızım, eğer bu közlerden götürülüp ezilir ve suya atılıp suyundan geline içirilirse, loğusa kadın sağalır." diyor. Diğer tarafta uyur gibi gözüken genç adam, bunu duyuyor. Kadınlar yattıktan sonra genç adam, közden bir parça alarak doğru köye gidiyor. Al karısının anlattıklarını uygulayarak loğusa kadını hayata döndürüyor.[3]

Avundukların Al Ocağı

 

Gürünün tanınmış ailelerinden biri olan Avundukların evi, al ocağı olarak bilinir.

 

Anlatıldığına göre, Avundukların büyük dedeleri olan Osman Dede, o dönemin en büyük alimlerinden biridir. Bir gün bahçesini sulamak için sabah namazı vaktinde giderken, bir de bakıyor ki, Al Karısı bir gelinin ciğerini eline almış yiyor. Bunu gören Osman Dede, hemen Al karısını tutup önce bir döver, sonra da eve getirerek evin büyük direğine bağlar. Osman Dede, Al karısını üç-dört gün çözmeyince Al karısı, pişman olduğunu belirterek bir daha yapmayacağını söyleyip yalvarmaya başlar ve şöyle der: ‘senin neslinin bulunduğu yere ve ocağa hiçbir şey yapmayacağım’. Osman Dede, bu söz üzerine Al karısını serbest bırakır. İşte o tarihten günümüze kadar bu ocağa gelen her loğusa kadın ve Al basmasından korkmuş olan kadınlar getirilerek misafir edilirler. Bu şekilde buraya gelen hastalar bu evden ekmek, çaput veya kül alarak evlerine dönerler.

 

Halk arasında Al karısının şerrinden koruyan yer olduğuna inanılan bu ocağa, bunun dışında çocuğu olup ta ölenler ve düşük yapan kadınların da geldiği görülür. Gerek Al basmış, gerek başka nedenlerden dolayı buraya gelenlere burada ekmek ikram edilir. Bunlar, evlerine dönerken bu evden bir parça ekmek, bir parça bez ve biraz ocak külü götürürler. Bunları da bir muska şeklinde yastıklarının altına koyarlar. Şayet hasta bunlardan iyileşmemiş ve durumu ağır ise, bu eve getirilerek Osman Dede’nin Al karısını bağladığı direğe bir tülbent ile bağlanır. Burada yaklaşık bir gün kaldıktan sonra alınıp götürülür. Böylece Al basmasından korkan veya bu korkuya uğramış olan kadın sıkıntısından kurtulmuş olur.[4][5]

alp Yiyici)

ammit2-1.jpgAmmit (Amemet, Kalp Yiyici)

 

Türkçe

 

Ammit, (diğer söylenişleri: Ammut, Ammet, Amam, Amemet ve Ahemait), Mısır mitolojisinde ölülerin kalbiyle beslenen suaygırı, timsah ve aslanın melezi olan bir canavardır.[1]

 

10096230a_a-1.jpg

Eski Mısırlılara göre ölümden sonra ruh, ağızdan bir kuş şeklinde çıkardı. Bunun için "Tanrı Anubis, elindeki aletle ölünün ağzını açar, bu sayede ölünün ruhu rahatça gidip gelirdi." Yine öteki dünyanın kapılarını da Tanrı Anubis açardı. Batıda olduğu düşünülen ölüler ülkesinin kapılarında Tanrı Amente bekler, "yeni gelenleri kapıda karşılardı."

 

dead1-1.jpg

Diriler ve ölüler ülkesi arasındaki korku ülkesini geçince, büyük yargıcın karşısına, Anubis veya Horus tarafından getirilirdi. Orada bir tören düzenleniyor, bu törende ölenin kalbi tartılıyordu. Bu tören sırasında yeraltı tanrısı Anubis elinde bir terazi tutardı. Ölünün kalbi bu terazinin kefelerinden birine konurdu. Öteki kefede ise adaleti ve doğruluğu ölçebilecek bir tüy bulunurdu. Eğer ölü adil ve dürüst bir yaşam sürmüş ise kefeler dengelenirdi. Eğer kalp tartıda eksik gelirse, yemesi için Ament adlı canavara verilirdi. Bütün bu olup biteni Tanrıların katibi Thoth kayda geçirirdi.[2]

 

ammit-1.jpg

İnanışa göre insanlar ölünce, ruhları Duat'ta (Mısır mitelojisinde yer altı dünyası, Araf) yargılanırdı. Bu yargılama, Hakikat'i temsil eden bir tüy yardımıyla yapılır.[3] ölünün ruhu Duat'taki bir mahkeme salonuna Anubis (mumyalama tanrısı) tarafından götürülür ve ölünün kalbi, ki kalbin kişinin ahlaki durumunun kayıdı olduğuna inanılırdı. Osiris tarafından yapılan bu mahkemede, ölünün ruhu temiz ise; Ammit, ölüye dokunamaz. Ruh,, Osiris tarafından Aaru'ya götürülür; ama Maat'ın hakikat ve adaleti temsil eden [3] devekuşu tüyü, ölünün kalbinden daha hafif ise Ammit, ölünün ruhu / kalbiyle beslenir, [4] ve ruh, Duat'ta (Araf'ta) kalmaya mahkum edilir; kişi, ikinci kez ölürdü.

 

bd_hunefer-1.jpg

 

--- Sonraki mesaj ---

 

apep4-1.jpgApep (Apophis)

 

Türkçe

 

apep_hieroglyphics-1.jpg

 

Apep (Apepi, Aapep veya Apophis olarak da yazılır), Mısır mitolojisinde, Nun'un suyu dedikleri ve kutsal ettikleri Nil Nehri'nde yaşayan çok büyük bir yaratıktır. Yılan veya timsaha benzediği söylenir. Şeytâni bir cin / iblis olan Apep, karanlığın ve kaosun simgelerindendi. Varlığına dair inanç, Orta Krallık döneminde ortaya çıkmış ve daha sonraki hânedânlıklar boyunca da devam etmiştir.

 

apep_spear-1.jpg

 

Bazı söylentilere göre de de Ra, her gün doğumunu başlatmak için 12. kapıya geldiğinde onu durdurmaya çalışırmış. Ayrıca Set'in firavunluğunu kaybetmesinden sonra Apep'le Ra'ya karşı birleştikleri de söylenir. [1]

 

apophis01-1.jpg

 

--- Sonraki mesaj ---

 

angel_of_death5large-1.jpgArçuri

 

Çuvaşların inançlarına göre orman ruhu denilen şeytani bir varlık. Uzun saçlı, kara görünümlü ve bütün vücudu tüylerle kaplıdır. İkisi önde, ikisi arkada olmak üzere dört gözü, üç eli ve üç ayağı vardır. Paasonen Sözlüğünde uzun boyu, yere değecek kadar uzun saçları şeklinde tanımlanır. İri, uzun ve sallanan göğüslerini omuzları üzerinden geriye doğru atar. Ancak erkek görünümünde de tasavvur edilir. İnançlara göre bu ruh, insanı öldürmez; bedenine zarar verir.

Arçuri, Çuvaş inançlarında Hıristiyanlığın kabulünden sonra kötü bir ruh olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Avın uğurlu geçip geçmemesi onun elindeydi. Ormanda onu rahatsız edici bir sesle birbirlerini çağıranları aklında tutar, sonra yakalayıp gıdıklayarak öldürürdü. Kurban isteyen bu varlığı rahatsız etmek tehlikeli olurdu. At sırtında dolaşmaktan hoşlanan bu varlığa bazen su kenarlarında da rastlanılırdı. Değişkenlik becerisiyle istediğinde ak sakallı adam, istediğinde balina olabilen bu varlık göz açıp kapatıncaya kadar birçok nesneye dönüşebilirdi. En çok hoşlandığı ise tokat sesine benzeyen sesiyle ürpertici bir kahkaha atarak insanları çağırmak. Eğer birisi dönüp bakarsa bu sese, bakanı yer. Zamansız ölenlerin veya eceliyle ölmeyenlerin ruhlarının öldükten sonra Arçuri'ye dönüştüğüne inanılır.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

DevilishL-1.jpgAzmıç

 

"Azmıç"ın adı, "az" köküyle bağlantılı olup, Yol Azdıran şeklinde anlamlanır. Karaçay - Balkarların inançlarına göre Şeytâni bir ruh. Belli bir görüntüsü yoktur. İnsanlara düşmandır, kurbanları tek başına yola çıkan insanlardır. Azmıç, bu insanları onu tanıyan birisinin sesiyle çağırır. İnsan dönüp cevap verirse Azmıç'ın buyruğu altına girer. Azmıç da bu insanı kayalıklardan aşağı atar.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

bahamut-1.jpgBahamut

 

Bahamut (Arapça: بهموت) Arap mitolojisinde orijinalde su ile ilgili bir figür. Fakat modernizasyon işlemi sırasında bu figür büyük oranda değiştirilmiştir. Bahamut, engin bir denizde yaşayan dev bir balıktır. Kujuta isimli dört bin göz, kulak, burun, ağız, dil ve ayağa sahip dev bir boğayı destekler.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

basilisk-1.jpg

Basilisk

 

Avrupa hikâyelerinde adı geçen efsânevi bir canavardır. Devâsa ölçülerde, binlerce yıl yaşayabilen bir yılandır. "Yılanların Kralı" olarak da tanınır. Sadece zehirli dişleriyle değil, bakışlarıyla da öldürebilir. Basilisk kelimesinin aslı, Yunanca "kral" demek olan "βασιλίσκος", "basiliskos"tur. Latincesi, Regulus'tur.

 

Naturalis Historia of Pliny The Elder'e göre Basilisk, oldukça zehirli, küçük bir yılandır ve dişleri kadar bakışları da öldürücüdür.

 

Basilisk, genellikle bir "yılan", bazen de "başı horoz, kuyruğu yılan" şeklinde tarif edilir. Yunanca adı "küçük kral" anlamına geldiği için Basilisk'e "yılanların kralı" denir. Ağzından ateş çıktığı ve sadece tıslamasıyla da öldürebildiği söylenir. Akrep gibi kuru iklimleri tercih eder. Isırığı, kurbanını hidrofobik hale getirir. Yalnızca tilki tarafından öldürülebilir. Başka bir kaynağa göre de, horoz ötüşü Basilisk için ölümcüldür. Bir Basilisk, "bir karakurbağasının altında kırılan bir horoz yumurtasından" doğar.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

notes_Bunyip.jpgBunyip

 

Bunyip (genelde şeytan ya da ruh şeklinde çevrilir), Aborjin inancında suda yaşayan bir deniz canavarıdır. Bazı insanlar bunyipi gördüklerini söyleseler de; Bunyip, şu an diğer Aborjin inancındaki canavarlar gibi mitolojiktir. Çeşitli hesaplar ve Bunyip hakkında açıklamalar, Avustralya kolonilerinin ilk kuruluşlarından beri yapılmıştır. Avustralya'da en çok tanınan efsanevi yaratıktır.

 

Bunyip tanımları büyük ölçüde değişmektedir. Aborjin açıklamalarda ortak özellikleri bir köpek-yüz, koyu kürk, at kuyruklu, palet gibi veya boynuzlu bir ördek gibi olmalarıdır. Genelde bataklıklarda yaşadıkları söylense de, nehirlerde, göllerde ve diğer su kaynaklarında yaşadığı da anlatılmaktadır.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

night_hag-1.jpgÇarşamba Karısı

 

Türkçe'de 'saçı başı karmakarışık, üstü başı özensiz kadın' anlamında kullanılır, zaman zaman Alkarısı'na tekabül eder.

Çarşamba gecesi işe başlanırsa, kızan ve o eve kötülük yapan kötücül çirkin bir kadın olarak tanımlanan Çarşamba Karısı, gelip -genelde- evin çocuğunu kaçırır. Yine Anadolu inançlarında haftanın belirli bir günü, yarım kalan işlerin olduğu evlere gelerek işleri karıştıran, insanlara kötülük yapan dişi varlık olarak tanımlanır.

Çarşamba karısından korunmanın bir yolu olarak, salı gününden çarşamba gününe yarım kalmış bir iş bırakılmaz.. Sözgelimi, örmekte olduğunuz bir kazak salı gecesi henüz bitmemişse, çarşamba karısı gelip kazağın örülmüş olan yarım parçalarını söker ya da karmakarışık eder. Bu yüzden kimi yörelerde çarşamba günü ev hanımlarının tatil günü gibidir. çamaşır yıkanmaz, ev süpürülmez vs.

Mitolojik bir yaratıktan ziyade hortlak, hayalet, -genel anlamda- cin, peri, öcü, dunganga türünde bir memorat unsurudur.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

waterhouse_a_mermaid-1.jpgDeniz Kızı

 

Deniz kızları, belinden yukarısı dişi bir insan görünümünde olan, ama aynı zamanda bir balık kuyruğuna sahip olan efsanevî deniz yaratıklarıdır. Deniz kızının erkeğine deniz erkeği denir. Dünya üzerinde birçok kültürde deniz kızları farklı, ama birbirine çok yakın şekillerde betimlenmiştir. Sirenler gibi bazı deniz kızları denizcilere şarkılar söyleyip onları büyülerler, işlerinden alıkoyarlar ve güverteden denize yuvarlanmalarına ya da daha kötüsü geminin batmasına neden olurlar. Diğer hikâyelerde ise deniz kızları boğulma tehlikesi geçiren erkekleri kurtaran iyi kalpli deniz canlıları olarak betimlenmişlerdir. Aynı zamanda bu erkekleri su altındaki krallıklarında yaşamaya da davet ederler. Hans Christian Andersen'in Küçük Deniz Kızı'ında ise deniz kızlarından bazılarının erkekleri denizin altına doğru çekerken insanların su altında nefes alamadıklarını unuttukları ya da bilmedikleri söylenir.

Yunan Mitolojisi'ndeki Sirenler ise daha sonraları deniz kızlarıyla bir tutulmuş, hatta bazı dillerde iki yaratık için de aynı sözcük kullanılmıştır. Deniz kızlarına benzeyen diğer mitolojik ve efsanevî deniz yaratıkları ise su perileri (Nemfler gibi) ve başka formlara (Başka hayvanlara ya da diğer efsanevî hayvanlara) bürünebilen hayvanlardır.

Efsaneler

 

Bu yarı insan yarı balık vücutlu insansıların efsaneleri M.Ö. 5,000 yılına kadar dayanır. Genel bir kanı ise, bu efsanelerin oluşumunda, deniz ineklerinin büyük etkisi olduğudur. Bu teoriyi destekleyecek bir örnek olarak, Christopher Columbus'un yeni dünyaya olan yolculuğu sırasında deniz kızları gördüğünü, ama çok çirkin olduklarını ve daha cazip olmalarını beklediğini söylemesi verilebilir. Deniz inekleri gibi büyük vücutlu deniz memelilerinin kolları, yavrularını bir beşikte gibi taşıyabilmeleri için evrim geçirmiş ve insan kollarına benzemiştir. Denizcilerin bu deniz memelilerini görüp doğa üstü yaratıklar olduklarını düşünmeleri oldukça mümkündür. Geleneksel deniz kızı betimlemelerindeki, akan uzun saçların ise, deniz ineklerinin okyanus yüzeyine yakın yerlerde yüzerlerken kafalarına dolanan yosunların verdiği uzun saçlı görüntüsünden kaynaklandığı düşünülmektedir. Deniz kızı gördüğünü iddia edenlerin verdiği ortak bilgiler de yosun renkleriyle ve deniz ineklerinin özellikleriyle oldukça uygundur. Deniz kızlarını konuşmayan, yeşil, siyah, kahve rengi veya sarı saçlı, balık kuyruklu, genelde okyanuslarda ve bazen de nehirlerde yüzen doğa üstü insansılar olarak tanımlarlar.

Antik Yakın Doğu Deniz kızı hikâyeleri neredeyse evrenseldir. Bilinen ilk deniz kızı hikâyesi M.Ö. 1,000 yılında Asurlularda görülmüştür. Asur kraliçesi Semiramis'in annesi Atargatis, ölümlü bir çobana aşık olan ölümsüz bir tanrıçadır. Fakat aşık olduğu genç çoban ölür ve o da bir balığa dönüşmek için bir göle atlar. Ama su, onun mükemmel vücudunu ve doğasını gizlemez, bunun yerine ona bir balık kuyruğu ve suda nefes alabilme yetisi verir. İlk Atargatis betimlemeleri insan kafası ve bacakları olan bir balık şeklindedir (Babil tanrısı Ea gibi). Yunanlılar ise Atargatis'i Derketo diye tanımışlar ve Afrodit'in yanında betimlemişlerdir.

Antik Çağ'dan kalma bir deniz kızı gravürü, M.Ö. 546'dan önce, Miletli filozof Anaximander, insanlığın hızla suda yaşayan bir tür hayvana dönüştüğü teorisini önermiştir. Ona göre, bu uzatılmış çocukluk yılları olan adam, çocukluğunun aksine uzun süre yaşayamaz. Aslında, bu "uzunluk" gelip geçici bir şeydir. Ama bu fikir, Anaximander'in ölümünden sonra bir daha hatırlanmamıştır. Zaten o yaşarken de bir çok insan tarafından anlaşılmamıştır da.

Popüler bir Yunan efsanesine göre Büyük İskender'in kız kardeşi Thessalonike, öldükten sonra bir deniz kızına dönüşmüştür. Deniz kızı formunda Ege Denizi'nde yaşadığı ve denizciler onu bulduğunda onlara tek bir soru sorduğu söylenir: "Kral İskender yaşıyor mu?" (Yunanca: Ζει ο βασιλιάς Αλέξανδρος;), ve denizcilerin de ona "Yaşıyor ve hâlâ yönetiyor" (Yunanca: Ζει και βασιλεύει) dedikleri anlatılır. Bu cevaptan başkası, onu bir Gorgon'a dönüşmesine, ve gemiyi batırıp üzerindeki denizcileri öldürmesine yol açacaktır.

Suriyeli Lucian (M.Ö. 2. yy) De Dea Syria ("Suriye tanrıçasına ilişkin") adlı, ziyaret ettiği Suriye tapınaklarını yazdığı eserinde şöyle demiştir:

"Aralarında - Şimdi onların arasındaki, tapınağı ilgilindiren geleneksel bir hikâye. Ama diğer adamlar, Asya'da çok ün salmış olan Babilli Semiramis'in de bu yeri kurduğunu, ama bunun Hera Arargatis için olmadığını, kensi annesi Derketo için olduğuna yemin ederler."

"Phoenicia'daki Derketo'nun benzerliğini gördüm. Vücudunun yarısı tam bir kadındı. Ama diğer yarısı, ayaklarından kasıklarına dek, bir balık kuyruğuyla kaplı gibiydi. Ama kutsal şehir Kudüs'teki görüntüsü tam bir kadına benziyordu. Balıkların kutsal olduğunu hesaba katarlar, ve asla yemezler. Ama diğer bütün kümes hayvanlarını yerler. Güvercin hariç. Onun da kutsal olduğuna inanırlar. Tamamı olağan şeyler. İnanıyorlar, çünkü Darketo'nun yarısı balıktan. İnanıyorlar, çünkü Semiramis bir güvercine dönüştü. Aslında, belki de bu tapınağın Semiramis'in işi olduğuna izin verebilirim. Ama asla inanmadığım üzere, tapınak Derketo'ya ait. Mısırlıların arasında, balık yemeyenler var. Ve bunun Derketo'nun onuruna olduğu söylenemez."

Bin Bir Gece Masalları

 

Bin Bir Gece Masalları "Deniz İnsanları"na ait çok çeşitli öyküler içerir. Efsanelerden farklı olarak, Bin Bir Gece Masalları'nda bu deniz insanları karada yaşarlar, ama suya girdiklerinde de hiçbir zorluk çekmeden nefes alabilirler. Aynı zamanda insanlarla cinsel ilişkiye girdiklerinde doğacak çocukları da kendileri gibi "Deniz insanı" olarak doğacaktır. Deniz insanlarının, insan görünüşünden farkları yoktur. Bu efsane hâlâ yaşamaktadır. (Bkz. Pers Kralı ve Denizin Prensesi.)

İngiliz kaynakları

 

Frederic Leighton'ın The Fisherman and the Syren (Balıkçı ve Siren) adlı tablosu c. 1856–1858Deniz kızları İngiliz kültüründe uğursuz, felaketlerin haberci yaratıklar olarak gözükmüşlerdir. Bazıları devasa büyüklükte, 160 feetten uzundur.

Ayrıca deniz kızları nehirlerde ve tatlı su göllerinde de yüzebilirlerdi. Bir gün, Lorntie'li Laird, evinin yanındaki gölde, boğulan bir kadın olduğunu düşündüğü bir şey görür ve yardım etmek için suya atlar. Ama uşaklarından biri onu geri getirir ve göldekinin bir deniz kızı olduğu konusunda efendisini uyarır. Bunun üzerine deniz kızı, uşak orada olmasaydı o adamı öldürebileceğinden yakınıp yakarmaya başlar.

Yukarıdaki efsanedekinin aksine, deniz kızları çoğu zaman daha iyilikseverdirler ve insanların yaralarını tedavi ederler.

Bazı söylenceler deniz kızlarının kötü yönde kullanacakları ölümsüz bir ruhları olup olmadığı sorularını arttırmıştır. Liban adlı bir başka yaratık ise kutsal bir deniz kızı olarak kabul görmüştür. Aslında baştan insandır ama sonradan deniz kızına dönüşmüştür. Üç yüz yıl sonra, İrlanda Hristiyanlaşınca, Liban'ın da vaftiz edildiğine inanılmıştır.

İngiliz kaynaklarında, aynı zamanda deniz erkeklerinden de bahsedilmiştir. Deniz erkekleri deniz kızlarından daha vahşi ve çirkindir. Ama az da olsa insanlarla ilgilenirler.

Diğer Karayiplerin Neo-Taíno uluslarından olanlar, deniz kızlarına Aycayía adını vermişlerdir.[9] Aycayíanın özellikleri tanrıça Jagua ile de ilişkilendirilmiştir. Aycayíalar genellikle majagua ağacının amberçiçeği Hibiscus tiliaceus ile betimlenmişlerdir.[10] Diğer kültürlerden örnekler ise,

Mami Wata (Batı ve Orta Afrika kültürlerinde),

Jengu (Kamerun kültüründe),

Merrow (İrlanda ve İskoçya kültürlerinde),

Russalki (Rusya ve Ukrayna kültürlerinde),

ve Oceanid, Nereid, ile Naiad - (Yunan kültüründe)

Tatlı sularda yaşayan deniz kızı benzeri bir yaratık olan ve Avrupa kültürüne yerleşen Melusine, çoğu zaman iki balık kuyruğuyla ya da bazen yılan bedeniyle betimlenir. Japon kültüründe deniz kızı eti yiyenlerin ölümsüz olacağına inanılır. Bazı Avrupa efsanelerine göreyse, deniz kızları kendilerine söylenen dilekleri yerine getirirler.

Aynı zamanda, bazı insanlar İskoçya, Malezya ve İngiliz Kolumbiyası gibi yerlerde ölü deniz kızları gördüklerini iddia etmişlerdir. En yaygın iki görüntü ise Kanada'da, Straight of Georgia'da yakalandığı iddia edilenlerdir.

Yunanistan'da bulunan deniz kızı heykeliGüney Afrika'nın "pelerinli" komüteleri Little Karoo'da deniz kızları bulunduğu söylentisini çıkarmışlardır. Bazı yaşlı pelerinliler ise çocukluklarında tatlı su hauzlarında deniz kızı gördüklerini iddia etmişlerdir. Little Karoo çok kuru bir alanken, çok uzun zamn önce bir okyanusun bir parçası olduğu, bulunan deniz kabuğu fosillerinden anlaşılmaktadır. Deniz kızı hikâyeleri, bilinmeyen bir türün dilden dile yayılmasıyla oluştuğunun düşünülmesine neden olabilir. Bazı yerel Güney Afrika kabileleri üyelerinin, Little Karoo yerleşkesi yakınlarında, deniz kızlarının varlığına dair 11 kanıtlayıcı taş belge gösterdikleri iddia edilir. Diğer açıklamalarda "Swallow" denen ve mağara duvarlarında rastlanan, insan başlı bir kuş resminden yola çıkılarak yapılır. Bu örnek, ruhsal ayinler sırasında ruhun beden dışındaki hâlini temsil etmektedir.

Deniz kızı sendromu

 

Sirenomelia Sirenomelia, ya da deniz kızı sendromu, bebeğin bacakları yapışık ve cinsel organı da görülemeyecek şekilde dünyaya gelmesi şeklindeki düşük olasılıklı hastalığa verilen isimdir. Hastalığın görülme olasılığı, yapışık ikiz doğması olasılığı kadardır ve genellikle, doğumdan bir ya da iki gün sonra ölümle sonuçlanır. (Çünkü böbrek ve diğer boşaltım organları çalışamamaktadır). Bugün hayatta olan ve bir dizi operasyon geçirdikten sonra iki ayrı bacağa sahip olan iki kişi vardır. Bunlardan biri, Brezilya'da doğan ve yaşaması da adı gibi mucize olan Mílagros (İsp. Mucize) adlı bebektir.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

elf3zu-1.jpgElf, Elfler

 

Elf, aslen İskandinavya ve İngiltere mitolojisinde yer alan ve doğan peri halkı. J.R.R. Tolkien tarafından modern edebiyata kazandırılmış ve fantastik kurgunun en popüler öğelerinden biri haline gelmişlerdir. Tolkien'in kitabının inceleyenler, Elf'lerin inanç sisteminin Kelt Irkları ile birebir bağlantılı olduğunu açıklamışlardır. Ayrıca Tolkien'in kitapla ilgili yazılarında Elf dilinin okunuş ve yazı açısından çoğunlukla Göktürk alfebesinden alındığını belirtmiştir. Elf'lerin özellikleri; katledilmedikçe veya kederden solmadıkça ölmezler, hiç bir hastalığa yakalanmaz ve uzun yolculuklarda "lembas" adını verdikleri yolazığını kullanırlar. Ateş yakmaz ve ağaç kesmezler yani insanların tam aksi yöndedirler. Yaşayış tarzları olarak da, genelde doğa ile iç içe ve gelişimini doğa ile bir bütün olarak sağlayan bir halktır. Büyücülükle uğraşanları da vardır(galadriel; feanor). Asil ve alçak gönüllülerdir, asla satış yapmazlar.

Mükemmel güzellik gibi bir sembol oluşturabildikleri kadar (Orta Dünya), sıradan ırk olarak da değerlendirilebilir (Unutulmuş Diyarlar).

J.R.R. Tolkien'in yazmış olduğu notlardan derlenerek hazırlanan Silmarillion isimli kitapta elflerin yaratılışları ve Arda'nın birinci çağında Melkor'a karşı yapmış oldukları savaşlar anlatılır. Bu savaşlarda birçok elf, Angband'ın köleleri tarafından katledilir. Bunlar arasında ölene kadar Yüce Noldor Kralı olarak Beleriand'daki sürgünlerin efendisi olan Fingolfin de vardır.Fingolfin karanlık kuzey krallığın hemen güneyinde ülkesi Hithlum'da yaşıyordu. Ayrıca Tolkien'in oluşturduğu diğer karakter Ork'ların, karanlık güçler tarafından avlanarak şekli değiştirilmiş Elf'ler olduğu bilinmektedir.

elffontlariii-1.jpg

Bir Elf Eärendil'in Valinor'a yapacağı yolculuğa kadar elfler Morgoth'a karşı tam bir zafer kazanamadılar.Valinor Eärendil'in isteğini kabul etti ve Düşman'ı zamandışı boşluğa yolladı ve Melkor bir daha ebediyen oraya hapsoldu, boş boş gezinip durdu. Eärendil ise bir daha geriye dönmedi ve elflerin Eärendil Yıldızı, bugünkü insanların çoğunun Venüs, Türklerin Zühre dediği ve Anadolu'da hem Sabah Yıldızı, hem Çobanyıldızı hem de Akşamyıldızı olarak bilinen Dünya'ya en yakın gezegene dönüştü. Daha sonra Númenórean diye bilinen geçmiş insanların en bilge kavmi olarak kabul edilen Batılı insanların Büyük Deniz'in ortasındaki kıtaları Númenor'a giderlerken rehberleri Eärendil olmuştur. Gökte onun ışığını takip ederek kendilerine "Valar" tarafından armağan edilen kıtaya vardılar.

J.R.R Tolkien'in, bütün orta dünya için yazmış olduğu hikayelerin kısaca tarihi niteliğindeki Silmarillion da geçtiği üzere elfler, Ağaç Yıllarında dünyaya gelmişlerdir. 7 Valardan avcı olarak bilinen ve suyun üzerinde dahi koşabilen, olağanüstü bir ata sahip Vala Orome, O'nların doğuşuna şahitlik eden, dolayısıyla elfleri ilk gören tanrı olmuştur. Daha sonra bu durumu, Valar' ın en kudretlisi olan Manwe' ye anlatmış ve O'nların Orta Dünya' dan mutluluk ve sonsuzluk diyarı olan Valinor'a yerleşmelerini talep etmiştir. Böylece üç büyük elf beyi, Orome' nin rehberliği ve suların tanrısı Ulmo'nun yardımıyla Valinor a geçerek, yaşayacakları yere göz atmışlardır tabiri caizse. Bu dönem elflerin, kendi aralarında sınıflandırılma dönemi olarakta bilinir. Zira, Valinor' u keşfe çıkan üç büyük elf beyi İngwe, Finwe ve daha sonradan Thingol olarak bilinecek olan Beleriand' ın efendisi Elwe'dir. İngwe, güzellik ve tam manasıyla kusursuzluğun simgesi olan, geneli sarışın ve doğa üstü bir biçimde zarif, Vanyar Elflerinin beyi; Finwe, en becerikli ve çalışkan, aynı zamanda sivri olan Noldor Elflerinin beyi; Elwe(Thingol) ise deniz elfleri olarak bilinen ve yarısı orta dünya' da kalan, öteki yarısı da Valinor' a giden Teleri elflerinin efendisi olmuştu.

Yolculuk sırasında bazı Teleri Elfleri, orta dünya'nın batı kıyısında kalmak istemişlerdi, bir kısmı ise, geri dönüş yolculuğunda, Telerilerin başı Thingol' ün, Doriath ormanlarında görüp aşık olduğu Maia Melian'ın peşinden giderek kaybolmasıyla, efendilerini aramak için orta dünya' da kalmışlardı. Noldorların bir kısmı ile Vanyarların bütünü ise Valinor'a gitmişlerdi. Böylece Orta dünya'nın batısındaki toprakların efendisi, Telerilerin başı Thingol olmuş ve Doriath krallığını karısı Melian ile kurmuştur.

Valinor'da Noldor Elflerinin başı olan Finwe'nin en büyük oğlu, Feanor çalışkanlığı ile sivrilmiş ve elfler içinde bile en beceriklisi, en yeteneklisi ve aynı zamanda en hırçını haline gelmişti. El sanatlarında bir uzman olan Feanor, Arda tarihinde hiçbir nefes alan varlığın bir daha eşini yapamadığı Silmarilleri yaratmıştı. Bunlar, inanılmaz değerdeki 3 kıymetli taştı. Taşlar, Manwe'nin karısı, Işığın Valie'si Varda'nın nuru ile dolmuştu. Feanor, zamanla bu Silmarillerin etkisi ile bencilleşmiş ve Valar'a ufak başkaldırılar düzenlemişti. O sıralarda Kötülüğün Valası, büyük kara Lord Melkor, Mandos'un zindanlarından serbest bırakılmıştı ve Finwe'yi öldürerek Silmarilleri çaldı. Bundan sonra Arda'nın üzerine kocaman kara bir gökyüzü çöktü. Feanor ise Melkor'u lanetleyerek O'na Morgoth diye seslenilmesini buyurdu ve oğulları ile kendisine inanan Noldorları etkileyerek, Valar'a başkaldırıp, acıların köprüsü gıcırdayan buz Helcaraxe'den bütün bir Noldor klanını geçmeye zorladı ancak bu arada, Teleri elflerinin katlederek Onların gemilerini aldığından, Arda üzerindeki ilk elf cinayetini de işlemiş oldu ve akraba kıyımı yapan elf olarak Valar tarafından lanetlendi. Sonunda yüksek elf Feanor, Galadriel, Feanor' un büyük oğlu Maedhros, Fingolfin ve Finrod gibi yüce elflerle Orta Dünyaya geçip Morgoth ile savaştı. Bu savaş, büyük kaos olarak da adlandırılır. Büyük kaos sonrasında Feanor katledilerek öldürüldü ve ölürken 7 oğluna bir yemin ettirdi. Bu yemin doğrultusunda Silmariller Noldor Elflerinin hakkıydı ve hiçbiri bu değerli mücevherleri almadan Orta Dünya'yı terk etmeyecekti. Böylece Arda'daki hazin olaylar başladı. Beleriand Fingolfin, O'nun oğlu Finrod, Feanor'un oğlu Maedhros, Teleri kralı Thingol, Ossiriand'lı yeşil elfler ve liman kıyısında yaşayan Gri elfler tarafından paylaşıldı. Elfler ile Morgoth ve O'nun sadık hizmetkarı Maia Sauron ile onlarca savaş yaptılar.

Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit kitaplarında isimleri çokça geçmesine karşın aslında tarihleri tam olarak Silmarillion'da yazmaktadır. Dendiğine Göre Valie Yavanna'nın kocası Aule'nin çocukları cücelere karşı yarattığı Entlere de elfler konuşmayı öğretmişti.

Güneş çağlarının birinci döneminde Vanyar Elfleri'nin de yardımıyla Morgoth yenildi ve en kudretli Vala Manwe tarafından Mandos'un zindanlarına hapsedildi, Elf yurdu Beleriand sular altına gömüldü ve popüler kültürün en rağbet gören kitaplarından olan Yüzüklerin Efendisi, Aslında Belriand'ın doğusunda ve Büyük kötü Morgoth' un hizmetkarı Sauron ile olan savaşları anlatan bir eser haline geldi.

Ejderha Mızrağı serisinde ve Warcraft evreninde de isimleri sıkça geçen bu ütopik topluluk role playin gamelerin en gözde karakterlerinden oldu. Wow(World of Warcraft)'de Night Elfler olarak Alliance'nin arasında dünyayı kurtarmakla uğraşan bir topluluk iken, aynı oyunun The Burning Crusade versionunda Blood Elfler ismiyle Horde klanında yer almışlardır. Shadowmeld ve doğuştan 1 doğa bonusu, oyundaki Night Elf lerin bazı özellikleridir. Hunter(Avcı), Druid(doğa savaşçısı), Warrior(savaşçı),Rogue(suikastçi) ve Priest (Rahip) klasmanlarını oynayabilirler.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

180pxminotaur-1.jpgEnkebit

 

Enkebit; İç Anadolu'da görüldüğü iddia edilen doğaüstü bir varlıktır. Anlatılara göre başında altın bir fesi vardır. Sağ elinin ortası deliktir. Enkebit; uyuyan insanların boğazlarını sıkarak onları boğmaya çalışır. Başından fesini kapan kişiye dokunmayacağına inanılır.[1]

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

erlik9zy-1.jpgErklik

 

Eski Türkler'in düşüncesinde,şeytan kavramının karşılığı Erklig idi. "Erk" sözcüğü, Türk şivelerinde bugün de kullanılır ve ;kudret-güç; anlamına gelir. Erklig kelimesindeki -lig (-lıg, -lig, -lug, -lüg) eki bir yapım eki olup, herhangi bir özelliği kendinde bulundurma anlamı taşır ve günümüzde -li (-lı, -li, -lu, -lü) şeklinde kullanılır. Dolayısıyla Erklig kelimesi erkli, güçlü, kudretli anlamına gelir. Erklig'den bazen "Erklig Kan" diye bahsedilir ki buradaki "Kan" kelimesi, bugün "Han" olarak kulandığımız ve kıral anlamına gelen sözcüğün eski söyleniş biçimidir. Erklig kelimesi, güçlü-kudretli-kuvveti anlamında bir sıfat olarak Eski Türkçe metinlerde de yer alır. Günümüz Altay Türkleri'nin açıklamasına göre de Erlik sözcüğü (günümüz Altaylılar'ı Erklig'e, Erlik derler) ;kuvvetli-güçlü; anlamına gelir. Erklig, yer altındaki kötü ruhlar topluluğunun başıdır. Günümüz Altay Türkleri Kara Nemeler'in yani Kötü Ruhlar'ın başkanına Erlik, Saha (Yakut) Türkleri ise Arsan Dolay adını verirler. Erklig'in başında bulunduğu bu kötü ruhlar toplumu, insanlara her türlü hastalığı, her türlü kötülüğü ve ölümü getirir. Bu kötü ruhlar, korkunç biçimli yaratıklardır. Erklig, Eski Uygurca metinlerde Erklig Kan yani;Güçlü Han, Kudretli Han ; olarak anılır.

Adını yakınlarında bulunduğu Altın Göl'den (Abakan'da) alan Altın Köl Yazıtları'nda Erklig, şöyle anılır:

"Bizni erklig adırtı." (bizi erklig ayırdı)

Altın Köl Yazıtları, birer mezartaşı oldukları için, buradaki ifadeden Erklig'in ölümle ilgili bir varlık olduğu ve insanları yaşamdan ayırdığı anlaşılmaktadır. Ölen kişi, Erklig Kan'ın tagtın (dağdaki ya da kuzeydeki) makamına götürülüp Tamu'ya (cehennem) veya Uçmag'a (cennet) yollanıyordu.

Yer altı ve ölümle ilgili bir varlık olan Erklig Kan'a verilen erklig sanı, aynı zamanda Çolpan (Venüs) yıldızına da aitti. Türkler'de Çolpan (Venüs); savaş, silah, zırh, ordu gibi askeri kavramların ve ölüm cezasının simgesiydi. Bir Türkçe metinde Erklig Kan, Çolpan ve yağız yer ile birlikte sayılmaktadır.

Eski Türk inancında ruhların/ruhsal varlıkların çoğu, gök ile yer arasında döndükleri için hem göksel yüzleriyle, hem de yer altındaki yüzleriyle gözükürlerdi. Yer altında dönmeğe başlayan göksel cisimler yani yir altınkılar (yer altındakiler), Erklig Kan ordusunu (Erklig Kan süsin)

oluşturarak kıyınçılar, ölütçiler (kıyıcılar, öldürücüler) olmaktaydılar. Bunlar, yek denilen ve kısmen insani, kısmen de hayvani yüzlerle betimlenen kötü ruhlarla eş tutulurdu. Yek ikonografisine benzeyen yarı insan yarı hayvan yüzler, Orta Asya göçebelerinin dikili taşlarında ve maskelerinde de görülür . Bu eserlerin Budizmden daha eski olmasından, Eski Orta Asya Türkleri'nde görülen Yek ikonografisinin göçebe sanatı maskelerinden geliştiği anlaşılmaktadır.

BaşkurtT ürkleri'nin Gök Tanrı'ya inandıklarını belirttikten sonra, biri ölümü yöneten on iki ruhun varlığına inandıklarını da söyler. Bu ölümü yöneten ruh, Erklig'in Başkurt çeşitlemesi olabilir.

Günümüz Türk boylarından şamanist inançta olanlarında Erklig inancı ve onun çeşitli versiyonları vardır. Ama bu inançların, Eski Türkler'deki Erklig Kan ile bire bir örtüşüp örtüşmediğini bilmiyoruz. Ancak şu söylenebilir ki, Altay ve Sibirya Türkleri'nin dış etkiler (Budizm, Maniheizm gibi dinler, İran mitolojisi vs) altında kalmasına bağlı olarak Erklig inancı bu topluluklarda doğal olarak değişime uğramıştır. Minusinsk civarında yaşan Türkler Erklig Kan'a İrle Kan - İl Kan, Buryat Moğolları Erlen Kan, Altay Türkleri de Erlik Han adını verirler. Ayrıca Yakut (Saha) Türkleri'nin inançlarındaki Arsan Dolay'ın, Erklig Kan'ın Yakut versiyonu olduğunu söyleyebiliriz. Yakutlar, yer altının hükümdarı olarak ifade ettikleri Arsan Dolay'ın bir boğanın sırtında olduğunu düşünürler.

Altay mitolojisine göre Erlik,Ülgen = Gök Tanrı tarafından yaratılmıştır. Tamu'nun (=cehennem) üzerindeki bir yerde, aşağı dünyanın dokuzuncu katında oturur. Burada demir damlı bir sarayı, gümüşten bir tahtı vardır; sarayı kara demirdendir. Erlik, dokuz tabakadan oluşan yer altında kara bir güneş yaratmış, bu kara güneşin ışığıyla orasını aydınlatmıştır. Şaman dualarında Erlik, kendisinden çok korkulan bir varlık olarak ele alınır.

Erlik, her türlü hastalığı göndererek insanlardan kurbanlar ister. İstediği kurban verilmezse musallat olduğu oba ya da aileye ölüm ve felâket ruhlarını gönderir. Öldürdüğü kişilerin canlarını yakalayıp yer altındaki karanlık dünyasına götürür, kendisine köle yapar. Altaylı Türkler, özellikle hastalıkların kol gezdiği dönemlerde Erlik'ten çok korkarlar, kurbanlar vererek onu sakinleştirmeğe çalışırlar.

Erlik sağlam gövdeli, atletik yapılı yaşlı bir varlık olarak düşünülür. Gözleri, kaşları kara renklidir. Çatal sakalı dizlerine değin uzanmıştır. Yaban domuzunun azı dişlerine benzeyen bıyığı kulakları üzerine yerleşmiştir. Kara ve kıvırcık saçlıdır. Çenesi tokmağa, boynuzları ağaç köklerine benzer. Kana benzer parlak yüzlü Erlik'in, kara demirden kılıcı ve kalkanı vardır. Bineği kara at ya da kara boğadır (belki de öküz). Erklig Kan, Eski Uygur sanatında boğa ya da öküze binmiş olarak tasvir edilmiştir ki bunu, Osmanlı kozmolojisindeki dünyanın öküz üstünde durduğunu

anlatan efsane ile aynı köke bağlamak mümkündür.

Erklig'in Türk halk düşüncesindeki ve Türk sanatındaki yeri ve etkileri düşünülenin (daha doğrusu düşünülemeyenin; çünkü bu konuda bilginlerimiz yeterli ölçüde araştırma yapmamışlardır) ötesindedir. Aşağıdaki ''Öteki Kötü Ruhlar'' kısmında ele alınan kötü ruhlar ya doğrudan Erlik'in taifesindendirler ya da islami niteliklere büründürülmeğe çalışılmışlardır. Bu kötü varlıklara günümüzde özellikle Anadolu ve Altaylar'da inanılmaktadır. Tabi ki birkaçında ad değişikliği söz konusudur ama varlıkların işlevleri temelde aynıdır.

Erklig'in Türk sanatındaki etkileri de önemlidir. Türk sanatındaki cin ve şeytan tasvirleri, köklerini Erlik'ten alırlar. Özellikle Uygur duvar resimlerinde görülen bu tasvirler Topkapı Sarayı Kütüphanesi'ndeki Muhammed Siyah Kalem'in minyatürlerinde oldukça belirgindir.

ERLİK'in Oğulları ve Kızları

 

Erlik'in dokuz oğlu, dokuz da kızı vardır. Dokuz oğlu, adlarıyla birlikte şunlardır:

Karaş, Mattır, Şıngay, Kömür Kan, Badış Biy, Yabaş, Temir Kan, Uçar Kan, Kerey Kan.

Altay Şamanizm'ine göre Erlik'in oğulları yer altına inen şamana yol gösterirler. Erlik ve oğulları için zayıf ve hasta hayvanlar kurban edilir. Çünkü Altaylılar'ın inançlarına göre Erlik, kötü (zayıf ve sakat) kurbanlardan hoşlanır. Erlik'e asla at kurban edilmez. Ayrıca, Erlik'i simgeleyen şeyler ve tasvirler yapmak yasaktır. Erlik Han'ın oğulları babaları gibi kötü değildir. Bunlar, kötü ruhlardan insanları korurlar. Babaları için yapılan kurban törenlerinde hazır bulunurlar ve töreni yöneten kamın Erlik Han'ın yanına gitmesine öncülük ederler. Yeryüzündeki görevlerinden ayrı olarak Erlik'in oğulları yer altındaki gölleri, ırmakları, denizleri yönetirler...

Erlik'in kızları, kam (=din adamı) Gök Tanrı'ya (=Ülgen'e) kurban vermek için göğe çıkarken, kamı yataklarına çağırıp yolundan alıkoymağa çalışırlar. Kam, işini unutup Erlik'in kızlarının cilvelerine kanarsa başka ruhlarca cezalandırılır ve Tanrı'nın kurbanı kabul etmesi işi de tehlikeye düşer. Erlik'in kızlarından yalnızca ikisinin adı bilinir: sekiz gözlü Kiştey Ana ile Erke Solton.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

ravilordgaruda-1.jpg

garuda-1.jpggaruda8-1.jpg

Garuda

 

Altay mitolojisinde, gövdesi, kol ve bacakları insan biçimli, kartal başlı, kartal gagalı ve kartal pençeli karakuş.

Garuda, evren ağacının dalları arasında bir yuvada bulunan yumurtadan çıkar. Annesi Vinata, babası Kasyapa'dır. Er Töştük Destanı'nda Karakuş adıyla yer alır; avlanmaya gittiği sırada bir ejderha (Yelbegen) gelip yavrularını yer ve bunu alışkanlık durumuna getirir. Bu kez Er Töştük, ejderhayı öldürür ve yavrularını kurtarır. Bu iyiliğin altında kalmak istemeyen Karakuş, onu yeryüzüne indirmek üzere sırtına bindirir. Yolda yiyecek bitince Er Töştük kendi etinden parçalar kopararak Karakuş'a verir. Yere inince bu fedakarlığı gören Karakuş, onun yaralarının iyileşmesini sağlar.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

gorgons-1.jpg

 

MDT08%20Gorgons%20Head.jpg

 

PerseusGorgons-1.jpgGorgonlar

 

Medusa, Caravaggio'nun eseri Gorgonlar, Yunan mitolojisinde keskin dişli, saç yerine başlarında canlı yılanlar olan, dişi canavarlardır. Efsâneye göre gözlerine bakanı taşa çevirirler. 3 kız kardeştirler; Medusa, Euryale ve Stheno.

 

medusa-1.jpg

 

Medusa

 

1226002-1.jpg

 

Euryale

 

MedusasSisters-1.jpg

 

SthenoEtimoloji

 

Gorgon adı Yunanca gorgo (korkunç, berbat) kökünden gelir.

 

Medusa, çok güzel bir kız olarak dünyaya gelip, sonradan Athena tarafından gorgona çevrilmiştir. Bu nedenle ölümlüdür.[1]

 

--- Sonraki mesaj ---

 

512pxGustave_Moreau_003-1.jpg

Hidra

 

Lerna bataklıklarında yaşayan dokuz başlı bir canavarın adıdır. Bu canavarın öldürülmesi, Herkül'ün on iki görevi arasında 2 sırada yer alan vazifedir. Babası Titan Tifon ve annesi canavarların tanrıçası Ehidna olan Hidra'nın Lerna gölündeki yuvası, ölümden sonraki dünya ile insanların dünyası arasındaki kapının tam ağzında yer almakta olup, Hidra ise bu kapının bekçiliği görevini üstlenmekteydi. Hidra'nın öldürülmesinin çok zor olmasının sebebi kesilen her bir başın yerine derhal bir yenisinin çıkması idi. Herkül bu canavar ile karşılaşmadan önce bataklık içerisindeki zehirli gaz ve dumanlarla kaplı Hidra yuvasının girişinde, ağzını ve yüzünü bir örtü ile örterek kendini korumuştur. Canavar ile karşılaşıp savaşmaya başlayan Herkül bir süre sonra, kestiği kafaların yerine devamlı yenilerinin çıktığını görünce aslında boşuna savaşıp yorulduğunun fark etmiş ve tam umutsuzluğa kapılmaya başladığı anda yardımına İolaos (Herkül'ün yeğeni) yetişir.

Sanıldığına göre, o anda Athena'nın da yardımı ile canavarın kesilen başlarının bir daha çıkmaması için boyunlarının meşale ile yakılmasını akıl eder ve hemen orada yaktığı meşaleyi Herkül'e uzatır. Bu meşale sayesinde kestiği başların yerini dağlayarak canavarı öldürmeyi başaran Herkül, Hidra'nın kestiği başlarından birini bir kesede saklayarak, onun zehirli kanını daha sonraki görevlerinde oklarında kullanmış böylece bu okların açtığı yaraların kapanmaz bir hale gelmesini sağlamıştır.

 

--- Sonraki mesaj ---

 

pegasus1-1.jpgpegasus6-1.jpg

flyhorse_pegasus-1.jpg Pegasus

 

Pegasus Yunan mitolojisi'nde kanatlı at. Deniz tanrısı Poseidon ile yılan saçlı Gorgon Medusa'nın oğlu ve dev Chrysaor'un kardeşi olduğuna inanılır. Perseus tarafından kafası kesilerek öldürülen Medusa'nın kafasından ya da toprağa sıçrayan kanlarından doğduğu gibi iki değişik söylence bulunur. Rengi tamamen beyazdır ve uçmasına olanak veren iki büyük kanadı vardır. Uçarken havada koşuyormuş gibi görünür.

Pegasus doğar doğmaz yeryüzünden ayrılmış ve tanrıların diyarına uçmuştur. Zeus'a yıldırımları getirme görevini üstlenmiştir. Helicon Dağında bulunan ve Musalara (veya Müzler) ilham verdiği sanılan Hippocrene pınarının Pegasus'un ayağıyla yere vurması sonucu ortaya çıktığına inanılır ve Pegasus "şiirsel ilham" ile özdeşleştirilir. Daha sonraları Bellerophon tarafından Athena'nın ona verdiği altın dizgin yardımıyla yakalandığı, Kimera ve Amazonlarla olan çarpışmalarında da ona yardım ettiği söylenir.

Aşırı hırsın, zararlı olduğunun sembolü olarak gösterilen Bellerophon Olimpos dağına çıkıp ölümsüzlerin arasına karışmak isteyince onu üzerinden atan Pegasus tek başına Olimpos dağına dönerek eski görevlerine devam etmiştir. Pegasus'un Bellerophon'u üzerinden atmasına sebep olarak Zeus tarafından gönderilen dev bir atsineğinin ısırmasından ürkmesi de söylenceler arasındadır. Daha sonraları kendine eş olarak Euippe (ya da Ocyrrhoe)'yi aldığı ve kanatları atların soyunu başlattığı söylenir.[1]

 

 

Alıntıdır...

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

bi de benim çocukluğumun korkunç efsanesi..çocuklar arasında (özellikle kuzenlerimle) uyumayan çocuğu korkutma amaçlı bi tarangogu efsanesi vardır ki duyduğumuzda hemen uyumak zorunda kalırdık..melodisi ve müziği çok dehşettir..

"tarangogu tararım,kız çocuk ararım, kız çocuk bulamazsam (burada çocuğun ismi söylenir) alırım" dedikleri gibi o çocuk dakkaya kalmaz uyurdu:D

bence bu efsanelerin arasına benim tarangogu yu da koymak lazım :D

İleti bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

×
×
  • Yeni Oluştur...