Jump to content

Gönlü İlâhî Ahlâka Ayna Kıl


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sinde bir kıssa nakleder:

 

“Hazret-i Yûsuf u’a çok uzak diyarlardan, yüreği muhabbetle dolu bir dostu gelip misâfir olur. Onlar, çocukluktan beri samimî birer dostturlar.

 

Güzelliğiyle göz kamaştıran Hazret-i Yûsuf, bir müddet onunla sohbet ettikten sonra nükteli bir tarzda:

 

«–Söyle bakalım dostum, bize gittiğin yerlerden ne hediye getirdin?» der.

 

Misâfiri, bu istek karşısında önce ne diyeceğini bilemez. Ardından, hissiyâtını şu samimî ifâdelerle dile getirir:

 

«–Sana armağan getirmek için, şu fânî âlemde birçok şeye nazar ettim. Fakat hiçbirini gözüm tutmadı, hiçbirini sana lâyık göremedim. Bir kırıntı büyüklüğündeki altın parçasını bir altın yatağına veya bir damlayı bir denize nasıl armağan olarak götürebilirdim ki? Senin güzelliğine denk olacak hangi tohum vardır ki bu Mısır ülkesinin ambarında bulunmasın? Sana getirilecek hediye, ancak senin güzelliğinin bir eşi, bir benzeri olmalıdır. Bu yüzden ben de çâresiz, sana gönül nûru gibi tozsuz, lekesiz, parlak bir ayna getirip sunmayı lâyık gördüm.

 

Ey Güneş gibi gökyüzünün nûru olan Yûsuf! Sana gönül nûrundan bir ayna getirdim ki, ona baktıkça kendi güzelliğini görüp hayrân olasın. Onda güzel yü­zünü gördükçe, Rabbin sendeki cemâlî tecellîlerini seyredesin ve beni de hatırlayasın.»

 

Misâfir bunları söyledikten sonra koltuğunun altından bir ayna çıkarır ve Hazret-i Yûsuf’a takdîm eder.”

 

Hak Teâlâ Hazretleri, her şeyden müstağnîdir. Kâi­natta hiçbir güzel ve kıymetli şey yoktur ki O’nun sonsuz hazinelerinde mevcut olmasın. Zira O, bütün güzelliklerin asıl Hâlık’ı ve müsebbibidir. Bu sebeple O’nun yüce huzûruna takdîm edilebilecek en makbul hediye, mâsivâ kirlerinden arınarak ilâhî ahlâk tecellîlerine mâkes olan, mücellâ, musaffâ ve pâk bir gönül aynasıdır. Yani Rabbimizin nazar kıldığında, kendi cemâlî sıfatlarını seyredip râzı olacağı bir kalb-i selîmdir. Hakk’ın güzelliğine ayna olabilecek kadar saf ve berrak bir kalp, Cenâb-ı Hakk’a götürülmeye en lâyık hediyedir. Zâten Rabbimizin bizleri huzûr-i ilâhisine kabûl buyurması da ancak “kalb-i selîm” ile mümkündür.

 

Nitekim âyet-i kerîmede bu hakîkat şöyle ifâde buyrulur:

 

“O gün, ne mal fayda verir, ne de evlât! Ancak Allâh’a kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile gelenler müstesnâ!” (eş-Şuarâ, 88-89)

 

Yine Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

 

“Varlığın aynası nedir? Varlığın aynası yokluktur. Ey Hak âşığı! Eğer ahmak değilsen, Hakk’ın huzûruna yokluk götür.

 

Mârifet, kesretten vahdete intikâl edebilmek ve Hakk’ın rengine boyanabilmektir. Göklerdeki bulutların, deryâlardaki suların kendi renkleri yoktur. Onları renkten renge koyan, semâdaki Güneş’tir.

 

Sen de nefsânî arzulardan sıyrıl, yokluğa, yani hiçliğe er! Zira her ilâhî tecellînin kemâli, hiçliğe vâsıl olduktan sonra başlar…”

 

Bilmelidir ki; nefsânî menfaat ve arzular; rûhumuza serpilen zehirlerdir. Her biri rûhânî hayatımıza vurulan zincirler mesâbesindedir. İlâhî ahlâka da ancak bu nefsânî zincirler koparıldıktan sonra ulaşılabilir.

 

Yani Allâh’ın muhabbetine, yakınlığına ve dostluğuna giden yol, yaşayışımızla ilâhî ahlâka bir ayna olabilmekten geçer. Öyle bir ayna ki, ona bakan herkes, orada nefsânî zaaflarla mâlûl hâl­leri değil, Hakk’ın cemâlî esmâsının tecellîlerini seyretmelidir. Zira ke­sâ­fet­le buğulanmış ve kararmış kalplerin ilâhî ahlâktan alacağı hiçbir nasip yoktur.

 

Tasavvuf büyüklerinin; “Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanma” tâbir ettikleri Hak’ta fânî olmak da böyle bir tezkiye ve tasfiyeden, yani mânevî arınmadan başka bir şey değildir. Seyr u sülûk yolunda muhabbet murâkabesinin sıhhat ve hakikati de ancak bu alâmetle bilinebilir. Zira mânevî terbiye sistemi olan tasavvufta vâsıta muhabbet, netice ise “âdâb”dır. Ta­sav­vuf, kal­bin sa­fâ­ya, yani mânevî arınmaya er­me­si­nin ifâ­de­si­dir.

 

Nitekim Ebû Be­kir el-Ket­tâ­nî:

 

“Ta­sav­vuf ah­lâk­tır. Ah­lâk iti­bâ­rıy­la sen­den üs­tün olan kimse, sa­fâ, ya­ni mâ­ne­vî te­miz­lik ba­kı­mın­dan da üs­tün­dür.” buyurmuştur.

 

Ebu’l-Hü­seyn en-Nû­rî de:

 

“Ta­sav­vuf ne şe­kil, ne de bir ilim­dir; o sa­de­ce gü­zel ah­lâk­tan ibâ­ret­tir. Eğer şe­kil ol­say­dı mü­câ­he­deyle, ilim ol­say­dı öğ­ren­mek­le tah­sîl edi­lir­di. Bu se­bep­le sırf şe­kil ve ilim, mak­sa­da ulaş­tı­ra­maz. Ta­sav­vuf, Hakk’ın ah­lâ­kı­na bü­rün­mek­tir.” buyurmuştur.

 

 

...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...