Jump to content

(Mesneviye göre) Peygamber Ahlakı


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Mesnevî: “Ben öyle birine âşıkım ki, her şey O’nundur, her şey O’nun mahlûkudur. Benim aklım da, canım da, O’nun habîbine kurban olmuştur.” (c.3, 4136)

 

Sevme istîdâd ve gücünün had safhası, “aşk” olarak adlandırılır. Had safhada muhabbet, ancak Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olursa aşkta kemâle erilir. Bunun yolu ise, kademe kademe “mecâzî aşk” denilen beşerî muhabbetler safhasından geçmekledir. Bu hususta en feyyâz olan, “muhabbet-i Rasûlullâh”tır. Zîrâ O’nu, bütün varlıkların Hâlıkı olan Allâh Teâlâ, cihâna rahmet olarak armağan etmiştir.

 

Mevlânâ hazretleri de yukarıdaki beytinde “Habîbullâh” olan Rasulullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e aklını da, canını da kurban etmek sûretiyle muhabbetullâha ulaşabildiğini beyân etmektedir. Ashâb-ı kirâm, bunun en mümtaz misâlidir. Allâh Rasûlü’nün en küçük bir ricâsına, “Canım, malım sana fedâ olsun, buyur ey Allâh’ın Rasûlü!..” diyerek karşılık vermişlerdir.

 

Mesnevî:

 

“Ey insanlar! Siz hepiniz, birbirinizin sürüsü ve çobanısınız. Peygamber ise hepinizin çobanıdır. Halk sürü gibidir; Peygamber ise, onun güdeni.”

 

“Çoban, sürüsü ile uğraşmaktan korkmaz. Fakat onları sıcaktan ve soğuktan korur.”

 

“Çoban eğer sürüye kahırla bağırsa bile, bil ki; bu bağırış, bütün sürüyü sevdiğindendir.” (c.3, 4146-4148)

 

Mevlânâ hazretlerinin yukarıdaki beyitlerinde insanların “sürü” kelimesi ile ifâde edilmesi, onları aşağılamak maksadıyla değildir. Onların, “idâre edilmek” mevkiinde bulunmak gibi bir vasıflarına dikkati çekmek içindir. Gerçekten bir hadîs-i şerîfte “Siz hepiniz çobansınız ve güttüklerinizden mes’ûlsünüz!” (Buhârî, Cum’a 11, İstikraz 20; Müslim, İmâre 20) buyrulmaktadır. Bu da belli ölçüde herkesin idarecilik sıfatını hâiz bulunduğunu ve bu sıfattan doğan mes’ûliyeti tebârüz ettirmektedir. Çok zaman görürüz ki, çoban geride kalan hasta ve zayıf hayvanı kucağına alarak sürüye yetiştirir. İdarecinin en mümtaz vasfı; merhamet, şefkat, samimiyet sahibi olması ve mes’ûl olduğu kitleyi gönlünde taşımasıdır.

 

Mesnevî: “Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin hâl ve evsâfıdır. Okuyup tatbik edersen, kendini peygamberler ile, velilerle görüşmüş farzet!”

 

“Kur’ân okuduğun hâlde, onun emirlerine uymaz ve Kur’ân ahlâkını yaşamaz isen, peygamberleri ve velîleri görmenin sana ne faydası olur?”

 

“Peygamber kıssalarını hakkıyla okudukça, ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar.” (c.1, 1516-1518)

 

Kur’ân-ı Kerîm, insanları hidâyete erdirerek, onlara dünyâ ve âhıret saâdetini kazandırmak üzere gönderilmiştir. O, bu maksadı sağlamak için, irşâdını, farklı üslûp ve beyânlarla birçok mevzûya temâs etmek sûretiyle gerçekleştirir. Bu mevzûlar içinde bilhassa peygamberler ve onların gönderildikleri kavimlerle ilgili olarak anlatılan kıssalar ehemmiyetli bir yer teşkil eder. Bu kıssaları okuyan insanlar, Allâh’ın râzı olduğu peygamberlerle sâlihlerin kavuştukları nimetler ve Cenâb-ı Hakk’a isyan eden kâfir ve zâlim gürûhun helâkı hakkında pek çok mâlûmât sahibi olacak ve istikâmet ehli olarak hayatını tanzim edeceklerdir.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de zikrolunan peygamberlere aid bu kıssalardan yeterince istifâde edebilmek için, insanın iç âlemini de buna hazırlaması gerekmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, âyetlerin derûnî mânâları üzerinde düşünmemenin, kalplerdeki kilitten kaynaklanabileceğini şöyle beyân eder:

 

“Onlar, Kur’ân’ı inceden inceye düşünmezler mi? Yoksa, kalblerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 24)

 

Âyet-i kerîmenin muhtevâsına göre, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak, kavramak, hissedip duyabilmek ve esrârına vâkıf olabilmek için selîm bir kalbe ihtiyaç vardır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, esrârını ancak selîm bir kalbe göre açar. Kur’ân-ı Kerîm’in en büyük müfessiri Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olduğu için bütün hadîs-i şerîfler, Kur’ân-ı Kerîm’in tefsîri mâhiyetindedir. Hazret-i Peygamber’den sonrakiler arasında en büyük ve gerçek müfessirler, ilmi ile âmil olup Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kalbî hayâtından hisse alan âlim evliyâullâhdır. Nitekim bu husûsta Mevlânâ hazretleri şöyle buyurur:

 

“Kur’ân-ı Kerîm’i en iyi anlayanlar, onu yaşayanlardır.”

 

Kesâfetle buğulanmış ve kararmış kalblerin Kur’ân-ı Kerîm’den alacağı hiçbir şey yoktur. Nitekim İslâm’ı araştıran batılı müsteşriklerde, zâhirî ilim olup kalbî hayât olmadığı için Kur’ân onlara hidâyet vermez ve esrârını açmaz. Allâh Teâlâ buyurur:

 

“…Onlar, bütün mûcizeleri görseler de îmân etmezler! Doğru yolu görseler de yol edinmezler! Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gâfil olmalarından ileri gelmektedir.” (el-A’râf, 146)

 

Kur’ân okumaktan maksad, onun ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Nitekim Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin vefatından sonra, Hazret-i Âişe’ye O’nun ahlâkını sorduklarında:

 

“–O’nun ahlâkı Kur’ân’dan ibâretti.” (Müslim, Müsâfirîn 139; Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 2) buyurmuştur.

 

Kur’ân’sa, ahlâk bakımından insanı melekten üstün kılmaya âmil hükümler ihtivâ etmektedir. Hazret-i Mevlânâ, zikredilen beyitlerinde, anlayarak Kur’ân okumanın Hazret-i Peygamberin ahlâkı ile ahlaklânmayı te’mîn edeceğini ifâde buyurmaktadır. Kur’ân’daki ahlâk, Peygamber Efendimizin lisanında; “ilâhî ahlâk” olarak tâbir edilmiş ve O muazzez varlık ümmetine, “Allâhu Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanınız!” (Münâvî, et-Teârîf, s. 564) buyurmuştur.

 

İbn-i Abbas’ın şu kıssası, Kur’ân ahlâkına ne güzel bir misaldir. Adamın biri, İbn-i Abbâs’a çirkin sözler söyledi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- ise sükût etti. Adam hayretler içinde, İbn-i Abbâs’a niçin mukâbele etmediğini sordu. İbn-i Abbâs da:

 

“–Bende üç haslet var ki, bunlar sana cevap vermeme mânîdir.” buyurdu ve o hasletleri şöyle sıraladı:

 

“–Birincisi, Allâh’ın Kitâbı’ndan bir âyet okunduğunda; keşke bütün insanlar, benim şu duyduğumu bilseler, diye temennî ederim.

 

İkincisi, müslüman bir hâkimin adâleti tevzî ettiğini duyunca çok sevinirim. Hâlbuki, o hâkimle hiçbir maddî-mânevî alâkam yoktur. (Ben, sadece İslâm’ın güzellikleri neşrolunduğu ve adâlet tevzî olunduğu için sevinirim.)

 

Üçüncüsü, müslümanların beldesine yağmur yağınca da çok sevinirim, hâlbuki o beldede ne otlayan bir hayvanım, ne de bir arâzim vardır. (Zîrâ din kardeşlerimin sevinci, beni mes’ûd etmeye yeter.)

 

(Benim gönlüm bu hâldeyken, sana cevap vererek nasıl olur da bir müslüman gönlünü incitebilirim!..) dedi.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. IX, s. 284)

 

Mesnevî:

 

“Peygamberlerin gönüllerinde öyle diriltici nağmeler vardır ki, o nağmeler, Hakk’ı arayanlara kıymet biçilmez bir hayat bağışlar.” (c.1, 1919)

 

Hayatın değerlenmesi, doğru fikirler ve doğru hareketler ile kâimdir. Bu, hakka ve hayra ulaşmak demektir. Bunun için en mûtenâ ve yegâne rehber, peygamberlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak onları ve hâssaten Peygamber Efendimizi, bütün insanlığa bir “nümûne-i imtisâl” yani örnek olarak göstermektedir. Mevlânâ hazretlerinin yukarıdaki beyti de bu gerçeği terennüm etmektedir.

 

Peygamber Efendimizin insanlar üzerindeki bu tesirleri ve örnek şahsiyeti, kendi devrinden îtibaren bütün beşeriyeti kuşatmıştır. Ona inanmayanlar bile ahlâk ve üstünlüklerini teslim etmek mecburiyetinde kalmışlar; ona gönül verenler ise içlerindeki duygu ve hisleri yanık nağmeler hâlinde terennüm etmişlerdir. Ashâb-ı kirâm, “Malım, canım, bütün varlığım seve seve sana kurban olsun” diyerek teslîmiyet ve bağlılıklarını beyân etmişlerdir. Ucu kıyâmete kadar uzayan aşk kâfileleri, O’nun sevgi ve heyecânı ile akmaktadır. Cihân, O’nun güneşten daha parlak olan nûru ile aydınlanmıştır. Îmanın lezzetine O’nunla erişilmiştir. O’nu fânîler tariften âciz kalmıştır. Çünkü O, ahlâk ve yaratılışı ile kâinâtın en nâdide cevheridir. Âşıklar, edîbler ve şâirler O’nu senâ etmeye doyamamışlardır. O hak âşıklarının muhrik nağmelerinden muhabbet terennümleri hâlinde mısralara akseden birkaç inci tanesi şöyledir.

 

Aslen hıristiyan olduğu hâlde, hakîkat-i Muhammediyye’yi idrâkin hazzına ulaşınca, gözü yaşlı bir mü’min ve yanık bir Peygamber âşığı hâline gelerek Yaman Dede adını alan, yakın zamanların içli şâirinin şu mısrâları ne güzeldir:

 

Susuz kalsam, yanan çöllerde cân versem elem duymam

 

Yanardağlar yanar bağrımda, ummânlarda nem duymam

 

Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymam

 

Cemâlinle ferâh-nâk et ki yandım yâ Rasûlallâh

 

Ne devlettir yumup aşkınla göz, râhında cân vermek

 

Nasîb olmaz mı Sultânım haremgâhında cân vermek

 

Sönerken gözlerim âsân olur âhında cân vermek

 

Cemâlinle ferâh-nâk et ki yandım yâ Rasûlallâh

 

Son devrin büyük Hak dostlarından Muhammed Es’ad Erbilî Hazretleri, Rasûlullâh’a duyduğu aşkın kavurucu ateşi içinde yanışını ne güzel ifâde eder:

 

Tecellâ-yı cemâlinden habîbim nev-bahâr âteş!

 

Gül âteş, bülbül âteş, sünbül âteş, hâk ü hâr âteş!

 

(Habîbim, Senin güzelliğinin tecellî ederek ortaya çıkmasından (dolayı, sana âşık olan) ilkbahar ateş, gül ateş, bülbül ateş, sünbül ateş, toprak ve diken ateş!..)

 

Şuâ’-ı âfitâbındır yakan bil-cümle uşşâkı;

 

Dil âteş, sîne âteş, hem dü çeşm-i eşk-bâr âteş!

 

(Bütün âşıkları yakan, (o mübârek yüzünün) güneş (gibi parlak) nûrudur… (Bu sebeple) gönül ateş, kalp ateş, (aşkınla) ağlayan (şu) iki göz ateş!..)

 

Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasl etmek?

 

Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoş-güvâr âteş!

 

(Bu kadar ateşle aşk şehîdini yıkamak mümkün mü? Cesed âteş, kefen âteş, şehidi yıkayacak tatlı su dahî âteş!..)

 

Her güzellik, âdeta O’nun güzelliğinden bir akis almış gibidir. Bu hilkat (yaratılış) bahçesi, O’nun yüzü gibi bir gül görmemiştir.

 

Fuzûlî ise, meşhûr Su Kasîdesi’nde bu hakîkati şöyle ifâde eder:

 

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlâre su

 

Kim bu denlû dûtuşan odlâre kılmaz çâre su

 

(Ey göz (Allâh’ın yüce Rasûlü’nün muhabbetiyle) gönlümde (tutuşup alevlenmiş) ateşlere gözyaşından su dökme! Çünkü bu (son) derece (aşk harâretiyle) tutuşmuş olan ateşlere su (dökmek) çâre değildir. (Bu aşk ateşi sönmez! Yanan ateşe dökülen su damlası, onun alevini arttırır.)

 

Suya virsün bağbân gülzârı zahmet çekmesün

 

Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzâre su

 

(Bahçıvan, gül bahçesini sulamak için (boş yere) zahmet çekmesin! (Zîrâ), bin tane gül bahçesi sulasa, (Yâ Rasûlallâh, yine de) Sen’in yüzün gibi bir gül (hiçbir zaman) açılmaz!..)

 

Yine Fuzûlî, bu dâsitânî hasreti tek beyte şu şekilde sığdırmaktadır:

 

Gül-i ruhsârına karşı gözümden kanlı âkar sû

 

Habîbim, fasl-ı güldür bû akan sûlar bulanmaz mı

 

Mesnevî:

 

“Eğer, Peygamber Efendimizin bildiklerini bir kişi bilmiş olsaydı, ne niyaz etmeye, yalvarmaya gönlünde bir güç bulabilirdi, ne bedeninde oruç tutmaya, namaz kılmaya bir kuvvet kalırdı.” (c.2, 1913)

 

Peygamber Efendimize bildirilen hakîkatler üç kategori teşkil ederler:

 

Bunlardan birinci kategoriye girenler, Peygamber Efendimiz ile Cenâb-ı Hak arasında “ebedî bir sır” olarak kalmıştır. O yüce Peygamber, bunlardan bir zerresini bile hiçbir ferde nakletmemiştir. Bunu ifâde sadedinde:

 

“–Allâh’a yemin olsun ki, eğer benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız, yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz, yollara, çöllere dökülür, (belânızı def etmesi için) Allâh’a yalvar yakar olurdunuz.” (İbn Mâce, Zühd, 19) buyurmuşlardır.

 

Çünkü bu kategorideki gerçekler, ancak “nûr-i nübüvvet” ile kavranabilir. O salâhiyet, Hazret-i Peygamber’den gayrisinde mevcut olmadığı için, bu bilgiler, insanlık âlemine ebedî bir meçhul olarak kalmıştır. Bu husus, “meskûtun anhâ”dandır.

 

Peygamberimize bildirilen gerçeklerin ikinci kategorisinde yer alan bilgiler, insanlar arasında müstesna bir idrak ve iz’âna mâlik olan mahdûd insanlara intikal ettirilmiştir. Bunlar umûm için değildir. Böyle mahdud olan istîdâdlı kimseler için, biz, Hazret-i Ebubekir’le Hazret-i Ali’nin muhatab alındığını bilmekteyiz. Ayrıca Peygamber Efendimizin Ebû Hureyre’ye ve Huzeyfetu’l-Yemân’a da birtakım sırlar tevdî ettiğini bilmekteyiz.

 

Bu kategorideki fikirler, ledünniyâta aid “tasavvufî bilgiler”dir. Bundan dolayıdır ki, tarîkatlar -silsile îtibariyle- ya Hazret-i Ebûbekir’de veyahut da Hazret-i Ali’de nihayetlenirler. Bu kategorideki bilgiler, “havass” içindir. Bunlar, sadırdan sadıra nakledilegelmişlerdir. Bu keyfiyet, kıyâmete kadar da devam edecektir. Bunların birtakım kitaplara intikal eden kısmı ise bir meyvenin hâricî kabukları mesâbesindedir. Öz, “kâl” değil; “hâl”dir, yani söz değil keyfiyettir.

 

Peygamber Efendimize Cenâb-ı Hak tarafından bildirilen bilgilerin üçüncü kısmı ise umûm içindir. Bunlar şer’î gerçeklerdir. İşte bu gerçeklerin muhatabı, bütün insanlıktır. Çünkü, peygamberimiz bir kavme veya bir zamana mahsûs olmak üzere gönderilmemiş, bütün insanlığa karşı risâletle me’mur kılınmıştır. Bundan dolayıdır ki, bi’setinden kıyamete kadar bütün insanlık, “ümmet-i Muhammed”dir. Lâkin bunlar da ikiye ayrılır. O muazzez varlığın davetini kabul edenlere “ümmet-i icâbe”; reddedenlere ise “ümmet-i gayr-i icâbe” veyahut “ümmet-i dâvet” denir. Dâvet, bütün insanlığadır.

 

Mevlânâ da bu gerçeğe yukarıdaki beyitlerinde işaret etmekte ve anlatılan birinci kategorideki bilgilere vukûfiyetin, beşerin tâkatini aşacağını ve bu sebeple onun acze mahkûm olacağını ifâde etmektedir.

 

Mesnevî:

 

“Hazret-i Peygamber buyurmuştur ki:

 

«Ey ashabım! Ey ümmetim! Ben size bir babadan daha şefkatli ve merhametliyim.»” (c.3, 1934)

 

Peygamber Efendimizin ümmetine muhabbeti, elbette bir babanın evlatlarına muhabbetiyle mukayese edilemeyecek derecede büyük ve şiddetlidir. Siyer kitapları, bu gerçeğin fiilî tezâhürleriyle doludur. Bu konuda zikredilebilecek binlerce misal vardır. O, ümmeti açken yememiş, içmemişti. Hatta karnına taş bağlamak sûretiyle bu açlığını bastırmaya çalıştığı zamanlar olmuştu. Namaz kıldırırken bir çocuğun ağlamaya başladığını duysa, namazı uzatmaz, kısa sûreler okuyarak namazını tamamlardı. En zor zamanlarda, ümmetinin en önündeydi. Uhud’da, Huneyn’de ordu bozguna uğrayıp dağılırken o yerini muhafaza etmiş, hatta zaman zaman düşman hatlarının içinde kalmıştı. Bazı gazvelerde de geride kalarak askerlerin toplanmasına ve birliğe yetişmelerine yardım ederdi. O’nun ümmetine düşkünlüğü, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân edilmiştir:

 

“Andolsun! Size içinizden (öyle) bir peygamber geldi ki, zahmet çekmeniz O’nu incitir ve üzer. Size çok düşkündür; mü’minlere çok merhametlidir, onlara hayır diler.” (et-Tevbe, 128)

 

Bu âyette Allâh Teâlâ, Peygamberini, kendine has “Raûf ve Rahîm” isimleriyle taltîf ve takdîm etmektedir.

 

O, fiiliyle, kavliyle ve ahlâkî yaşayışıyla bütün insanlığı kuşatan bir rahmetti; yol göstericiydi. Hidâyet yolunda her türlü meşakkat ve çilenin en büyüğü, O’nun omuzlarındaydı. O, aldığı ilâhî vazîfeyi, en mükemmel bir şekilde îfâ ediyordu. Bu husûsta öyle bir sabır ve gayretin içindeydi ki, bâzen kendisini harâb etmemesi için îkâz-ı ilâhî sâdır olurdu.

 

İnsanların selâmeti için Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gösterdiği bu yüksek fazîlet, Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyette ifâdesini bulur:

 

“(Rasûlüm!) Onlar îmân etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!” (eş- Şuarâ, 3)

 

 

..

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...