Jump to content

Hazret-i Peygamber -Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem-’e Muhabbet


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Bilmelidir ki, Allâh’a muhabbet deryâsına götürecek olan yegâne rahmet ve muhabbet pınarı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Öyle ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e muhabbet, Allâh’a muhabbet; O’na itâat, Allâh’a itâat; O’na isyân, Allâh’a isyân sadedindedir. Buna göre Hazret-i Peygamber’in muazzez varlığı, beşer için bir muhabbet melcei, yâni sığınağıdır. Ârifler bilirler ki, mevcudâtın varlık sebebi, muhabbet-i Muhammedî’dir. Bu sebeple bütün kâinât, Varlık Nûru Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e ithaf edilmiştir.

 

Nitekim Cenâb-ı Hakk, mahlûkât içinde en evvel “nûr-i Muhammedî”yi yaratmıştır. Çünkü bu kesret âleminin murâd-ı ilâhîden sonraki ikinci varlık sebebi, “nûr-i Muhammedî”yi zarflandırmadır. Bunun için nûr-i Muhammedî, Rabb’in, kâinâta ve kullarına büyük bir ihsân-ı ilâhîsidir. Nûr-i Muhammedî ki, ilâhî hakîkatin ilk tezâhür mekânıdır. Nûr-i Muhammedî, zât-ı ilâhînin hakîkatinin bizim dünyâmıza ve onun şartlarına tenzîl edilmiş bir tecellî menbaıdır.

 

Bu meyânda şâir Itrî, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i ne güzel tavsîf eder:

 

Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûrsun,

 

Mihr-i âlem-gîrsin başdan ayağa nûrsun!..

 

“Yâ Rasûlallâh! Sen, Tûr Dağı’nda, üzerinde ilâhî nûrların tecellî ederek Hazret-i Mûsâ’ya yol gösteren ve gölgesi yere düşmeyen bir nûr ağacı gibisin! Sen, âlemi elinde tutup aydınlatan bir güneş olarak baştan ayağa nûrsun, nûrdan ibâretsin!..”

 

Sensin ol şeh kim Süleymanlar kapında mûrdur,

 

On sekiz bin âleme hükmetmeğe me’mûrsun!..

 

“Sen, kapısında Süleymanların karınca olduğu öyle bir pâdişâhsın ki, on sekiz bin âlem senin emrine müsahhar kılınmıştır.”

 

El benim, dâmen senin ey Rahmeten li’l-âlemîn,

 

Şöhretim isyân benim, sen afv ile meşhûrsun!..

 

“Ey âlemlere rahmet olarak gönderilen! Senin rahmet eteğine sarıldım. Ben günah ve kusurlarımla tanınan bir zavallı, Sen de afv ve merhametinle meşhûr bir sultansın!..”

 

Bir yaratılış hârikası olan Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’i beşerî tâkat dâhilinde kâmilen kavrayabilmek mümkün değildir. Bu âlemden alınan intibâlar, O’nu îzâh ve idrâkte kifâyetsiz kalır. Çünkü bu âlemde müşâhede edebildiğimiz ve benzeri sıfatlarla onları mukâyese zemininde kavrayabildiğimiz keyfiyetlerin arasındaki fark, sonsuz kere sonsuzdur. Bizler, ancak denizden doldurduğumuz kabın hacmi kadar netice elde edebiliriz. Bir bardağa bir ummânı sığdırmak mümkün olmadığı gibi nûr-i Muhammedî’yi idrâk de lâyıkıyla mümkün değildir. Şâir Yahyâ Kemâl, bu hususta söylenebilecek ifâdeyi ne güzel dile getirmiş:

 

Zamân o gül gibi gül görmemiş zamân olalı,

 

Gülün güzelliği dillerde dâstân olalı!..

 

Dolayısıyla O’nun ulvî mâhiyetine âid beyan, sükûtun sonsuzluğunda noktalanır. Mü’min gönüllere akseden hakîkati ise, ancak deryâdaki bir katre kabîlindendir. Zîrâ nûr-i Muhammedî, tıpkı “beytullâh” gibi akıl ve iz’ânı aşan gerçeklerin beşerî idrâk seviyesine sokulmuş bir tezâhürüdür.

 

Kelime-i şehâdette de ifâde ettiğimiz gibi elbette ki O sûretâ bir “kul”dur. Lâkin sîret itibâriyle bu kulluğu insan hakkındaki telakkîmizle doldurmaya çalışmamalıyız. Zîrâ hakîkat-i Muhammediyye karşısında bizim idrâkimiz, metafizik hâdiseleri kavramak husûsunda bir çocuk idrâkinden farksızdır. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, kullar içinde seçilmiş, sertâc-ı cihân olmuş bir “rasûl”dür. Hem öyle yüce bir rasûldür ki, bütün peygamberlerin adı, O’nun mübârek adında cemolmuştur. Bütün peygamberlerin getirmiş olduğu şerîat, yâni dîn-i mübîn, O’nun getirdiği İslâm ile kemâl bulmuştur.

 

Sultanlar adına hutbeler okunur, methiyeler yazılır ve onların devletleri son bulmasın diye duâlar edilir. Lâkin bir zaman sonra, o sultanlar da devletleri de târih sahnesinden siliniverirler. Ancak nebîlerin adına okunan hutbeler böyle değildir. Nebîlerin ve onların vârisi olan velîlerin saltanat ve devletleri dâimîdir, sonsuzdur. Onlar, Hakk katında olduğu gibi gönüllerde de ebedîleşmişlerdir. Pâdişâhların ve devlet ricâlinin saltanatları ise, fânî, gel-geç bir dünyâ saltanatıdır. Dolayısıyla zevâle mahkûmdur. Nitekim öyle de olur. Fakat peygamberler ve velîler, kulları Mevlâ’ya götüren yüce kılavuzlardır. Onlar fânîliği ebedî olana fedâ ederek ölümsüzleşmiş ve zevâlden kurtulmuş müstesnâ rûhlardır. Berzah âleminde de sonraki âlemde de saltanatları devam eden mâneviyat sultanlarıdır. Onlar, dünyâda ve âhırette:

 

أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

 

“İyi biliniz ki, Allâh dostları için hiçbir korku yoktur! Onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Yûnus, 62) beyânına muhâtaptırlar. Bu kıymetli rûhların oluşturduğu safların mihrabında da sertâc-ı enbiyâ Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz vardır.

 

Bu itibarla her zâhirî pâdişâhın ismi silinir giderken dünyâ ve âhıret sultanı olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mübârek ism-i şerîfi yerde, gökte ve gönüllerde ebedîdir. O hâlde gönüllere dünyevî pâdişâh ve onlara âid saltanatların nâmını değil, o ebedîlik tahtında oturan eşsiz sultanın nâmını silinmeyen muhabbet yazısı ile yazmalı ki, kalblerimiz, kendisine verilen ulvî kıymetini muhâfaza edebilsin.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk’ın:

 

وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنتَ فِيهِمْ

 

“(Ey Rasûlüm!) Sen onların içinde iken Allâh, onlara azâb edecek değildir!..” (el-Enfâl, 33) beyânı müşrikler için vârid olmuş bir âyet-i kerîmedir.

 

İşârî mânâda bu demektir ki, o Varlık Nûru’nu gönlünde taşıyan mü’minler hakkında büyük müjdeler ve mükâfatlar vardır. Bu demektir ki, bir mü’min kulun gönlü, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e ne kadar muhabbetle dolarsa, o kadar azâb-ı ilâhîden ve gazabullâhtan uzaklaşmış olur. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın yüce bir vaadidir. Yâni Mevlâ, gönlümüzde Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- varsa bizi helâk etmeyecek ve bize azâbda bulunmayacaktır.

 

Velîler ve sâlihler, gönül aynalarında en saf ve şeffaf nakışlar görülebilsin diye rûhlarını O’nun muhabbeti ile parlatırlar. Maddî aynalarda ancak cisimleri olan şeyler, şekiller ve renkler görünür. Velîler ve sâlihlerin gönül aynalarında ise, O’ndan akseden nûr ile en şeffaf duygular, düşünceler, duâlar, ilâhî nûr ve feyzler ışıldar.

 

Güzeller, kendilerini aynada görmek ister. Kendi güzelliklerini sevecek göz ve gönül ararlar. Mutlak güzel olan Rabb’in, kâinatı ve insanları yaratışındaki sır da böyledir. Nitekim:

 

“Ben gizli bir hazîne idim, bilinmek ve sevilmek istedim…” (İ. Hakkı Bursevî, Kenz-i Mahfî) buyurulması bundandır.

 

Yaratılışın başlangıcı, O’nun nûru ile vücûd bulduğundan kürre-i arzda zuhûr eden bütün peygamberler, başta Hazret-i Âdem olmak üzere O’ndan niyâbet tarîkı ile O’nun nûrunun feyz ve berekâtını taşımışlardır.

 

Bütün güzellikler O’na âiddir. O’nun sebebi ile yaratılmışlardır. Nerede bir güzellik varsa, O’ndan akistir. Âlemde bir çiçek açılmaz ki, O’nun nûrundan olmasın! Zîrâ O olmasa idi, hiçbir şey vücûd bulmaz idi. O ki, o yüzden varız… O ki, solmayan, aksine gün geçtikçe tazelik ve terâveti daha da artan serâpâ nûrdan ibâret bir gonca-i ilâhîdir.

 

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

 

“Cebrâîl -aleyhisselâm-, sadece bir kanadını açınca doğuyu da batıyı da kaplamıştı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, onu görünce, ona bu heybeti verenin büyüklük ve azametini düşünerek kendinden geçip bayıldı.”

 

“Lâkin Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, eğer hakîkat-i Muhammediyye’nin o akıl almaz kanadını açsa idi, Cebrâîl ebedî olarak kendinden geçer, bir daha kendine gelemezdi.”

 

“Zîrâ Habîbullâh, Cebrâîl’le beraber sidretü’l-müntehâ’ya varınca Cebrâîl durmuş ve: «Yâ Rasûlallâh! Sen buyur! Ben seninle müsâvî değilim. Buradan öteye bir kere kanat çırpsam, yanar kül olurum!» demiştir.”

 

Zîrâ O, canlardan azîz, cânânlardan üstün, her vechile muhabbete en lâyık müstesnâ bir yaratılıştır.

 

O’nun muhabbet toprağında yeşerenlerin başında gelen ashâb, târiflere sığmayan bir aşk iklîminde yaşamışlardır.

 

Bir hanım sahâbiyeden ibret dolu bir muhabbet-i Peygamberî manzarası:

 

Kâ’b’ın kızı Nesîbe -radıyallâhu anhâ-, müslümanlarla birlikte Uhud gazâsına iştirak etmişti. Kendi elleri ile hazırladığı kaplarla yaralılara su taşırken, müslümanların bozguna uğrayarak dağıldığını gördü. Bunun üzerine derhal Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in yanına koştu. Atılan ok ve taşlara kendini hedef yaparak bütün gayret ve cesâreti ile Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’i korudu. Bu fedâkârlığı sırasında atılan ok ve taşlarla on iki yerinden de yaralandı.

 

Onun bu hâlini takdîr ve tahsîn buyuran Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

 

“Uhud Harbi günü sağıma soluma baktığımda hep Nesîbe (Ümm-i Ümâre)’yi görüyordum. Beni korumak için savaşıyordu.” (İbn-i Sa’d, Kenzü’l-Ummâl, 7/98) buyurarak ondan sitâyişle bahsetti.

 

Böylece dindarlığın verdiği şuurla harplerde gösterdiği kahramanlığından dolayı Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in medhine ve iltifâtına mazhar olan Nesîbe’nin ismi, örnek müslüman hanımlardan biri olarak İslâm târihine geçti.

 

Bir diğer muhabbet tezâhürü:

 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in bir sohbetinde Sevbân -radıyallâhü anh-, Habîbullâh’a pek derin ve dalgın bir sûrette bakıyordu. Gâyet de ızdıraplı bir hâli vardı. Öyle ki onun bu hâli, Âlemlerin Efendisi’nin dikkatini çekti. Merhametle sordular:

 

“–Yâ Sevbân! Nedir bu hâlin?”

 

Sevbân -radıyallâhü anh-, bu iltifat ile muhabbet çağlayanı hâline gelen sevdâlı gönlüyle şöyle dedi:

 

“–Anam, babam ve bu cânım sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Senin hasretin beni öyle yakıp kavurmaktadır ki, nûrundan ayrı geçirdiğim her an bana ayrı bir hicran olmaktadır. Dünyâda böyle olunca âhırette nice olur diye dertleniyorum. Orada siz peygamberlerle beraber olacaksınız. Benim ise, ne olacağım ve nerede bulunacağım belli değil! Üstelik cennete giremezsem, sizi görmekten tamamen mahrum kalacağım! Bu hâl beni yakıp kavuruyor ey Allâh’ın Rasûlü!”

 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Sevbân ile birlikte ashâb-ı kirâmdan da zaman zaman vâkî olan bu ve benzeri hicranlı sözlere ve ayrıca kıyâmete kadar gelecek olan ümmetin muhabbet ve aşk kâfilesinin yanık gönüllerine sürûr dolu bir müjde sadedinde şöyle buyurmuşlardır:

 

“Kişi sevdiği ile beraberdir…” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165)

 

Tabiî ki, samîmî muhabbet, itâat ve teslîmiyyet şartı ile…

 

O vefât ettiğinde ashâbın hâli, hüznün son raddesindeydi. Âdetâ yanıp erimiş bir mum gibiydi. Zîrâ düşünüyorlardı ki, O’nu görmeden bir gün bile duramayan âşık gönülleri, artık kendisini bu fânî dünyâda hiç göremeyecekti. İşte bu hicrân ve yanışa dayanamayan Abdullâh bin Zeyd -radıyallâhü anh-, ellerini yüce dergâha mahzûn bir gönülle açarak:

 

“İlâhî! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben her şeyden çok sevdiğim Peygamberimden sonra artık dünyâda bir şey görmeyeyim!..” diye ilticâ etti ve oracıkta gözleri âmâ oldu.

 

Hazret-i Peygamber’e ashâbın engin aşk ve muhabbetini kelimelerin mahdud imkânları ile îzâh etmek mümkün değildir. Sayısız misâller deryâsından birkaçı da şöyledir:

 

Enes -radıyallâhü anh- anlatıyor:

 

“Rasûlullâh’ı berber tıraş ederken gördüm. Ashâb, etrâfını çevirmişti. Kesilen mübârek saç ve sakal tellerinin tekinin dahî yere düşmemesi için âdetâ onları kapışıyorlardı.”

 

Sahâbe-i kirâm, Hazret-i Peygamber’in hem eşyâları hem de saç ve sakalının mübârek telleriyle teberrük hâlinde olurlardı. Savaşlarda bile bu teberrük heyecanını taşımışlardır. Bunun en güzel misâli Hâlid bin Velid -radıyallâhü anh-’ın Hazret-i Peygamber’in saçlarından aldığı birkaç mübârek teli sarığında saklamasıdır. Rivâyet olduğuna göre Hâlid -radıyallâhü anh-, Yermuk savaşında bu sarığı kaybetmişti. Askerlerine:

 

“–Onu arayın!” diye tâlimat verdi.

 

Aradılar, bulamadılar. Hazret-i Hâlid, tekrar aramaları için emir verdi. Bu defa buldular. Baktılar ki, eski bir sarık imiş! Sahâbî, bu eski sarık üzerinde Hazret-i Hâlid’in bu kadar ısrar etmesine hayret etti. Bunun üzerine Hâlid -radıyallâhü anh-, şunları söyledi:

 

“–Rasûlullâh saçlarını kesmişti. Ashab o saçları kapıştılar. Ben de alnından birkaç tel aldım ve bu sarığın içine koydum. Bu benim için öyle bir bereket oldu ki, onunla girdiğim bütün savaşları zaferle neticelendirdim. Zaferlerimin sırrı, benim Rasûlullâh’a olan muhabbetimdir.” (Suyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, I. 170)

 

İşte bu muhabbetten kaynaklanan bir sâikle günümüze kadar Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’den muazzez bir hâtıra olarak devam eden saç ve sakallarının mübârek telleri, câmî minberlerinde saklanarak “sakal-ı şerîf” adı ile asırlardan beri ümmete rahmet olagelmektedir.

 

Misâllerde görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e muhabbetin bereketi, yalnız mânevî âlemde tezâhür etmez. Zâhir âlemde de o feyz ve bereketin müşahhas tezâhürleri olur. Bunun en iyi misâli Osmanlı Devleti’dir. Onlar, devletlerini çoğu kere “Devlet-i Muhammediyye” sûretinde adlandırmışlar ve ordularındaki her ferdi -kendi istîdatları mikdarınca- o yüce varlığın bir küçük modeli telâkkî ederek “Mehmedcik” diye isimlendirmişlerdir. Nitekim Osmanlı Devleti’nin tarihteki diğer İslâm devletlerinin hepsinden daha uzun bir ömürle muammer olması da, devlet ricâlinin, başka meziyetleri yanında bir de ve en ehemmiyetli olarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e tekrîm ve muhabbette erişilmez bir zirvede oluşlarıdır.

 

Aşağıda anlatacağımız hâdiseler, bu zirveye tipik birer misâldir:

 

Dünyâ müslümanlarının Harameyn’e kolayca gidip gelmelerini te’mîn için Hicaz Demiryolu Hattı’nı inşâ ettiren II. Abdülhamid Han, bu demiryolunun sünnet-i seniyyeye uygun olması için Hazret-i Peygamber’in seyahatlerinde dinlendiği noktalara istasyon yapılmasını emretmiş, böylece demiryollarını bile bir muhabbet akışı içinde Medîne’ye ulaştırmıştır.

 

Diğer bir misâl:

 

Osmanlı paşalarından meşhur Medîne müdâfii Fahreddin Paşa, Rasûlullâh’ın rûhâniyeti rencide olur endişesiyle Ravza’nın tâmirinde vazîfe alan ustalara, herhangi bir çivi çakmak îcâb ettiği takdirde mutlaka tahta çekiç kullanılması ve çekiç ile çivi arasına da lastik bandaj konularak sükûnetin ihlâl edilmemesini emretmiştir. Bu hususta onu böylesine bir edeb ve inceliğe sevkeden âyet-i kerîme şöyledir:

 

“Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin! Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 2)

 

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e muhabbet, mâsivâdan herhangi bir varlığa temâyüldeki tehlikelerden münezzehtir. Buna göre Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’i kalbin bütün muhabbet gücü ile sevmek zarûrîdir. Bu muhabbete örnek bir zirve teşkil eden Hazret-i Fâtıma -radıyallâhü anhâ-, Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in ukbâya intikâlinde içine düştüğü hâli şöyle tasvîr eder:

 

“Fahr-i Kâinât’ın ukbâ âlemini teşrîfi ile üzerime öyle bir musîbet geldi ki, karanlığın üstüne gelse, karanlığın rengi değişirdi.” (Sahih-i Buhârî Muhtasarı, IV. 45)

 

Bu bakımdan O’nun firkat ateşiyle tutuşan ve vuslatının hasretiyle kavrulan gönüller, her şeye, içinde bulundukları yanıklık ile bakarlar. Öyle ki, birkısım âşıklar, bu yanışın harâreti ile şöyle demekten kendilerini alamazlar:

 

Tecellâ-yı cemâlinden habîbim nev-bahâr âteş!

 

Gül âteş, bülbül âteş, sünbül âteş, hâk ü hâr âteş!

 

(Habîbim, senin güzelliğinin tecellî ederek ortaya çıkmasından (dolayı, sana âşık olan) ilkbahar ateş, gül ateş, bülbül ateş, sünbül ateş, toprak ve diken ateş!..)

 

Şuâ-yı âfitâbındır yakan bi’l-cümle uşşâkı;

 

Dil âteş, sîne âteş, hem dü çeşm-i eşk-bâr âteş!

 

(Bütün âşıkları yakan, (o mübârek yüzünün) güneş (gibi parlak) nûrudur.. (Bu sebeple) gönül ateş, kalb ateş, (aşkınla) ağlayan (şu) iki göz ateş!..)

 

Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasl etmek?

 

Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoş-güvâr âteş

 

(Bu kadar ateşle aşk şehîdini yıkamak mümkün mü? Cesed ateş, kefen ateş, şehidi yıkayacak tatlı su dahî ateş!.)

 

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e muhabbetin en güzel ve mânâlı tezâhürü, O’na ittibâdır. Âyet-i kerîmede buyurulur:

 

وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

“Namazı kılın, zekâtı verin Peygamber’e (sallâllâhü aleyhi ve sellem) itâat edin; umulur ki, merhamet görürsünüz.” (en-Nûr, 56)

 

Diğer taraftan “Seven, sevdiğinin her şeyini sever.” düstûrunca Habîb-i Kibriyâ’ya fiil ve hâl bakımından ittibâ şarttır. Öyle ki, bu husustaki aşk, muhabbet ve ittibâ, Hakk’a muhabbetin bel kemiğini oluşturur. Aksine her sevgi iddiâsı, Kur’ân ve sünnet yolunda geçersiz kılınmıştır. Ve zât-ı ulûhiyyete varabilmenin yegâne yolu, O’na muhabbet ile noktalanmıştır.

 

İbâdetteki rûhâniyet, muâmelâttaki zerâfet, ahlâktaki nezâket, gönüldeki letâfet, sîmâlardaki nûr-i melâhat, lisanlardaki selâset, duygulardaki incelik, nazarlardaki derinlik, velhâsıl bütün bu güzellikler o Varlık Nûru’na olan muhabbetten kalblere akseden parıltılardır.

 

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

 

“Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”

 

Dolayısıyla Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e muhabbet, muhabbetullâha doğru giden yolda beşerin yükselebileceği en büyük zirvedir. Çünkü Allâh Teâlâ, idrâk ve iz’ânlar da dâhil bütün beşerî kâbiliyetlere bir hudud tâyin etmiştir. Zât-ı ilâhîsi ise, bu hududun ötesinde, ötesinin de ötesinde, ötesinin de ötesindedir…

 

m.sırdan ..

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...