Jump to content

İnsan-ı Kamil-2


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Kâmil insan, ışığın etrafında dönen kelebekler gibi Mevlâ muhabbetiyle irâdesiz hâle gelmiştir. Yâni Mevlâ, onun gören gözü ve işiten kulağıdır. Mukadderât, kâmil insan için olacak şeylerin en güzelidir. İlâhî manzaraların müşâhedesi altında olduğu için dünyâya âid hevâ ve heves onun nazarında cüceleşmiştir. Fânî izâfetlerin hiçbir ehemmiyeti kalmamıştır.

 

Kâmil insan, müşâhede ve seyr-i bedâyî, yâni ilâhî güzellikleri temâşâ hâlindedir. Âlem ve hâdiseler, onun için bir ibret akışıdır. O, cereyan edip giden ilâhî tecellîler karşısında kulluk idrâki ve mahfiyet edebi hâlindedir.

 

Bunun içindir ki, kâmil insanın Hakk’a yaptığı ilticâlar, umûmiyetle müstecâbdır. Onun niyâzları, geri çevrilmez. Fakat o, edeb ve Hakk’a rızâsı muktezâsınca kendisi için hiçbir şey istemez. Yâni duâlarının içinde kendisi yoktur. Fıtratı mâye-i merhametle yoğrulduğu için gönlü bütün mahlûkâtı içine alır. O, kâinattaki ilâhî programın en mükemmel sûrette, yerli yerince olduğu ve derin bir hikmet ile mücehhez bulunduğu idrâki içindedir.

 

Sünbül Sinan Efendi, birgün mürîdânına sordu:

 

“–Şâyet Cenâb-ı Hakk, -farz-ı muhal- bu kâinâtın sevk u idâresini size vermiş olsaydı, ne yapardınız?”

 

Beklemedikleri bu değişik suâl karşısında mürîdler, şaşırmakla beraber Hazret-i Pîr’e cevap vermeme nezaketsizliğinde bulunmamak için muhtelif mütâlaalarını serdettiler. Kimi:

 

“Dünyâda bir tek kâfir bırakmazdım!”

 

Kimi:

 

“Bütün kötülükleri yok ederdim!”

 

Kimi:

 

“İçki içenleri helâk ederdim!” gibi devam edip giden cevaplar verdiler.

 

İçlerinde bir tanesi ise cevap vermeden susuyordu. Pîr’in dikkatini çekti ve ona bakarak:

 

“–Evlâdım! Ya sen ne yapardın?” dedi.

 

Edebinden yüzü kızaran mürîd, büyük bir mahfiyet içinde şeyhinin bu husûsî hitâbına boyun bükerek cevaben hafif bir sesle:

 

“–Efendim! Allâh’ın bu kâinâtı sevk u idâresinde -hâşâ- bir noksanlık mı var ki, ben farklı bir şey yapabileyim? Bir mü’min ölür, yerine bir mü’min, bir kâfir ölür, yerine bir kâfir. Kâinâttaki ilâhî tanzîm, tasavvurların ötesinde bir kudret akışı içinde devam ederken benim, âciz, kısıtlı, mahdûd akıl ve irâdemle «Şunu şöyle yapardım, bunu böyle yapardım!» demek ne haddime!..” dedi ve utancından gözlerini yere indirdi.

 

Hazret-i Pîr ise, bu kâmil cevaptan son derece memnûn kaldı. Mütebessim ve nûrlu çehresiyle mürîdini derûnî nazarlarıyla süzerek oradakilere:

 

“–İşte şimdi iş merkezini buldu!..” dedi.

 

Bundan sonra o mürîdin adı Merkez Efendi olarak kaldı. Asıl ismi olan Mûsâ Muslihiddîn unutuldu, «merkez» lafzı, kendisine sıfat ve isim oldu.

 

Kâmil insan, Hakk’ın aşk ve muhabbetinin tecellîsi altında olduğu için mercek altında bir kağıdın yanması gibi nefsî temâyüller onda ömrünü tüketmiştir. Böylece nûrânî bir câzibe merkezi hâline geldiğinden diğer insanlar da gayr-i irâdî olarak onu sever ve sayarlar. Ancak o, fânî iltifat ve alâkaların kıskacından kendisini kurtarmış olduğundan gurûr, kibir ve ucûb gibi mezmûm sıfatların girdabına düşmez. Halk içinde Hakk ile beraberdir. «Tâzim li-emrillâh» (Allâh’ın emirlerine hürmetle riâyet) ve «şefkat li-halkıllâh» (Allâh’ın mahlûkâtına şefkat) düstûrunu yaşar, ancak Allâh’a muhabbetinin muktezâsınca zıdd-ı kâmili olan zâlim ve nankör kullara aslâ muhabbet ve meyil göstermez. Yalnız merhameti îcâbı onlara da acır, hidâyetlerine duâ eder.

 

Mal-mülk ve dünyâya âid bütün servetler, ona yalnız infâk için lâzımdır.

 

Kâmil insan; kendini mârifetullâha ve vâsıl-ı ilâllâh olmaya adamıştır. Artık o, bu cihânın dert ve ızdıraplarına aldırmayan has bir kuldur. Kâmil insan, bu dünyâ âlemine:

 

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ

 

“Herkes ve her şey fânîdir.” (er-Rahmân, 26) gözüyle bakar. Hayret makamında, bâkî olan Rabb’iyle beraberdir.

 

Kâmil insanın bütün hedef ve gâyesi Allâh rızâsıdır. Bu istikâmette onun için yemeğin lezzetlisi de lezzetsizi de birdir. Kezâ az ile çoğun, soğuk ile sıcağın, zenginlik ile fakîrliğin bir farkı kalmamıştır. Çünkü hepsi izâfîdir.

 

Kâmil insan, zâhiren bir garîb gibidir, ancak gönül âleminde öyle mutantan saraylar içinde ve müzeyyen tahtlar üzerinde saltanat sürer ki, bütün dünyâ onun nazarında kumda oynanan bir oyundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla insanlardan ve dünyâdan nefsine âid herhangi bir talebi yoktur.

 

Bütün işlerinde îtidal üzeredir. İbadetlerinde de en hayırlı bir yol tâkip eder.

 

Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

 

“Sizin Allâh’tan en çok korkanınız ve en müttakî olanınız benim. Ben bazen oruç tutar bazen tutmam; bazen nafile namaz kılarım, bazen kılmam. İstirahat ederim. Evlenirim.” (Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5) buyurarak her şeyin belli bir karar, yâni îtidal üzere yapılmasını beyân ederler.

 

Buna göre Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, sürekli oruç tutmayı, bütün bir gece uykusuz kalmayı ve evlenmeyip ruhbânî bir hayat yaşamayı aslâ tasvîb ve tavsıye etmemişlerdir. Ancak bunun aksine oruçtan uzak, gaflet içinde, uykunun esiri ve nefsâniyete düşkünlükle dolu bir hayattan da elbette menetmişlerdir. Yâni her ef’âl ve a’mâlimizde ne gevşeklik olacak, ne de dengeyi sarsacak bir aşırılık…

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...