Jump to content

İstikamet-3


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Ehl-i mârifetten Ebû Saîd el-Harraz -kuddise sirruh-, rü’yâsında iblîsi görmüş ve ona asâsıyla vurmak istemişti. İblîs dedi ki:

 

“Ey Ebû Saîd! Ben o asâdan korkmuyorum. Çünkü o asâ, zâhirdir. Benim korktuğum şey, âriflerin kalb semâlarından doğan mârifet güneşinin nûrânî şuâlarıdır ki, gönüller, o şuâlarla mâsivâyı yakar, kül eder.”

 

Ancak hâlinde istikâmet olmayan bir mürîdin gayreti boşunadır. O yolda harcadığı himmetler kendisine fayda sağlamaz. Zîrâ, Hakk yolunda istikâmet, en büyük kerâmet olarak görülmüştür.

 

Bir kavle göre de, sırât-ı müstakîm, ibâdette ifrât ve tefrîte düşmeden îtidali muhâfaza ile Hakk yolda sebât etmektir. Emrolunanı, emrolunduğu gibi ve en mükemmel şekilde yapmaktır. Nitekim cimrilik gibi, saçıp savurmak, yâni isrâf da mezmûmdur.

 

İbretlidir ki ashâbın bir kısmı, her şeyden kesilip ömür boyu gece-gündüz olmak üzere ibâdet hâlinde ve zürriyetsiz bir şekilde yaşamak için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e mürâcaat ettiler. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de onlara îtidali emretti.

 

Bilmelidir ki, Hazret-i Peygamber-sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz, bütün hayatını belli bir program dâhilinde ve beşerî tâkat çerçevesi içerisinde yaşamıştır ki, başkalarına emsâl olsun. Yoksa O’nun sadece nûr-i nübüvvetle tâkat getirilebilen amelleri, kimseye misâl değildir. O’nun günleri, Allâh’a ibâdet, âile hakkına riâyet, nefsin hakkı olan istirâhat ve insanlığa karşı ilâhî vazîfelerini îfâ edici ictimâî münâsebetler içinde geçmiştir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bütün bunları en güzel bir şekilde tanzîm ve ümmetine de takdîm ve teklîf buyurmuşlardır.

 

O hâlde Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in bu tanzîm, takdîm ve teklîfinin dışına çıkarak üzerimize düşen vazîfelerin bazılarında gevşeklik ve ihmâlkârlık, bazılarında da aşırılık göstermek, aslâ doğru değildir. Yâni kendi enfüsî ölçülerimize değil, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in bize sunduğu hayât düstûrlarına uygun olarak yaşayışımızı tanzîm etmeliyiz.

 

Bu nükteyi Abdülhâlık Gücdüvânî Hazretleri ne güzel açıklar. Birgün kendisine sordular:

 

“–Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?”

 

Hazret-i Pîr şöyle cevap buyurdu:

 

“–Bu ikisinin arasını tesbît oldukça zordur. Nefs, bu isteklerin rahmânî mi yahut şeytânî mi olduğunu bilebilmek husûsunda insanları ekseriyâ yanıltır. Bunun içindir ki, yalnızca Allâh’ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakîkî kulluk budur.”

 

Allâh Teâlâ buyurur:

 

قُلْ هَـذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَاْ وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللّهِ وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

 

“(Ey Habîbim!) De ki: İşte benim yolum! Kendimi ve bana tâbî olanları Allâh’a basîret üzere dâvet eyliyorum…” (Yûsuf, 108)

 

İnsanlığın ekseriyetle maddeye ve kuvvete râm olup nefsin sultasında zulmete büründüğü devirlerde taraf-ı ilâhîden müstesnâ yaratılışlı sâlih insanların bir kısmı peygamberler olarak vazîfelendirilmişlerdir. Ümmetlere örnek olacak olan bu mübârek elçiler, başlıca şu üç vazîfe ile me’mûr olmuşlardır:

 

a. Allâh’ın âyetlerini okuyup teblîğ etmek,

 

b. Kitâb ve hikmeti öğretmek,

 

c. Nefisleri tezkiye ederek temizlemek, yâni kulları istikâmetlendirmek.

 

Âdem -aleyhisselâm- ile başlayan bu mübârek hidâyet silsilesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’de kemâlini bulmuştur.

 

Münkirleri acze, mü’minleri hayrete düşüren Kur’ân-ı Kerîm ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in sûret ve sîretinin bir tezâhürü olan sırât-ı müstakîm, bütün insanlığa nümûne-i imtisâl olarak sunulmuştur.

 

Sırât-ı müstakîm, yâni istikâmet, bir amel-i sâlihler manzûmesidir.

 

Amellerin sâlih olması ise, iki şarta bağlıdır:

 

1. «Tâzîm li-emrillâh», yâni emr-i ilâhîyi huşû ve hakkıyla îfâ edebilmek,

 

2. «Şefkat li-halkıllâh», yâni bütün yaratılanlara yaratandan ötürü sevgi, şefkat ve merhamettir.

 

Diğer bir ifâde ile istikâmet, Allâh Rasûlü’ne muhabbeti tâze tutarak O’nun örnek şahsiyetinden nasîb almak, ahlâkı ile ahlâklanmak, Kur’ân ve sünnetin rûhâniyeti ile yaşamak, nefsânî dünyâ zevklerinden uzaklaşıp ibâdet, kulluk ve mârifet sırlarına vukûfiyet kazanabilmektir.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...