Jump to content

Nur ve Zulmet-1


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Hakk dostlarından Ebu Bekir Varrak Hazretleri oğlunu Kur’ân-ı Kerîm öğrenmesi için mektebe gönderirdi. Oğlu birgün dersten dehşet içinde ve benzi sararmış bir hâlde geldi. Bu hâli gören Ebu Bekir Varrak Hazretleri:

 

“–Hayırdır evlâdım, bu ne hâl!” diyerek sebebini sordu.

 

Oğlu da:

 

“–Babacığım, bugün mektepte Kur’ân-ı Kerîm’den:

 

فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا

 

«Eğer inkâr ettiğiniz takdirde çocukları ak saçlı ihtiyârlara döndürecek (kıyâmet) gününden nasıl korunabileceksiniz?» (el-Müzzemmil, 17) âyetini okuduk. Bunu düşündükçe dehşet ve ürperti içinde kalıyorum.” dedi.

 

Bir müddet sonra da Ebu Bekir Varrak Hazretleri’nin oğlu vefat etti. Ebu Bekir Varrak Hazretleri sık sık oğlunun kabrini ziyâret eder ve kendi kendine:

 

“–Ben bunca zamandır Kur’ân-ı Kerîm okurum. Hukûk-ı ilâhiyye’den bu çocuk kadar duygulanamadım. Bana ne yazık!” der ve üzülürdü.

 

Görüldüğü gibi her şey gibi insan da terbiye ile olgunlaşır, cevherini bulur. İnsanın mânevî yapısına kudret eli ile bırakılmış, kudsî istikbal tohumları vardır ki; o tohumlar açılmak, baharın renklerini ve güzelliklerini ortaya dökmek için îmân ve Kur’ânî feyizleri beklerler. Bir toprak ne kadar verimli olursa olsun, ona hayat veren bereketli yağmurlardır. İnsanın da verimli olması onun mânevî terbiyesindeki feyz ve berekete bağlıdır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

 

“Yedi yaşında yavrularınızı namaza alıştırın…” (Ebû Dâvûd, Salât, 26) diye emir buyurarak, dînî terbiyenin pek erken çağlardaki lüzûmuna işâret etmiştir. Çünkü küçük yaştaki çocuklara yapılan samîmî telkinler, onların zihinlerinde mermere hakkedilen yazı gibi kalıcı olur. Îman ve sevgi de lâyıkı vechile kalbe girerse hayat boyunca devâm eder.

 

Cenâb-ı Hakk, insan idrâkini ancak zıdlıklar yoluyla hakikate ulaşabilecek bir vasıfta yaratmıştır. Bundan dolayıdır ki, âlemimizde zıddı olmayan şeyin insan idrâkine sığması imkânsızdır. Gerçekten hayrı şer ile, güzeli çirkin ile, doğruyu eğri ile ve nûru zulmet ile kavrayabiliriz. Îmânın ulviyyetini küfrün süfliyyeti ile anlayabiliriz. Bu değerler hep zıdlarıyla kâimdir.

 

Bütün insanların îmân ve küfür mâcerâsı Allâh Teâlâ’nın “Hâdî”1 ve bunun zıddı olan “Mûdill”2 sıfatları arasında seyreder. Yeryüzünün, nûr ve zulmet cereyanlarına mâruz kalması hayât hâdiselerinin birbirine zıt olan “nûr ve zulmet” keyfiyetleri altında mütâlaa olunmasına sebep teşkîl eder.

 

Kur’ân-ı Kerîm, insanları “nûr ve zulmet” ihtilaçları karşısında irşâd etmekte ve zulmetten sakındırarak nûra sevk etmektedir. Allâh’ın sıfatlarının tekvînî tecellîsi ile fiilî kâinat vücûda geldiği gibi, kelâmî bir tecellî zemîninde de Kur’ân-ı Kerîm ortaya çıkmıştır. Buna göre kâinat, mûcizevî Kur’ân-ı Kerîm’in bir nevî mufassal tefsîri demektir. Yâni Kur’ân-ı Kerîm, kelimeli bir cihân; kâinat ise kelimesiz bir Kur’ân’dır. Kâinat, türlü tekvînî âyetlerle donatılmış kudret ve esrar yazılı bir kitap gibi ibret nazarlarına sunulmuştur. İnsan ise bu iki tecellînin özü, zübdesi ve tohumu mesâbesindedir. Nitekim Cenâb-ı Hakk kulun kendi katındaki mevkîini şu hadîs-i kudsîde ne güzel ifâde eder:

 

“Ey kulum! Seni kendim için yarattım. Bütün eşyâyı da senin için halkettim. Benim, senin üzerinde olan hakkım, senin için yaratılanların seni -gaflete düşürerek- benden alıkoymamasıdır. Çünkü sen benim için yaratıldın.”

 

Bu sebepledir ki, mutasavvıflar insandan “zübde-i âlem”, “âlem-i sağîr” diye bahsetmişlerdir. Bu durum insanın hayra da şerre de, nûra da zulmete de meyli ve iktidârı olduğunu ifâde eder. Şu keyfiyet Âdemoğlunun ruhlar âleminden “ete kemiğe büründürülerek” bu dünyaya gönderilmesinin hikmetini ortaya koyar.

 

İnsanoğlunun dünya hayatındaki mes’ûliyeti, nefsindeki zulmete karşı bir lutf-i ilâhî olarak sahip bulunduğu “nûru” gâlip getirmesidir. Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerîm, insanın iç ve dış dünyâsında ve içinde yaşadığı toplumda nûru zulmete gâlip getirmek istikâmetinde emir ve nehiylerle doludur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

 

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ

 

“Ey habîbim! Sana karşı gelenler hiç yeryüzünde gezmediler mi? Zîrâ gezselerdi elbette düşünebilecek kalbleri, işitebilecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalbler kör olur.” (el-Hac, 46)

 

Kelâm sûretinde bir kâinât olan Kur’ân-ı Kerîm’de gâfil kalblere şöyle hitâb edilir:

 

أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

 

“Kur’ân’ı inceden inceye bir düşünmezler mi? Yoksa kalblerinde kilit mi var?” (Muhammed, 24)

 

Kâinât ve Kur’ân sâhifelerini okuyabilenler; idrâk, kalb tasfiyesi, nefis tezkiyesi nisbetinde feyizlenerek Allâhu Teâlâ’nın zâhirde ve iç âlemdeki tecellîleri ile nûrânîleşirler.

 

Maalesef, zaman zaman gâfil beşeriyyet; peygamberlerle başlatılan nûrânî devri türlü cehâlet, menfaat ve karanlık felsefelerle karartarak, ilâhî hakîkatlerden mahrum kalmıştır. Makam, mevkî ve servet gibi gel-geç fânî imkânları putlaştırarak Allâh’ın nûrundan uzak kalma netîcesinde zihinleri evhâm ve hayâlât yığınları hâline dönüşmüştür.

 

Kur’ân-ı Kerîm, bize göklerin ve yerin, her şeyin yaratıcısını tanıtmış, nûr ve zulmet hâdiselerine dikkat nazarlarımızı çekmiştir.

 

 

..

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...