Jump to content

Nur ve Zulmet-2


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Dış âleme ve gönül dünyâsına âid kevnî ve ilmî nûrlar, ibret, hikmet ve esrâr-ı ilâhî ile Kur’ân’ın mûcizevî beyânındaki parlaklığından daha yüksek bir nûr ve bürhân (delil) olamaz.

 

Âyette de: «اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ» “Allâh göklerin ve

 

yerin nûrudur…”

 

(en-Nûr, 35) buyurulmaktadır. Bu âyetin muktezâsınca Allâh tanımazlığın en büyük körlük olduğu anlaşılmaktadır.

 

İslâm dîni; akılda, duyguda, bedende, sanat ve ticârette, âmirlik veyâ memûrlukta, varlık veyâ darlıkta velhâsıl, bütün ferdî ve ictimâî münâsebetlerde nûr ve zulmet hakîkatini ciddî bir basîretle takip etmemiz ve nûrlu yaşayıp nûrlu ölmemizi emir buyurmaktadır.

 

Kur’ân gölgesi altında birbirine zıd olan; ilim ile cehil, hak ile bâtıl, hayır ile şer, sıhhat ile maraz, selâmet ile musîbet, adâlet ile zulüm ve nihâyet îmân ile küfrün zıtlıklarında birinciler nûr, ikinciler zulmettir. İctimâî hayatta hürriyete mukâbil esâret, güzel ahlâka mukâbil süfliyyet, çalışmaya mukâbil tembellik, nikâha mukâbil zinâ, merhamet ve şefkate mukâbil, duygusuzluk ve cimrilik, afvediciliğe mukâbil kin ve emsallerinin birincileri nûr, mukâbilleri ise zulmettir. Teblîğâtları ile nûr ve zulmeti tâyin ve teşhîs eden ve onlara karşı beşerî tavrın ne olması gerektiğini bildiren peygamberler ve vârisleri olan sulehâ ve ulemâ nûr, bunlara aykırılık ve direnmeler de zulmettir.

 

Peygamberler silsilesinin, nübüvvet ve kudsî neş’elerle cihânı aydınlatmaları, bilhassa Varlık Nûru Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’in cismâniyet-i Muhammediyye ile dünyayı teşrifleri, O’nun zuhûruyla ilâhî rahmetin bu âlemde tuğyân etmesi, insanlığa ebedî bir meş’ale olan Kur’ân-ı Kerîm’in nezd-i ilâhî’den kalb-i pâk-i Muhammedî vasıtası ile beşer idrâkine intikâli, bütün zaman, mekân ve insanlığa lutfedilmiş muazzam bir nûrdur. Tarih sâhifeleri şahittir ki, hakkın ve hukukun yok olduğu, küfrün hayatı çirkinleştirip iğrenç hâle getirdiği, insanlığın yüzkarası olan câhiliyye devirleri korkunç bir zulmettir. Âyet-i kerîmede:

 

“Allâh’a, Rasûlüne ve indirdiğimiz o nûra (Kur’ân’a) îmân ediniz. Allâh yaptıklarınızdan haberdardır.” (et-Teğâbün, 8) buyurulmaktadır.

 

Kur’ân nûrundan uzak yaşayanlar hayatın zulmet yolcularıdır. Bilhassa tahsîl çağındaki çocuklarımızın Kur’ân-ı Kerîm ve dînî bilgilere, îmân ve ahlâk terbiyesine şiddetle ihtiyaçları vardır. Dînî terbiyeyi yalnız âilelerin verebileceği kanaati doğru değildir. Nasıl fennî tahsîl âileden değil mektepten alınıyorsa dînî tahsîlin de ehlinden alınması zarûrîdir. Bununla beraber kendi çocuklarımız için dînî gayrette bulunurken civârımızdaki gençleri ihmâl etmek de İslâm’ın emrettiği diğergâmlığa uygun düşmez.

 

Allâh -celle celâlühû-’nun kelâmını tilâvet, hiç şüphesiz ki ibâdetler içerisinde en faziletli olanlardandır. Namazda kıyâm ve rükûnlar mâzeret dolayısıyla tam olarak ifâ edilemese de yine namaz câizdir. Lâkin kıraatsiz namaz mümkün değildir. Bununla beraber onu en güzel şekilde tilâvet eylemek zarûreti vardır.

 

Nitekim Cenâb-ı Hakk:

 

وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلًا

 

“...Kur’ân’ı tâne tâne tilâvet et!” (el-Müzemmil, 4) buyurmaktadır.

 

Kur’ân-ı Kerîm’e olan ihtiramlardan biri de onu okumanın sünnet, dinlemenin ise farz olmasıdır. Âyet-i kerîmede buyurulur:

 

وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size merhamet edilsin!” (el-A’raf, 204)

 

Çünkü susmak iyi dinlemeye, iyi dinlemek basîrete, basîret ise feyzin artmasına ve rahmet-i ilâhiyeye nâil olmaya sebep olur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, İbn-i Mes’ûd’a Kur’ân-ı Kerîm okumasını emreder, kendileri de nemli gözlerle ve büyük bir mânevî hazla dinlerdi.

 

Bir anne-babanın, yavrusunun okuduğu Allâh kelâmını dinleyip duygulanması ne büyük seâdettir. Bir tohumun kaderinde saklı olan çınar ağacı gibi, emek verdiğimiz yavrularımız belki Rabb’imizin sâlih ve sâdık kullarından olacaktır. Böyle anne ve babalara ne mutlu!..

 

Nitekim Allâh dostlarından Mahmud Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh- Adana’da bu vasıfta vefat etmiş bir hâfızın 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin pırıl pırıl durduğunu, bir şâhid olarak rivâyet etmişlerdir. Hadis-i şerifte buyurulur:

 

“Hâmil-i Kur’ân (Kur’ân-ı Kerîm ahkâmı ile yaşayan, ahlâkı ile ahlâklanan ve hikmeti ile kâmilleşen Hak dostu bir hâfız efendi) öldüğü zaman Allâh, onun vücudunu yememesini yere vahyeder. Yer de der ki:

 

«Yâ Rabbî! Senin kelâmın göğsünde olduğu hâlde ben onun vücudunu nasıl yiyebilirim?..»” (Suyûtî, Kabir Âlemi, s. 444)

 

Böyle müstesnâ hâller bir ibret olarak zaman zaman tezâhür etmektedir. Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:

 

Ne bahtlı kişidir ki,

 

Okuduğu Kur’ân ola!..

 

Mevlâ ona rahmet kılar,

 

Gönlü dolu îmân ola!..

 

Kur’ân oku sen ey gâfil,

 

Tâ bilesin bürhan delîl,

 

Haşir günü sen şöyle bil;

 

Sırat sana âsân ola!..

 

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- Mesnevî’sinde buyurur:

 

“Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin hâl ve evsâfıdır. O’nu huşû ile okuyup tatbik edersen, kendini peygamberler ile görüşmüş farzet! Peygamber kıssalarını okudukça ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar!”

 

 

..

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...