Jump to content

Zekât ve Âdâbı


Visall
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

İnsanoğlu mahlûkât içerisinde en mükerrem olarak yaratılmıştır. Güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakîr gibi fertler arasındaki farklılaşma ve kademeleşme ise, toplum nizâmının te'sîsi ve âhengini te'mîn içindir.

 

Bu kademeleşmede ehemmiyetli bir yer teşkîl eden zenginlik ve fakîrlik, birbirine zıd iki iktisâdî farklılık arzeder. Zenginlik ve fakîrlik gibi farklı imkânlara sâhib olma, imtihân gâyesiyle takdîr-i ilâhînin ince ve derin hikmetlerini ihtivâ eder. Zenginlik bir izzet, fakîrlik de bir zillet değil, taksîm-i ilâhîdir; mukadderâtın hikmet ve maslahat tezâhürüdür. Allâh Teâlâ buyurur:

 

"...Dünyâ hayâtında onların (insanların) maîşetlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini (n maîşetini) derecelerle ötekine üstün (fazla) kıldık. (Ancak) Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden (maîşetlerinden) daha hayırlıdır." (ez-Zuhruf, 32)

 

Varlıklı insanların servete râm olma neticesinde muhtemel azgınlıklarına set çekmek, muhtaçların da zenginlere karşı kin ve hased gibi menfî temâyüllerinin tomurcuklanmasını engellemek, ictimâî hayâtı korumak ve fertleri birbirine muhabbetle bağlamak için "zekât", farz kılınmıştır. İslâm ictimâî nizâmında, fakîr ve zengin arasındaki denge ve muhabbeti te'mîn etmek için "zekât ve infâk" ibâdeti çok mühimdir.

 

Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarfettiği husûsunda, Allâh'ın huzûrunda hesâb verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakîrlere vermeğe me'mûr kılınmakla serveti bakımından büyük bir imtihâna tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihân da kazanıldığı takdirde rızâ-yı ilâhiyyeye ve cennet nîmetlerine nâil olunur.

 

Fakîr de, yoksulluktaki sabırsızlık, şikâyetler, insanlara yük olmak, zarûrete dayanmayan istek, kin, hased, isyân gibi husûslarla birlikte, ahlâk ve iffetini koruyup koruyamamaktan hesâba çekilecek, şâyet bunların neticesi Allâh'ın rızâsına uygun düşerse, onun dünyâ çilesi, ebedî âhıret seâdeti ile ziynetlenecektir.

 

*

 

Zekât, Kur'ân-ı Kerîm'de 27 yerde namazla birlikte zikredilir. Bu kadar çok zikredilmesi, ona atfedilen ehemmiyeti gösterir. Yalnız bir yerde (Mü'minûn Sûresi'nde) namaz ayrı olarak geçer ki, orada da namaz kılanların zekâtlarını verdikleri husûsu ifâde buyurulur. Bunun sebebi, "bedenî" ve "mâlî" olmak üzere iki gruba ayrılan ibâdetlerde, bu ikisinin, birinci sırada ve eş değerde yer almasıdır. Nitekim ameller birbirinden müstakil olduğu, yâni birinin yapılmaması, diğerini iptâl etmeyeceği hâlde, zekâta dînimizde verilen değerin ehemmiyetine bakınız ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'den zekâtsız namazın -âdetâ- yok hükmünde sayılacağı bir hüküm sâdır olmuş ve O hidâyet rehberimiz bir hadîs-i şerîfde:

 

"Zekât vermeyenin namazı da yoktur!" buyurmuşlardır.

 

Zekât, imkânı olanın muhtâc olana Allâh'ın tâyin ettiği bir borcudur. Kur'ân-ı Kerîm'de:

 

"Sâilin (muhtâcın) ve mahrûmun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin), servette mâlûm hakkı vardır." (ez-Zâriyât, 19) buyurulmuktadır.

 

Bu itibarla zekât, mala nisab miktarından fazlasıyla mâlik olanların fakîrlere karşı ilâhî bir vergi hâline getirilip geride kalan mülkiyetin helâl kılınmasıdır. Hem de zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikâl ettirilir. Böylece toplumda muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenir. Mal, sâhibine bütünüyle helâl olur. Bu nükteyi kavramak için de:

 

"........ Zekâtı verenler (de temizlenip) felâh buldu." âyet-i kerîmesine dikkat etmek lâzımdır.

 

Diğer bir âyet-i kerîmede buyurulur:

 

"(Ey peygamber!) Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günâhlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin! Ve onlar için duâ et! Çünkü senin duân, onlar için sükûnettir (huzûr kaynağıdır)." (et-Tevbe, 103)

 

Zekât, verenle verilen kişi arasında samîmiyyet ve muhabbet bağının perçinleşmesine sebeptir. Zekât, muhtâca verilecek verginin asgarîsidir. Kâmil îmân sâhibleri, servetlerini, sadaka, infâk ve îsâr ile tezyîn ederler.

 

Zekât ve infâktaki sırlardan biri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine (anormal büyümesine) ve bu sûretle zayıfların istismar veya hasede sevkedilmesine engel olmaktır. Çünkü zenginlik, bir övünme ve büyüklenme vesîlesi olursa, zengin için âkıbet hazîn olur. Oysa toplulukta, yardım eden veya yardım edilen bütün fertler, maddî ve mânevî birbirlerine muhtaçtır. Bu ilâhî tanzîm, hikmetler ve ibretlerle doludur.

 

Bilinmelidir ki mülk, mutlak olarak Allâh'a âiddir. İnsanların mâlikiyeti, bugün yeni îcâd edilen devre-mülk gibidir. Yûnus Emre -kuddise sirruh- buyurur:

 

Mal sâhibi, mülk sâhibi,

 

Hani bunun ilk sâhibi?

 

Mal da yalan, mülk de yalan

 

Var biraz da sen oyalan!

 

Servet, Allâh'ın kuluna verdiği bir emânettir. Fertlerin onu istediği gibi kullanması, aslâ tecvîz olunamaz. O, mülkün hakîkî sâhibinin emrettiği istîkâmette kullanılmalı veya sarf edilmelidir. Şâyet zenginlik, ilâhî emirlere zıd bir sûrette kullanılırsa, insanları çabuk azdırmaya, türlü kibir, zulüm ve haksızlıklara sürüklemeye çok müsâittir. Böyle bir âfete sürüklenenlerde mal sevgisi, kalbe yerleşir. Cenâb-ı Hakk'ın dünyâ nîmetleri içinde sadece mal ve evlâdı "fitne" olarak zikretmesi, malın kalbe girerek putlaşma tehlikesine binâendir. Bu bedbahtlığa düşenler için Allâh Teâlâ buyuruyor:

 

"... Altın ve gümüşü yığıp da onları Allâh yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele!" (et-Tevbe, 34)

 

"(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki:) «İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!»" (et-Tevbe, 35)

 

Yâni malın kalbe girmesiyle muhtâcın hakkı gaspedildiği zaman âyet-i kerîmede hazîn bir âkıbete dûçâr olunacağı bildirilir. Bu ilâhî îkâz karşısında iyi düşünmeli ve zekâta ilâveten sadakalar ve infâklarla mecbûrî olan kırkta biri de çok aşmaya gayret etmelidir.

 

Dünyâ istek ve arzularına esir olarak infâk edemeyen zenginler ise, yakmak için külhana odun taşıyan hamallar gibidir.

 

Çalışmak, helâl yoldan mal-mülk sâhibi olmak elbette meziyettir. Doğru olan bunları putlaştırıp kalbe sokmadan Hakk yolunda infâk edebilmektir. Aksi halde servet, dünyâda hamallık, âhırette acıklı bir azâb sebebidir.

 

Servette doğru olan gâye, «İnsanların hayırlısı, insanlara hayırlı olandır!» hadîs-i şerîfinin sırrına erebilmektir. Paranın yeri gönül değil, cüzdandır!..

 

Bilinmelidir ki, fakîrlerin ve garîblerin duâları, varlıklı ve güçlüler için bir huzûr kaynağıdır. Ve onlar için mânevî bir yardımdır. Yine bilinmelidir ki, fakîrlik ve muhtaçlık, bir zillet ve meskenet değil, belki âhıret tarafı aydınlık bir hikmet ve lutuf tezâhürüdür.

 

Şükranlı ve cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakîrler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberlerdir. Ancak İslâm'da, kibirli hasîs zenginler ve buna mukâbil sahte fakîrler zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

 

"Yâ Rabbî! Fakîrlik ve zenginliğin âfetlerinden sana sığınırım." diye duâ buyururlardı.

 

O halde kanâat, tevekkül ve teslîmiyyet, kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur...

 

Bunun için ilâhî ahlâka ve lutfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünyâ nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Gâye, elinden ve dilinden insanların istifâde ettiği bir mü'min olup Allâh'ın rızâsına nâil olabilmektir.

 

Bugün zekât tam olarak verilse, toplumda fakîr ve muzdarip insan yok denecek kadar azalır.

 

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, aşağıdaki beytinde fakîr ve dertlilerle hem-hâl olmanın mânevî kazancını ne güzel îzâh eder:

 

"Fakr u zarûret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek ve o derde dermân olmak sûretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin ve senin de kalbin rakîkleşip rûhun incelsin!.."

 

Zekât, mal ve servetin şükür ifâdesidir. Şükrün de, nîmeti artıracağı va'd-i ilâhî îcâbıdır. Allâh Teâlâ buyurur:

 

"Eğer siz şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım.." (İbrâhîm, 7)

 

Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, infâk etmeyi çok severlerdi. Bir hadîs-i şerîflerinde:

 

"İnfâk et ey insanoğlu! Ki sana da infâk edilsin..." (Buhârî ve Müslim) buyurmuşlardır.

 

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz, cömertliğin, bir müslümanın tabîat-i asliyyesi hâline gelmesini çok arzu ederlerdi. Buyururdu ki:

 

"Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Biri, Allâh'ın, mal verip hak yolunda harcamağa muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allâh'ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yâni ilmini infâk eden) kimsedir." (Buhârî ve Müslim)

 

Hatâsını bilip istiğfâr edeceği yerde, kalbinin kararması dolayısıyla, ilâhî takdîri unutarak "Ben çalıştım, ben kazandım" kanâatiyle fakîrleri hor ve hakîr görenlere ne yazık! Onların bedbaht Kârûn gibi helâke dûçâr olacakları muhakkaktır.

 

Görülüyor ki, malı, zararsız bir hâle getirmek için onu ilâhî emirlere uygun bir istikâmette kullanmak mecbûriyeti vardır. Bu, ferd ve toplumun dünyâ ve âhıret selâmeti için zarûrîdir.

 

Bir de zekât, kamerî seneye göre, yâni 355 güne göre yüzde 2.5 verilir. Fakat bugün ticârî müesseseler şemsî yıla göre hesap yapmaktadırlar. Şemsî yıl ise 365 gün olduğundan aradaki 10 günlük farkı da zekâta ilâve etmek lâzımdır. Yâni zekât, yüzde 2.5 ise yüzde 2.6'ya yaklaşmaktadır.

 

Zekâtın hesâblanmasında dikkate alınması gereken bir diğer husûs da enflasyondur. Bugün yılda % 100'e yakın bir değer kaybı sebebiyle zekâtın bir sene içinde muhtelif zamanlarda îfâsı hesâba katılınca farzıyyeti ânındaki değere sâdık kalabilmek için zekâta âid meblağın sâbit bir değere endekslenmesi de zarûrîdir. Aksi halde zekât meblağı, kırkda birin altına düşer. Muhtâc mağdur olur; zekât ibâdeti eksik kalır.

 

Ancak dikkat edilmelidir ki, zekât, yalnızca şahıslara ve aslî ihtiyaçlar için verilir. Hükmî şahıslara zekât verilmez. Bunun için câmîler, mektepler, Kur'ân Kursları ve hastaneler zekâtla değil, infâkla yapılır. İkrâm sûreti ile muhtâca yedirilen yemekler, zekât değil infâkdır, çünkü temlîk yoktur.

 

Hulâsa insan, yaradılışı itibarıyla dünyâya meyyaldir. Dünyâ malı ise nefse câzib gelir. Ona aldananlar doymak bilmezler. Mal yığıldıkça insanın hırsı artar, muhteris olur. Gözünü madde ve mal hırsı bürümüş olan insanda merhamet ve şefkat hissi azalır. İnfâk etmek ona zor gelir. Nefsi ona: "Daha zengin ol; ilerde daha çok yaparsın!" diye telkînde bulunur. Böyle insan, rûhen hasta, bedenen muzdariptir. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

 

"Yarın yaparım diyenler helâk oldu!.." buyururlar.

 

İşte zekât, bu gibi içteki hastalıkların devâsıdır.

 

 

..

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...