Jump to content

Aman Ha Dikkat !


Gülendam
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

b_360_0_0_00___files_images_content_resi-7.jpg

Metin KARABAŞOĞLU'nun kaleminden...

 

SAHABİ YILDIZLAR arasında benim açımdan güneş mesabesinde olan ismi ifşa etmem gerekse, diğerlerinin hakkı olan hürmeti ihmal etmeden, hiç şüphesiz Hz. Ali derdim.

Tıpkı, “Ümmetimin alimleri Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” sırrına dahil olmuş alimler zümresinde benim için güneş mesabesindeki isim Bediüzzaman olduğu gibi...

Yaşadıkları zaman ve zemin, yüzyüze geldikleri olaylar ve imtihanlar açısından baktığımda, bu iki isim arasında hayret verici manevî akrabalık bağlarıyla karşılaşır gözlerim...

Öyle ki, Bediüzzaman’ın tarifiyle Risale-i Nur Hz. Hasan’ın altı aylık yarım kalan hilafetinin ‘bir manevî veledi’ ise eğer, yine Risale-i Nur için manen ‘Hz. Ali’nin torunu’ demeye elhak müsaade vardır.

Bu kadar girizgâhtan sonra, konumuza gelecek olursak: Hz. Ali’nin harikulâdeliklerle dola hayatının beni en ziyade sarsan tablolarından biri, Cemel Vak’asıyla ilgilidir.

Hz. Ali, Risale-i Nur’da ‘adalet-i mahzâ’ diye tarif olunan mahzâ adalet içtihadı uğruna yine içinde Hz. Talha, Hz. Zübeyr, Hz. Âişe gibi sahabilerin bulunduğu karşı içtihad taraftarlarıyla savaşı göze almış iken, bir adam gelir ve ona bu savaşta onun yanında yer alıp öldürülürse kendisi hakkında hükmün ne olacağını sorar.

“Şehit olursun” der Hz. Ali.

Adam, bu kez, “Ya karşı tarafta yer alır ve sana karşı savaşırken öldürülürsem?” diye sorar.

Hz. Ali yine aynı cevabı verir: “Şehit olursun.”

Öfkelerin kabarmış olması beklenen bir savaşın kızışmak üzere olduğu bir hengâmda, doğru olduğuna inandığı içtihadı uğruna yanlış olduğuna inandığı içtihadın tatbikinde ısrar eden sahabi ve mü’minlerle kılıç kılıca mücadeleyi göze almış bir insanın dilinden dökülen bu iki kelime, gerçekten, ‘ilim şehrinin kapısı’na yakışır iki kelimedir.

Bu harikulâde tutum, iki cihetten harikulâdelik içermektedir.

Birincisi; Hz. Ali, bu uğurda savaşı göze almaya hâşâ kendi nefsince olmak şöyle dursun, kendi aklınca dahi karar vermiş değildir. Bilakis, ‘mü’minlerden iki topluluk’ bir ihtilafa düşerse, mü’minlere onların aralarını bulmaları, yok eğer bulamazlarsa hak yerine ulaşıncaya kadar haklı taraf lehine savaşmaları emrini veren Hucurât âyetine dayanarak bu savaşın içindedir. Halife o ise, tatbik olunması gereken içtihad elbette onun içtihadıdır; ve onun içtihadı Kur’ân’da en az on kere tekrarlanan “Ve lâ tezirû...” emrince Hz. Osman’ın katili ortaya çıkıncaya kadar kimseye had vurmama yönündeyse, aksi yöndeki ısrarını sürdüren diğer taifeye karşı savaşmaya hakkı vardır. Tıpkı, halifenin onlara göre yanlış içtihadı yüzünden ortalığı kargaşanın saracağını düşünen diğer taife için de sözkonusu olduğu gibi...

Ancak, bir kere daha dikkat çekelim: Hz. Ali, halife olarak kendi aklınca savaşa karar vermiş değildir. Dayanağı, böylesi bir ihtilaf durumunda hakkın tebeyyün etmesi için ‘kıtâl’e, yani ‘savaş’a müsaade eden Hucurât sûresi âyetidir.

Bir yanda savaşı göze alacak kadar keskin bir duruş sergileyen Hz. Ali, öte taraftan, bu savaşı bir ‘iman-küfür,’ ‘hidayet-dalâlet’ savaşı gibi görmeyecek ve sunmayacak bir hakikat eridir. Zaten, dayanağı olan âyet, ortada bir ihtilaf, gerilim veya hatta savaş varsa, bunun ille de ‘karşı taraf’ın imanın ve Kur’ân’ın ölçülerinden sapmışlığıyla açıklanamayacağını mü’minlere ders vermektedir. “Ve in tâfetâni mine’l-mü’minîne...” ne demektir? İhtilafa düşmüş; biri haklı, biri haksız iki topluluk... Ama ‘mü’minlerden iki topluluk.”

Nitekim, savaşın bir tarafında halife olarak Hz. Ali hayatta iken Peygamber aleyhissalâtu vesselam tarafından cennetle müjdelenenler arasında olduğu gibi, savaşın diğer tarafında Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam da hayatta iken Peygamber aleyhissalâtu vesselam tarafından cennetle müjdelenen on güzide sahabi arasındadır.

Bu bakımdan, gerçekleşen savaş, ‘cennetle müjdelenenler’in savaşıdır. Cennetle müjdelenen üç sahabiden ikisi bir tarafta, diğeri öte taraftadır. Ve onları savaşı göze alacak kadar karşı kutuplara sevkeden, mü’minlere ‘adalet’i emreden Kur’ân âyetinin yaşanmış bir olayda ne şekilde tatbik olunacağı noktasında ortaya çıkan keskin ayrışmadır. “Ne o, ne bu” diye aradan sıvışmayı değil, “Ya o, ya bu” diyerek doğru içtihad ne tarafta ise o tarafta yer almayı gerektiren bir keskin ayrışma...

Cemel Vak’ası, bu keyfiyetiyle, asırlar boyu bütün mü’minler için büyük dersler taşır. Hz. Ali’nin iki içtihaddan hangisini doğru kabul ediyor olursa olsun, bu içtihad uğruna, bir diğer deyişle bir Kur’ânî hakikatin doğru tatbikatını tesbit uğruna ölenlerin şehit olacağına hükmetmesi bu destansı dersler arasındadır.

Onun bir savaşın kızışmak üzere olduğu bir anda sergilediği bu destansı duruş, öfkenin tahriki ve nefsin devreye girmesiyle kendisi gibi düşünmeyeni peşinen hain veya kâfir ilan etmeye yatkın nicelerinin ağzını kapama, açmışlar ise dahi sözlerini hükümsüz bırakma gibi bir işlevi de vardır.

Ve onun ‘manevî torunu’ olarak Risale-i Nur’da, Hz. Ali’nin uğrunda savaşı göze aldığı ‘adalet-i mahzâ’ içtihadının âdeta manevî ‘kılcal damarlarımıza’ da sirayet edecek derecede, en ince noktalara kadar tatbikine rastlanır. Mâlûm, Hz. Ali bu içtihadı, Hz. Osman’ın katline kadar uzanan olaylar zincirinde, bu cinayeti işleyen katilleri diğer isyancılardan ayırma; diğer bir deyişle ‘cinayet’in suçunu bu cinayeti işlemeyenlere de yıkmama hassasiyetiyle sergilemiştir. Bu hassasiyet, Bediüzzaman’da, bir şehre ve bir ahaliye benzettiği her bir insana da tatbik edilir surette çıkar karşımıza. Bir insanın bir kötü fiilinden dolayı iyi fiillerini de yok sayma gibi bir adaletsizliğe; bir insanın nefis veya hevasının yanlışından dolayı kalb ve ruhunu da itham etme gibi bir haksızlığa karşı Bediüzzaman’ın yaptığı uyarılar, kökeni Hz. Ali’nin destansı duruşuna dayanmaktadır. İhlas Risalesi’nde “Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı ittiham etmem. (...) Fakat herkeste nefis bulunur. Ve heva ve his ve vehim damara dokundurur” derken sergilediği adaletli duruşun özünde, yine aynı içtihadın mührü okunmaktadır.

 

Nice zamandır, Bediüzzaman’ın kılı kırk yarıp kılcal damarlara kadar nüfuz ettirdiği bu ‘adalet-i mahzâ’ içtihadının bir diğer veçhesi dilimde ve zihnimde dolaşıyor. Lemeat’ın belki bin küsur satırı içinde yer alan tek bir satıra sığmış bir cümlecik: “Dalâlet fikrîdir, zulümat kalbîdir, israf cesedîdir.”

Alın size, bu adalet-i mahzâ içtihadı için yeni bir tatbik sahası daha... İnsanın üç melekesi, üç menfi durum, ama bu menfî durumlar arası keskin bir ayrıştırma: “Dalâlet fikrîdir, zulümat kalbîdir...”

Ve bunu bir kenara koyup, Bediüzzaman’ın ‘dimağdaki merâtib’e dair yine Lemeât’taki bahsini ve ‘mahall-i iman’ olarak kalbe işaret eden Risale bahislerini hatırlayın.

Ve sonra da, selef-i sâlihînin yürüdüğü yolda, ‘dalâletli’ fikirlerine karşı ‘ehl-i secde’ olarak Mu’tezile’yi tekfirden nasıl da teberri ettiğini...

Bu cümleyle, ‘dalâlet’i fikrî, aklî ve zihnî bir sapma olarak tarif eden Bediüzzaman, kalbin de kapsama alanına sirayet etmediği takdirde bu fikrî dalâlete karşı ‘mahall-i iman’ olan kalpleri ve dolayısıyla kalblerdeki imanı yok sayıp tekfire yeltenmeme konusunda bizi uyarıyor.

Nitekim, onun dalâletli fikriyatına karşılık, bu fikri ‘Cenab-ı Hakkı kötülüklerden tenzih’ gibi düzgün bir kalbî niyetle ürettikleri için Mu’tezile’yi tekfirden ısrarla kaçındığını Telvihat-ı Tis’a’da ve başka yerlerde görüyoruz.

Hz. Ali’den ve onun bu zamandaki manevî torunu Bediüzzaman’dan aldığım bu ince adalet dersiyle, en başta sorduğum soruyu, hepimizin her daim sorması gerektiğine inanıyorum.

Benim gibi düşünmeyen benim dünyamda otomatikman ya kâfir yahut hain oluyorsa, o kişi için değil ama benim için tehlike çanları çalıyor demektir. Zira, “dalâlet fikrîdir” ama, “zulümat kalbîdir.”

Aman ha, dikkat...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Said-i Nursi ve şehitlik

Şöyle diyor Said– Nursi:

“Birinci Dünya Savaşı’nda bizimle savaşmış da olsa, bir Hristiyan ölmüşse şehit sayılır, ahirette mükafatı vardır.” (Kastamonu Lahikası,s.45)

“Ne dinden olursa olsun bir nevi şehit hükmündedir. Mükafatı büyüktür, belki onu cehennemden kurtarır. Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan ve Hz. İsa’ya mensup Hristiyanların mazlumlarının çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denebilir.” (Kastamonu Lahikası,s.75)

“Hatta o mazlumlar kafir de olsa, ahirette kendilerine göre o dünyevi afattan çektikleri belalara mukabil rahmet–i ilahiyenin hazinesinden öyle mükafatları var ki, eğer perde–i gayb açılsa o mazlumlar haklarında büyük bir tezahürü rahmet görünüp, “Ya Rabbi şükür elhamdü lillah diyeceklerini bildim ve kati surette kanaat getirdim.” (Kastamonu Lahikası,s.45)

İslam tarihi boyunca kendini Müslüman olarak addeden hiçbir din adamı, Müslümanları ve İslamdaki şehitlik kavramını böylesine aşağılayan ifadeler kullanmadı. Bu cinayete ilk kez Said–i Nursi’de rastlıyoruz.

Şehitlik, Allah yolunda savaşan, vatanını savunan ve bu uğurda ölenlere verilen bir mükafattır. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı savaşan “yedi düvel”, Haçlı dünyasının karşımıza çıkardığı küfür ordusuydu. Bu savaşta Ortadoğu’dan, Çanakkale’ye kadar bir çok cephede milyonlarca “Mehmedimiz” din uğruna, İlay–ı Kelimetullah uğruna, vatan uğruna, bu vatan üzerinde Ezan–ı Muhammedi ilelebet çınlasın diye şehit oldu.

Ama bir din adamı ortaya çıktı ve “ne dinden olursa olsun, Müslümanlara karşı savaşıp ölen kafirlerin de şehit olduğunu” ilan etti. Ve hatta hiç utanmadan yüzü kızarmadan Memedimizi katleden o kafirlere bir de “mazlum” dedi. ....yorumsuzzzzz

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Kastamonu lahikasinda, yazdiklarinizin hic biri mevcut degil. bunu nerden alinti yaptiniz ben anliyamadim...Sayfalari tek tek okudum, yazdiklarinizi sayfa icin de bulamadim... yukarida yazilanlar Kastamonu Lahikasin da yoktur..Bilginiz olsun diye yaziyorum...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Kastamonu lahikasinda, yazdiklarinizin hic biri mevcut degil. bunu nerden alinti yaptiniz ben anliyamadim...Sayfalari tek tek okudum, yazdiklarinizi sayfa icin de bulamadim... yukarida yazilanlar Kastamonu Lahikasin da yoktur..Bilginiz olsun diye yaziyorum...

 

"Âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (asm.) bir lakaytlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda hazret-i İsa'nın din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve hazret-i İsa'ya mensup Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.”(Kastamonu Lâhikası. (76. Mektup))

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Risale-i Nur Külliyatı | Kastamonu Lâhikası | ( 76 )

Gayet ehemmiyetlidir.

 

 

2وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

 

Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:

 

Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

 

Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

 

O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

 

On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.

Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.

 

Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

76. mektup

 

 

Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:

 

Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

 

Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa’da, Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

 

O musibet-i semaviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

On beşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum.

Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.

 

Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir

 

 

gelelim yarisini kopyalayip, geri kalan kismini kopyalamadigin yukarida mavi olrak isaretledigim bolume;

 

sorun buydu;

 

“Âhir zamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (asm.) bir lakaytlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda hazret-i İsanın din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve hazret-i İsaya mensup Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.”(1)

 

cevabida bu;

 

Üstad'ın bu fikrinin temeli “Kim doğru giderse sırf kendi lehine gider, kim de sapıklık ederse ancak aleyhine eder. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. Ve biz resul gönderinceye kadar azaplandırmayız.”(İsra Sûresi, 17/15) ayetine dayanıyor.

 

Yani İslam nurunu bir şekilde görüp tanıyamayan herkes mesul değildir. Üstad kendi dönemindeki olayları ve savaşları, İslam nurunun önünde bir engel, bir perde olarak görüyor ve o zamandaki mazlum ve çaresiz insanları bu kapsamda değerlendiriyor. Bu bir içtihad meselesidir, Üstad içtihadını bu doğrultuda değerlendiriyor

 

1918'de Bolşevik devriminin gerçekleşmesi ile dünyada ideolojik bir kamplaşma ve bloklaşma meydana gelmiştir. Komünist devriminin sahibi Rusya ve yandaşları kendi halklarına müthiş bir mezalim ve izolasyon uygulamıştır. Bu da ora halklarının dünya ile iletişiminin kopmasına sebep olmuştur. Böyle olunca masum ve mazlum halk üzerindeki bu izole ve soyutlama, ister istemez fetret hükümlerini akla getiriyor. Acaba Komünizm baskısı altındaki masum ve mazlum halkların İslam açısından hükümleri nedir. İşte Üstad ehli sünnetin ittifak ile kabul ettiği fetret hükümlerini, bu masum ve mazlum halka tatbik ediyor.

 

Bu tatbik ve içtihadın İslam ile çelişen hiçbir yönü yoktur. Bazı saf ve cahiller tecrit ve izolenin kalktığı ve iletişimin en üst seviyeye ulaştığı bu zamanın şartları ve gözlüğü ile meseleyi değerlendiriyorlar. Halbuki bu hüküm değişkendir, bazen şartlar onu gerektirirken bazen aksini gerektirebilir. Yani burada önemli olan şartların oluşmasıdır. Bu şartların en önemlisi; insanların İslam nuruna muttali olup olmaması meselesidir. Şayet bir insan İslam nuruna muttali değilse, yani İslam kaynaklarına ulaşamamış ise mesul değildir. Bu hüküm değişmez; ama bazen şartlar bu hükmü askıya alır, bazen de gerekli kılar.

 

İmam Gazali bu konuda şöyle der:

 

“Peygamberin gönderildiğini bilmeyenler; bunlar ehl-i necattır. Bilip de inkâr edenler; bunlar ehl-i cehennemdir. Duyan fakat tahkik etmeyen, yanlış işitenler; bunların da necat ehli olması ümit edilir.” İmam Gazali’nin bu hükmü, Ehli Sünnet alimlerinin fikirlerinin özeti gibidir. Üstad bu fikrinde şaz değil, yani kendi başına değil, İslam uleması ile ittifak içindedir. Nitekim Üstad Ehli Sünnetin görüşlerini başka bir eserinde şu şekilde beyan ediyor:

 

“…Ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil’ittifak, teferruattaki hatiatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş’arîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla’ ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz.”(2)

 

Şu ayetler de bir yönüyle ehl-i fetretle ilgilidir:

 

“Allah hiçbir nefse kaldıramıyacağı yükü yüklemez.” (Bakara, 2/286)

 

“Uyarıcılar olmadan biz hiçbir beldeyi helak etmedik.” (Şuara, 26/208)

 

“Rabbin (beldelerin) merkezinde ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe, beldeleri helâk edici değildir.”(Kasas, 28/59)

 

Özet olarak üstad, doğrudan Hıristiyanlar cennetlik ya da şehit demiyor. Konu bütünlüğü olmadan, sadece bir ibareyi ele alıp hüküm ve değerlendirme yapmak, ilim ölçülerine uygun olmayacağı gibi, insanları yanlış kanaatlere de götüreceği için dikkatli olmak gerekir..

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

  • Benzer Konular

    • Aman Dikkat Edin...

      , Yer: Fıkralar

    • Aman Dikkat! Zayıflayım Derken...

      Aman dikkat! Zayıflayım derken     Tüp mide uygulamaları yapılırken hastanın şişmanlığının ruhsal sebeplerinin çok iyi anlaşılması gerektiğini belirten Op. Dr. İsmail Özsan, gizli depresyon sebebiyle yemek yiyen ve şişmanlayan kişilerin operasyon sonrası mutsuz olduğunu ve intihara kadar sürüklenebildiğini söyledi.   Uzmanlar, birçok ciddi hastalığı da beraberinde getiren obeziteden kurtulmak için cerrahi yöntemlerin büyük fayda sağlamakla beraber hastanın ruhsal sağlık durumunun dikkate

      , Yer: Sağlık Haberleri

    • Bu Hastalık Sinsice Vuruyor Aman Dikkat!..

      Bu hastalık sinsice vuruyor aman dikkat!     Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Gülcan Abalı, yüksek tansiyonun genç-yaşlı herkeste ortaya çıkabilen ve hayati önem taşıyan bir sağlık sorunu olduğunu, rahatsızlığın insanda en çok kalp, beyin, böbrek ve göz organlarında hasarlara yol açtığını söyledi.   Doç. Dr. Abalı, yaptığı açıklamada, büyük tansiyonun 140 mmHg, küçük tansiyonun ise 90 mmHg'nin üzerinde olmasının yüksek tansiyon olarak kabul edildiğini belirterek,   "Baş ağrısı, baş dönmesi,

      , Yer: Sağlık Haberleri

    • Kansere Davetiye Çıkartıyor Aman Dikkat!..

      Kansere davetiye çıkartıyor aman dikkat!     Dünyada her 6 kişiden 1'inin kanserden öldüğü açıklandı. Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ), "Kanserde Erken Teşhis Rehberi" raporuna göre dünyada her 6 kişiden birinin kanser nedeniyle hayatını kaybettiği, 2000 yılı ile kıyaslandığında 2015 yılında kanserden ölenlerin sayısının yüzde 27,5 artış göstererek, 8,8 milyona çıktığı öğrenildi.   Raporu yorumlayan Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Cevdet Erdöl, Tüm kanserlerin neredeyse yarısı

      , Yer: Sağlık Haberleri

    • Aman Dikkat Nefesiniz Aniden Durabilir...

      Aman Dikkat Nefesiniz Aniden Durabilir   Erkeklerde daha fazla görülüyor!     Kulak Burun ve Baş Boyun Cerrahi Uzmanı Op Dr Bahadır Baykal, erkeklerin daha fazla horladığını söyledi. Horlamanın sosyal bir sorun gibi gözükse de insan sağlığını da önemli derecede tehdit ettiğini ve tedavi edilmediği takdirde yaşam kalitesinde de ciddi kayıplara neden olduğunu anlatan Kulak Burun ve Baş Boyun Cerrahi Uzmanı Op Dr Bahadır Baykal, "Horlama, solunum esnasında havanın herhangi bir nedenle daralm

      , Yer: Sağlık Haberleri

×
×
  • Yeni Oluştur...