Jump to content

Tabiat Felsefesi Üzerine Bir Deneme


arşınca
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Yaratılış, huy, karakter, damga basıcılığı mânâsına gelen “tabiat” kelimesi, geniş anlamda Allah’ın kâ­inata koyduğu kanunları ve yaratılmış var­lıkları da ifade eder.

 

Tabiat felsefesi ise; fiziğin en kapsamlı kanunla­rından tutun, ta biyolojik dünyanın çeşitliliğine ka­dar, tabiatta cereyan eden hâdiselerin oluş se­beplerini ve onların ortaya çıkmasında müessir olan ilkelerin araştırılmasını ve yorumlanmasını gaye edinmiştir. Tabiat felsefesinin, insanın ya­pısında bulunduğu kabul edilen tabiata katılma ve onunla bütünleşme duygusundan kaynaklandığı söylenir. Aslında, tabiatı anlama, idrak etme, ondan istifade etme fikri insanlık tarihi kadar es­kidir.

 

Antik çağın dogmatik çemberinden sıyrılmayı başaran Aristo (İ.Ö. 384-322) ilk defa tabiatı, kâinat ve onda var olan birtakım kategorik varlık sahaları anlamında ele almıştır. Orta Çağ’da uzun bir dönem, tabiat kavramı zihinlerde mistik bir duygu olarak şekillenmiştir. Özellikle kilisenin düşünce hislenmiş ama onunla kucaklaşabilecek sağlam bilgilere sahip olamamıştır.

 

Rönesans ve aydınlanma çağıyla kilisenin koyduğu kısıtlamalar ortadan kalktığında batı in­sanı, tabiat hakkında sağlam bilgiler edinme fırsatı yakalamıştır. Maddî varlıkları esas alan tabiat kav­ramı Alman filozofu Nicolaus Cusanus (1401-1464) ile batıda gündeme gelmiş; Bemardino Telesio (1509-1588) ile gelişmiş ve Giardano Bruno’nun (1548-1600) materyalist görüşüyle salmıştır. Rönesans döneminde tabiat, fizik ilminin konusu olmuş ve yazının girişinde bahsedilen mânâlarından soyutlanarak sadece maddî âlem­deki nesneleri belirleyen bir kavrama dönüşmüştür.

 

Tabiatın varlık yapısı fikri ise, batıda Edmund Husserl (1859-1938) ile başlamış ve Nicolai Hartmann (1882-1938) ile ilerlemiştir. Tabiat, birbiri içinde erimiş gitmiş yapıların farklı şekilde derecelendiği bir nizam olarak kendini ortaya çıkarır. Günümüzde modem ontoloji, tabiatı dört varlık ta­bakası şeklinde sınıflandırır: Elektronlar, protonlar, nötronlar, atomlar, moleküller ve makromoleküllerden başlayan gezegenlere, yıldız kümelerine oradan da galaksilere kadar uzanan kâinat, varlık tabakasının birinci kısmıdır. Kâinatta geçerli olan fizikokimyevî kanunlara bağlı olarak ortaya çıkan canlılar dünyası ikinci tabakayı oluşturur. Bu varlık tabakası Mutlak Hâkimin “Hayy” isminin tecel­lilerini yansıtır. Üçüncü varlık tabakasını oluşturan ruhanî varlıklar hakkında ise fazla bilgi yoktur.

 

Dördüncü varlık tabakası da tarih ve kültür varlıklarıdır.

 

İslâm dünyasındaki filozoflar da tabiatın var­lık yapısı hakkında bazı görüşler ileri sürmüşlerdir. Meselâ tabiatta determinizmin hâkim oluşunu or­taya atan Fârâbî (870-950), fizikî determinizmi, metafizikî determinizme bağlar. İbn-i Sîna (980-1037) ise, yeni Eflatunculuğun, İlâhî feyz teorisinin tesiri ile herşeyi finalizme (önceden hazırlanmış plân-program-gâye) ve mutlak spritüalizme (El-Vahidül-Evvel) dayandırır. İbn-i Sina’ya göre el-Vahidü’l-Evvel bütün varlığı yaratmıştır.

 

İmam-ı Gazalî’ye (1058-1111) göre ise, kâinatta ard arda sıralandığı görülen varlıklar ve hâdiseler, birbirine bağlı olmayıp, ayrı ayrı şe­killenen olaylardır. Sebep-sonuç arasındaki bağ­lantı ise zihnî alışkanlıktan ibaret olup, mecburi bir bağlantı değildir. Kâinatı sürekli olarak var eden ve ondaki tabiî olayların gerçek sebebi ve etkileyicisi yalnız Allah (cc)’dır. O vardı, hiçbir şey yoktu. O var etti ve hâlâ var etmeye devam eder. Tabiatı ve ka­nunlarını Yaratıcı’nın iradesine bağlayan Gazalî’nin yaklaşımı en tutarlı açıklamalardan birini oluşturur. Aristo’dan beri tabiat kavramının mâruz kaldığı anlam kaymaları (diyalektik, metafizikî ve pozitivist boyutlarda) yüzünden, tabiat bir türlü ger­çek ve doğru anlam yörüngesine yerleştirilememiştir. Çağdaş varoluşçuluk akımı ise; varlığın ma­hiyetini izah edemediği gibi, varlığın ahiret saf­hasını da anlayamadığı bir gerçektir. Bu sebeple insanlığı teselli edeceğine, onun kolektif ta­savvurlarını dejenere ederek bunalımlara sebep ol­muştur. Ancak, insan varlığında mevcut olan potansiyel asalet ve şuurun sesini dinleyen batı insanı, topyekün ruhî bir ihtilâlin oluşmasını geçici olarak durdurmayı da başarabilmiştir.

 

Tabiatın bir varlık sahası olarak nasıl bir yapıya sahip olduğu, tabiatta geçerli olan kanunların mahiyeti, tabiat varlığı ile ruhî ve ruhanî varlıklar arasında nasıl bir münasebetin olduğu ko­nularında, kapsamlı çalışma ve araştırmaların sa­yısı ise oldukça sınırlıdır. Bu noktadan, tabiat fel­sefesiyle uğraşanlar kolaylıkla hakikatten uzakla­şabilmektedirler.

 

Hâlbuki kâinata bakıldığında apaçık görülen şey, tabiat kanunlarının mükemmelliği ve baş döndürücü ahenk ve nizamdır. Baş döndürücü bu nizamı ve ahengi anlamayı gaye edinen modern kimyanın kurucularından Robert Böyle (1627-1691) birkaç asır önce şöyle diyordu: “İnsan be­deni kadar mükemmel bir yaratılış misalinin (ta­biatın) içinde yaşarken, onun yapısının inceliklerini bilmemek veya öğrenmemek, akl-ı selim sahibi bir insan için yüz kızartıcı bir durumdur.”

 

20. asrın bilim adamlarından Einstein (1879-1955) ise düşüncelerini şöyle özetlemekteydi:

 

“Kâinatta tecelli etmekte olan sonsuz zekânın milyonda birini mütecavizce anlamaya uğraşmak, işte benim işim... “Bu itiraflar, semavî fer­manın “O yedi göğü birbirine uygun yarattı. Yaratmasında bir düzensizlik göremezsin. Gözünü oraya çevir de bak, bir çatlak görebilir misin! Sonra yine çevir iki kez daha!.. Göz kusur bulmaktan âciz; ve yorgun sana dönecektir” (Mülk süresi, 67/3-4} ha­kikatini bir kez daha perçinlemektedir.

 

İşte mükemmel yaratılış ve ahenk karşısında insana düşen vazife tabiatı anlama ve Sanatkârının karşısında iki büklüm olma halidir. İnsan, tabiatı okuyacak, anlayacak, yükselecektir. Bunun içindir ki, şanı yüce Nebi’ye ilk hitap “Oku!”emridir. Gerçekte bu bir kitabı okuma emri değildir. Çünkü henüz Kur’ân yoktu ve Nebi de ümmî idi. Öyleyse bu emir, kâinat kitabını anlamak, (okumak) tabiattaki kanun ve varlıkların mükemmelliğini idrakedip Yaratıcı’nın yüce kudretini bilmektir.

 

Kaynaklar;

 

- Barnett, Lincoln; Evren ve Einstein

 

- Cisir, Nedim; İlim Felsefe ve Kur’an Işığında imana Dönüş.

 

- İmam-ı Gazali, Filozofların Tutarsızlığı

 

- Russel, Bertrand, Balı Felsefe Tarihi

 

- Sunar, Prof. Dr. Cahit, İslâm’da Felsefe ve Farabi

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...