Jump to content

Sular Ne Güzelse...


devrikcumle
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Hepimizin, birbirimizi son kez gördüğümüz bir gün olacak. O günün hangisi olacağını hiç bilemeyeceğiz.

 

Ve o gün gelecek.

Koyu bir gecede beliren kara bir muhrip gibi girecek hayatımıza.

Düşüncelerimizin arkasındaki o belirsiz bölgede şekilsiz gölgeler gibi dolaşan korku dolu sezgiler yıkıcı gerçeklere dönüşecek.

Yüzündeki gülümsemeyi bize anı olarak bırakan biri ayrılacak bizden.

 

Bir daha o yüzü görmeyeceğiz.

Suya vuran bir ışık gibi alacakaranlıkla birlikte derinliklere çekilecek.

 

Bir bilinmeze doğru uzaklaşacak.

Bugün, o günlerden biri.

Dışarısı leylak kokuyor.

Yeşil sivri yaprakların arasında solgun eflatun çiçek salkımları.

Edebiyatın fahişeleşmiş kelimelerinden leylak, o muhteşem kokusuna rağmen öylesine çok ve öylesine hoyratça kullanılmış ki hiçbir yazar artık alay konusu olmayı göze almadan yanaşamaz bu kelimeye.

 

Ve, sabah leylak kokuyor.

Eski bir dosttan bir daha görüşmemek üzere ayrılmaya giderken kederli ve serin sabah, tabiatın adının söylenmesi en tehlikeli çiçeklerinden birinin kokusunu sürünmüş.

 

Bir yazarı uğurlamaya edebiyat sınavına benzer bir kokunun içinden geçerek gidiyorum.

 

Korkmalı mıyım leylaklardan?

Leylak sözcüğünden korkmalı mıyım?

Sen ne dersin Erdal, silmeli miyim bu sözcüğü?

Ama leylak kokuyor sabah.

 

Ne kelimelerden, ne hayattan, ne de ölümden korkmayacak kadar kederliyim.

"İşte budur çocuğum büyümek, ayrılıkları öğrenmektir."

Zordur yazarların dostlukları.

 

Yazarlar zordur çünkü.

Sonsuz bir iyiliğe ve sonsuz bir kötülüğe açılır kapıları.

Başkalarına sır olan onlara sır değildir, birbirlerinin kötülüğe bakan yüzlerini de iyiliğe bakan yüzlerini de görürler.

Kavgalarına, öfkelerine, saldırganlıklarına rağmen bütün yazarları gizli bir tarikat üyeleri gibi garip bir şekilde birbirlerine bağlayan da onların ortak sırlarıdır.

 

O sırlar başkalarını korkutur.

Yazarlarsa severler sırlarını.

Başkalarını korkutan bizi gülümsetir.

Ve, iki yazar dost olduğunda bir gün birinin diğeri için bir yazı yazmak zorunda kalacağını gizlice bilirler.

Ben senin için bir yazı yazıyorum Erdal.

 

Bu beni şaşırtıyor.

Nasıl duru, berrak ve güzel bir Türkçe’yle yazardın.

Severdin Türkçe’yi.

Türkçe de seni severdi.

Bir yanınla ne kadar aklı başında bir adamdın, bir yanınla da düpedüz deliydin.

 

Saatlerce tartışırdın benimle kelimeler için.

Benim yazdığım eski kelimelerin yerine daha yeni, daha genç kelimeler yazmamı isterdin.

Ben eski kelimeleri severdim.

 

Onun için mi acaba kendimi senden daha yaşlı hissederdim, onun için mi benim senin için değil de, senin benim için bir yazı yazacağına inandım gizlice.

 

Ormana bakan bahçede, sanki önemsiz bir şey yapıyormuş gibi çalışma odana gidip, oradan bitirdiğin yeni hikayeni getirişini, onu ciddiyetle, her bir kelimenin vurgusunu yerli yerine koyarak okuyuşunu sonra dinleyenlerin ne söyleyeceğini, sanki söyleneceklerine aldırmıyormuş gibi saklamaya çalıştığın merakla bekleyişini hatırlıyorum.

 

Benim sana kitabımı verdikten sonra senin yüzüne bakarak beklediğim gibi...

Bu mu bizi, hepimizi, bütün yazarları kardeş yapıyor Erdal, bu zavallı ve insani zaafımız mı?

Yoksa yazdığın beğenildiğinde yüzünün çizgilerinde beliren o oğlan çocuğunu hatırlatan utangaç memnuniyet mi?

Bu sabah ayrılacağız.

 

Ve, hava leylak kokuyor.

Haksızlığa uğramış bir çiçek leylak.

 

Sırf muhteşem bir kokuya sahip olduğu için yağmalanmış, tarumar edilmiş, adı kötü yola düşmüş bir çiçek.

Onu yazarlara benzetsem itiraz edecek bir şey bulurdun sanırım.

 

Havuzun başındaki kavgalarımızı hatırlıyor musun?

Hani çevremizdeki herkesin korkuyla çekilip bizi başbaşa bıraktığı kavgalarımızı.

 

Güzel kavga ederdik.

Artık bir daha kavga etmeyeceğiz.

Hayatı biliyordun, şimdi ölümü öğrendin.

Ölümü öğrenip de yazamamak korkunç bir şey, değil mi Erdal?

Biliyorsun ama yazamıyorsun.

Bir yazarın ölümündeki en acıklı yan bu olmalı.

Hiç kimsenin bilmediğini bilmek ve anlatamamak.

 

Her yazara, öldükten sonra bir sayfa yazma hakkı tanımalıydı tanrı.

Ama o da bizden daha iyi değil işte.

Tanrının kötü yanı hangisi sence, hayatı yaratmış olması mı yoksa ölümü yaratmış olması mı?

Yoksa haksızlığı yaratmış olması mı?

Sana haksızlık yapıldığını düşünüyorum.

 

Gerçek şaheserlerinden pek söz etmezlerdi.

Niye "Odalarda" romanı dillerden dillere dolaşmadı?

Bu konuları sevmezsin.

Hastalığından hoşlanmadığın gibi...

En ağır ameliyatlarından eğlenceli bir seyahatten döner gibi döner ve asla geçirdiğin ameliyatlarından bahsetmezdin.

 

Hiç hastalığından yakınmazdın.

Seni ölüme götüren basamakları tırmanırken bir tek gün yüzünde bir endişe, bir korku görmedim.

Ölüm karşısında duruşun yiğitçeydi gerçekten.

Ve, sen bunun anlaşılmasından bile utanırdın.

 

Biraz utangaçtın.

En çok da iyi yanlarından utanırdın.

Biliyor musun, bazen seni sanki çocuğummuşsun gibi hatırlıyorum.

 

Tuhaf değil mi?

Ben çırakken sen ustaydın, benim ilk kitabımı kimse basmazken basan sendin, sen benden öndeydin ama işte hayatın içindeki ışıkların garip yansımalarından biri, bazen küçük bir çocuk gibi şefkat uyandırırdın bende.

 

Bir keresinde beni nasıl güldürmüştün.

Bir akşamüstü yayınevinde konuşuyorduk galiba.

 

Sen, dertli bir sesle, "Benim için Yozgatlı diyorlar" demiştin.

"İstanbullu musun aslında" diye sormuştum ben de senin böyle üzüldüğünü görünce.

- Kırşehirliyim, demiştin.

Senin "Yozgatlı sanıldığı için üzülen bir Kırşehirli" olmana yıllarca gülmüştüm.

 

Sonra herkese anlatmıştın bunu.

Cenazende konuşacağım.

Sabah leylak kokuyor.

Seni edebiyatın sonsuzluğuna bırakacağız.

Burada Erdal olarak kaybettiğimizin gittiği yerde Erdal Öz olarak dirilişini göreceğiz.

 

Artık sana dokunamayacaklar.

Bundan sonrası sadece sen ve kitapların.

Hep özlediğin huzur.

 

Edebiyat seni şefkatle kucaklayacak, koruyacak, bir yoklukta kaybolmana izin vermeyecek.

Aynen yazdığın Türkçe gibi aydınlık bir yerde duracaksın.

Bilmiyorum gittiğin yerde düzen nasıl ama sanırım Refik Halit’le bir komşuluğun olacak.

Cümleleriniz, ışıklı pınarlar gibi akacak çayırlarınızın arasından.

 

Buralara bir çağlayan gibi dökülecekler.

Küçük çocuklar yıkanacak o sularda, bu dilin en güzel hallerini sizin cümlelerinizden öğrenecek.

Böyle utangaç gülümseme.

Artık iyi şeylerin tadını çıkarmayı öğrenmelisin.

"Leylak" sözcüğü hakkında ne düşündüğünü hiç bilemeyeceğim, değil mi?

 

Çok güzel kokuyorlar.

"Getirip denizle gecenin buluştuğu yere koyduğum yüzüne ışıklar vurup vurup geçiyordu."

Bu senin cümlen, Sular Ne Güzelse’den...

Bize bir karanlık gibi gözüken yerde yüzüne ışıklar vurup vurup geçiyor.

 

Ben o ışıkları görüyorum.

Başkasına sır olan bize sır değil, biliyorsun.

Seni ne tanrıya, ne kadere emanet ederim.

Seni, merhameti ve şefkatiyle hep koruyacak olan edebiyata emanet ediyorum.

Orada hak ettiğin güveni ve huzuru bulacaksın.

 

Böyle utangaç gülümseme.

Cenazende konuşmaya gidiyorum.

Sabah leylak kokuyor.

Yüzüne ışıklar vuruyor Erdal.

 

Sen benim kederime aldırma...

 

 

Ahmet ALTAN

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...