Jump to content

Kozmik Bilimin Gayesi


Guest melisa
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

KOZMİK BİLİM"İN GAYESİ

 

Dünyamızın da içinde bulunduğu nihayetsiz kâinatın büyük bir patlama ile oluştuğu ve günümüze kadar da genişleyerek mevcudiyetini devam ettirdiği gerçeği Yaratıcı'nın "semaları ve yeri yoktan var ettiğinin" bir delilidir.

 

Büyük patlama sonucunda modern kozmolojinin verileri kâinatın durağan olmadığını, devamlı genişlemekte veya büzülmekte olduğunu, bunun sonucunda büyük bir enerjinin ortaya çıktığını ve hareket halindeki bu enerjinin evrenle beraber "dünyamız ve içindekileri" de etkilediğini göstermektedir.

 

Cansız atomlardan evrendeki bütün canlıları yaratan da “O”dur. Evrende tesadüflere yer olmadığının ve evrenin yaratılmış olduğunun delili yine kozmozdaki plan ve düzendir.

 

Büyük patlama ile kozmozdaki mükemmellik evreni hayranlık verici bir hassasiyetle “yaratan”ı işaret eder. Kozmozda tespit edilebilen yaklaşık 300 milyar galaksiden biri olan ve yine yaklaşık 250 milyar yıldızdan oluşan samanyolumuzdaki 12 milyar km2 içinde yaşadığımız güneş sisteminde dünyamız da bulunmaktadır. Samanyolundaki bu küçük dünyamız kendisinin ve güneşin etrafında hızla dönerek mevsimleri oluşturup kozmoza ve dünyamıza ısı ve ışık vererek saniyede 200 km hızla güneş sistemiyle beraber kozmozda hareket ettiği halde biz bu hareketi hissetmeyiz. Kozmozda bize en yakını 500 trilyon km. uzakta olan yıldızların birbirine uzaklıkları da yaklaşık 30 trilyon km. olup ısıları eksi binler derecesindedir. Bilinen yaklaşık 2 milyon bileşimden 1.700.000’i yani % 85’i karbon atomundan oluşmuştur. Karbon, bilindiği gibi, 109 elementten birisidir. İşte modern bilim bütün bunları araştırmaktadır.

 

"Modern bilim"in gayesi; evreni ve içindeki bütün yaratılanları incelemek, insanlığa bunların mahiyetini, nedenini ve niçinini açıklamaktır.

 

"Modern bilim" içinde bir "cüz" olarak kabul edebileceğimiz "kozmik bilim"in gayesi; dünya insanlığının asrımızda kesin olarak bilinmesi gereken gerçekleri, evrenin yoktan var edilişi sonucu ortaya çıkan "enerjinin" boyutlarını "asrın idrakine" göre "ilim ve fen" noktasında izah etmektir.

 

"İnsan" bir enerji alanına sahip olarak kâinattaki enerji denizinin içinde yaratılan diğer muhataplarıyla devamlı etkileşim halinde, Yaratıcı'nın emri doğrultusunda kader çizgisinde planlandığı gibi “rolü”nü oynamaya çalışmaktadır.

 

"Modern bilimin" kabul ettiği termodinamiğin, yani enerjinin bozulması sonucunda kozmosta devamlı hareket halinde olan bu enerjinin, bizler ve diğer varlıklar tarafından kullanılabilmesi için uygun enerji boyutlarına dönüştürülmesi gerekir.

 

"Kozmik bilim", bu enerjinin dönüştürme mekanizmasını "nasıl, neden, niçin"ini akılları gözlerine inenlere izah yolunu seçmiştir.

 

"Modern bilim", insan organizmasının moleküler yapısının yanında evrendeki enerjiyle ilişkili olduğunu ve bu mekanizmanın belli bir plan, nizam ve intizam içinde hareket ettiğini ispat etmiştir.

 

"Einstein'in izafiyet teorisi”nde madde ile enerjinin ayrılmaz bir kütle olduğu, dolayısıyla her şeyin sürekli hareket halindeki enerji parçacıklarından oluştuğu ve birbirini etkiledikleri ileri sürülür.

 

Bu etkilenme ile insanlar "düşünür" veya "düşünemez"; günümüzdeki gibi yaratılış gayesine uygun olan veya olmayan hareketler sergiler.

Enerjiyi "insan" boyutunda değerlendirdiğimizde insan bedeninin karmaşık enerji boyutları olduğu görülür.

 

"Modern bilim" enerjinin yok olmadığını, sadece hareket halinde başka enerji boyutlarına dönüştüğünü kabul eder.

"Kozmik bilim" de, bedendeki enerjiyle beraber bunların belirli noktalarda enerji merkezleri oluşturduğunu ve bu merkezleri birbirine bağlayan enerji kanalları olduğunu söyler.

 

Doğu mistizmini ve aynı kaynaklı felsefik teorileri çağrıştıran ifadeleri kullanıyor diye tenkit eden Batılı hayranlarını aydınlatmak için; güneşin hayat menbaı olduğunu, dünyayı ve içindeki karanlık ruhluları aydınlatmak için güneşin doğudan doğduğunu ve Altaylar’dan başlayarak Orta Asya’dan dünyamızı aydınlattığını, nura gark ettiğini anlatmak istedik...

 

Uzak Doğu'da bunu araştıran bilimde bu merkezlere Sanskritçe "enerji merkezi"; merkezler arasında ve çevre ile irtibatı sağlayan duyarlı enerjileri yüksek, akışkanlığı sağlayan damar ağlarına da "Nadi"ler denilmiştir. Konunun toplumumuzda anlaşılabilmesi için biz de bu terimleri-kelimeleri aynen kullanarak izah yolunu seçtik.

 

Mistik açıdan Uzak Doğu'daki inançlarda ve İslam inancında bunların her an insanlarla alâkalı olduğu, farklı adlarla anılan "400 bin enerji boyutunun" insan bedenlerini kontrolünde tuttuğu veya koruduğu kabul edilmiş bir inanıştır.

 

İçinde yaşadığımız dünya katı maddelerden meydana gelmiş olmasına rağmen, deniz gibi sürekli hareket halinde olan akıcı bir enerjiden oluşmuş ve onunla çevrelenmiştir.

 

Modern bilim de insan organizmasının sadece moleküllerden oluşan fiziksel bir yapısı olmayıp, tüm evrende olduğu gibi onun da bir enerji alanına sahip olduğunu doğrular.

 

Biz enerjiyiz ve sürekli hareket halinde olan bir enerji denizinde yaşıyoruz. Tamamen enerjinin içinde yüzen bir enerji blokuyuz.

 

Enerji; kendini madde olarak değil hareketle gösteren bir kuvvettir. Herkesin kabul edeceği gibi görünmese de, gerçek olan bir kuvvet vardır. Bu kuvvet enerjidir. Bizden farklı boyuttaki bir “ışıma”dır.

 

Bu noktadan hareketle evrende bulunan yegane şeyin, "enerji" olduğunu söyleyebiliriz.

"Einstein'ın izafiyet teorisinin" önemli sonuçlarından biri de, enerjiyle maddenin, birbirinin yerini tutabileceği kabulüdür.

 

Madde, hareketini yavaşlatarak kendini gösteren enerji olduğuna göre, kütle bir enerji blokundan başka bir şey değildir.

 

Biz de enerjiden oluşuyoruz. Katı bir kütle gibi görünen vücutlarımız sürekli hareket halinde bulunan çok miktardaki enerji parçacıklarından başka bir şey değildir.

 

Kozmostaki her şey enerjinin farklı bir boyutudur. Dünyamıza doğrusal olmayan bir gözle baktığımızda, biz dahil çevremizdeki her şeyin enerjiden oluştuğunu ve bu enerjinin tam bir bütün oluşturmak için birbirine içtenlikle bağlı olduğunu görürüz.

 

Bizler birbirinden ayrı varlıklar değiliz. Aynı bütünün parçalarını oluşturuyoruz. Varlıklardan birine etki eden bir şey diğerlerini de etkiler.

 

Bütün düşünceler, davranışlar, sözler, yaptığımız tüm jestler, geri kalan tüm evreni etkileyen enerji şekilleridir.

 

Bir fizik kanununa göre, enerji evrende hiçbir zaman kaybolmaz, sadece Yaratıcısı’nın kudreti ile başka enerjilere dönüşebilir.

 

“Beden”in maddî görünüşü ardındaki iş yapabilme gücü, tam işlevleri ve yetenekleriyle bedenin onsuz var olmayacağı karmaşık bir “enerji sistemi”nden oluştuğu gerçeğidir. İşte kozmik bilimin gayesi bu oluşumun “perde arkası”nı aralamaktır.

 

Yaşam Enerjisi

 

"Kozmik bilimce" vücudumuzda var olduğu kabul edilen enerji merkezleri, "yaşam enerjisi"nin çeşitli şekillerini alırlar, dönüştürürler ve dağıtırlar.

 

Enerji merkezleri yani "enerji merkezleri", yaşam enerjisini "nadiler -kanallar-" yoluyla insanın enerji bölgelerinden, çevresinden, evrenden ve tam enerji yapılarından alırlar; maddî bedenin yaşaması için gerekli olan frekanslara dönüştürürler. Bununla birlikte çevrelerine de ayrıca enerji verirler.

 

Bu enerji sistemiyle; insanlar, yerküre, evren ve bunların hepsi "kozmik enerji" vasıtasıyla karşılıklı bir ilişki içindedirler.

 

Bugün dünyamızı koruyan ozon tabakasının delinmesi havanın, suların, ormanların kirletilip aşırı derecede kimyasal terkiplerle katledilmesi sonucunda, karşımıza bugünkü birçok doğal felaketin çıkması normal görülmelidir.

 

Enerji titreşimleri kendilerini değişik frekanslarda gösterirler.

 

Enerji, çok yoğundan çok safa doğru değişen seviyelerde veya hızlarda titreşir.

 

"Düşünce"; kendini çok hızlı değiştirerek çok yüksek oranda titreşen saf bir "enerji" biçimidir.

 

"Sevgi" bitmez tükenmez bir enerji kaynağıdır.

 

Madde ve enerji birbirlerinin yerine geçebilirler.

 

Hiçbir zaman, madde ve enerji olmadan maddenin tek bir molekülü, enerjinin tek bir atomu var olamaz. Her ikisi birbirinin yerine geçer.

 

Vücudumuzdaki enerji merkezleri, daha önce de belirttiğimiz gibi enerji merkezleridir.

 

Enerji Merkezleri evrenden hayat enerjisini alıp vücuda dağıtırlar.

 

"Enerji merkezlerimiz" açık olduklarında; evrenden gelen enerjiyi kabul ederler, alırlar, metabolizmamıza iletirler ve içimize akmasını sağlarlar.

Vücudumuzun enerjisini arttırmak için enerji merkezlerimizin açık tutulmasına çalışmak çok önemlidir.

 

Kozmik bilimde "hastalıklar" her zaman enerji merkezi seviyesindeki bir enerjinin tıkanması olarak izah edilir.

 

Enerji ve yaşama isteği arasındaki ilişki, çok belirgindir. Heyecanlanan bir insanın "enerjisi artar" ve o kişi canlanır.

Yaşama isteği insanı normal bir birey haline getirir.

Yaşama isteği aşırı derecede ise, kişi olağanüstü bir kişilik sergiler.

 

Hareket eden her cismin enerjiye ihtiyacı vardır. Ancak bu, yaşayan organizmalar olduğunda başka görüşler de söz konusu olur. Mesela; Çin felsefesinde Ying-Yang, In-Yan, aydınlık-karanlık birbirine zıt kutup teşkil eden iki tür enerji mevcut olup, her kötülüğün içinde bir iyilik yani siyahın içinde beyaz her iyiliğin içinde bir kötülük yani beyazın içinde siyah olduğu düşüncesini bizlere anlatır. Esas olan bunların terazide tutulmasıdır. Bunların akupunktur tedavisinin esasını teşkil ettiği kabul edilir.

 

 

Noktalarla hastalıklardan korunmak konusunda ilerleyen sayfalarda geniş ve uygulamalı izahlar verilmiştir.

 

"Kişiliği" enerji açısından anlamaya çalışırsak, kişiliği ve enerjiyi birbirinden ayrı tutmamak lazımdır. Kişinin ne kadar enerjisi olduğunu; bunun ne kadarını kullandığını, kişiliğinin üzerinde ne kadar etkili olduğunu belirtir.

 

Bazı insanların diğerlerinden daha çok enerjileri vardır. Bazıları da enerjilerini tutamaz; âni heyecan ve stresle atarlar. Böyle insanlar, yorgun olmamalarına rağmen kendilerini yorgun hissederler.

 

“Yaşam enerjimiz”in beslenmemizden tutun, çevremizle ilişkiler ve çevre faktörleri, elektromanyetik dalgaların etkisi, düşüncenin insana direk, dolaylı tesiri, planlı yapılan tahribatlar gibi pek çok hadise ile yakın ilişkisi vardır. Yaşam enerjimizi yakın takipte izlemeliyiz.

 

"Yaşam enerjisine"; kalbin atışından, sindirim sisteminin hareketlerine, yürümeye, konuşmaya, ibadetlerden çalışmaya kadar her faaliyet için mutlaka ihtiyaç vardır.

 

Kan akımı vücutta dolaşım sırasında metabolizma ürünlerini ve O2'yi dokulara ve organlara taşır. Amaç, bunlara enerji sağlamak ve aynı zamanda yanma sırasında meydana gelen atıkları da uzaklaştırmaktır.

 

Kan hem bir taşıyıcıdır, hem de enerji yüklüdür.

Kan; vücutta ulaştığı her noktaya canlılık, sıcaklık ve heyecan verir.

 

Kan dışında vücutta “bağırsak”, “hücre sıvıları” ve “bazı bezlerin salgıladığı sıvılar” gibi “enerji yüklü” sıvılar da vardır ve bunların “enerji boyutları” farklıdır. “Yaşam enerjisi”, bu farklı boyutların izahı ile anlaşılabilecektir.

 

Çevrenın Enerjisi

 

Beden; çevredeki enerji ile devamlı bağlantı halindedir.

İnsan bedeni sadece yiyeceklerden enerji almaz. Çevreyle devamlı alışveriş halindedir.

Çevrenin de beden üzerinde etkisi vardır.

Çevrede şayet olumlu etkenler mevcutsa bedende pozitif, değilse negatif enerji yüklenir.

Açık bir havanın, güzel görüntülerin, mutlu insanların üzerimizde olumlu etkileri vardır. Puslu veya kapalı havalar, depresif kişiler bize negatif tesir ederler.

Çevremizdeki enerjiye her birimiz ayrı bir tepki gösteririz. Enerji yüklü insan olumsuz etkileri daha kolay püskürtür.

 

Eğer vücutta akım normal ve kişinin enerji merkezleri açıksa çevresindeki insanları olumlu yönde etkiler.

Müspet enerji yüklü insanlarla beraber olduğumuzda mutlu olduğumuzu hissederiz. “Çevrenizin enerjisi” sizin kişiliğinizle doğru orantılıdır. Bakın öyle olduğunu göreceksiniz.

 

Düşüncenın Enerjisi

 

"İnsanlar" cüz’i iradeleriyle gelecekteki mutluluklarını veya mutsuzluklarını, yani sonuç itibariyle "kader"lerini kendileri belirler.

 

"İnsan" diğer yaratılanlardan farklı olarak "düşüncesiyle" gideceği yolu "cüz’i iradesi"yle belirleyecek ama yaratılış gereği bu bir tesadüf sonucu oluşmayacak. Sonuçta "Yaratıcı”nın gösterdiği yolda hareket ederek ortaya çıkan “kader”ini yaşayacaktır.

 

Düşünce, dünyadaki bütün kuralların yönlendiricisi olarak görülmelidir.

 

Hiç düşündünüz mü kozmozdaki ölçü ve kusursuzluğu? İnsanın ve onu besleyen bitkilerin şuursuz çamurdan meydana geldiklerini, meyvelerin kabuklarının, hayvanların tüy ve derilerinin koruyucu bir ambalaj olarak yaratıldığını... Havanın uçmak, denizin yüzmek, karanınsa ayakta durmak için ihdas edildiğini... Bütün bunların ve herşeyin bir anda bir “afet”le kaybedilebileceğini, herşeyin ölümle son bulabileceğini ve yaratıcının bütün bunları yapabilecek tek güç olduğunu düşündünüz mü?..

 

Düşünceler ilahi kurallar istikametinde yeşerir ve geliştirilirse; problem üretici değil, çözücü, yüksek karakterde ve seviyede insanlar yetişir.

 

İnsanlar doğru düşünmek için yanlış düşünceleri beyinlerinden atarak saf zihinlerle "büyük işler" başarabilirler.

 

Küçük yaşta kendi kendilerini yönetmeyi öğrenenler, yukarıdaki yön dışında, beyin fonksiyonunu geliştirenler, hayatta başlarına gelecek kötü olayların pek çoğundan kurtulmuş ve başarılı olmuşlardır.

 

"Düşünce"nizin geleceğinize ait bütün yaşanacakların “mutlak hakimi” olduğuna inanırken, mutlak hakim olan Yaratıcı’nın gücünü hatırlayın.

 

Düşünceyi, Yaratıcı’nın size bahşettiği istikamette yönlendirmenizle "iyiliklerin", aksi halde ise "kötülüklerin" kaderiniz olacağını biliniz.

Bu gerçek. Bütün mistik anlayışlarda bunun böyle olduğu ispatlanmıştır.

 

Uzun araştırma ve deneyler sonucunda "beynin ürettiği düşüncenin elektrik akımlarına benzeyen etkiler gösterdiği ve bu etkilerin canlı maddelerin eczalarında zaman zaman değişkenlik göstererek müsbetten menfiye veya menfiden müsbete geçtikleri tespit edilmiştir."

 

Algılayıp gördüğünüz kadar düşünürseniz hayvandan farksız olursunuz. Amaç düşüncenizin gücüyle görebilme, sınırları zorlama, gördüğünüzü araştırarak “düşüncenin enerjisi”nden istifade etme, “kozmik bilinç”e erişmeye cehd etme ve “insan” olduğunu anlamaktır.

 

Şiddetli ve kötü düşünceli heyecanların hayat sisteminde zararlı ve çok tehlikeli kimyasal oluşumlar meydana getirdiğini ve bu maddelerin bedenin her tarafına çeşitli yollarla yayıldığını görebileceğimiz gibi; güzel, hoş ve neşeli heyecanların bedendeki enerji hücrelerini tahrik ederek faydalı kimyasal maddelerin bedene yayılmasını sağladıkları görülmüştür.

 

Bu da “müsbet düşünce”nin insan bedenindeki etkisini ilmî olarak ispatlamaktadır.

 

Burada “inanmak” yani “düşüncenin gücü” insanların inancı ile ilgili olmayıp sadece bir düşünce boyutudur.

 

Bunu biz âniden gelen heyecanlarla, yani beyinde oluşan düşünceyle mekanizmanın şoka girmesi sonucunda -ki bu bazen korkudan bazen de sevinçten olabilmektedir- bedende beklenmedik değişiklikler olmasından görebilmekteyiz. Kimileri bunu "kalp krizinden ölüm" diye yorumlamaktadır. Bazen arabaya binerken veya kapıda, bazen ise bir kişi veya maddeye değdiğimizde bir elektrik çarpması olur. İşte bu sizin her an bedeninizde olan bir “enerji”dir. Bunun mutlaka bir yolla topraklanıp bedenden atılması gereklidir. Düşüncenin gücü burada ortaya çıkmaktadır. “Düşünce gücü”nü O’ndan alıp O’nu dikkate vermeli. Yani her zaman belki bilmeyerek kullandığımız, tesadüfen, ben ne şanslıyım, ben ne akıllıyım, yağmur yağıyor, güneş tutuldu vs. gibi düşünceler insandaki iman duygusunun zayıflığına ve şuur sahiplerinin düşüncesizliğine, düşüncenin güçsüzlüğüne işarettir. Herşeyin O’nun “ol” demesi ile olduğunu düşünmeyi unutmamalıdır. “Düşüncenin gücü”, yorumlayanına göre değişebilmektedir.

 

 

İnancin Enerjisi

 

İman yoluyla tedavi, bir dinî mezhebin veya ibadethanenin yetkisiyle olmaz.

 

Yaratıcı'ya inanarak; aklımızı çeşitli metotlarla yönlendirdiğimizde organlarımızın da görevlerini kolaylaştırabiliriz.

İman kuvveti’yle ne kırılan bir bacak ne de ölmüş bir hücre diriltilemeyebilir, ancak şartlandırılarak yani "telkin" yoluyla tedaviye yardımcı olunabilir.

 

“Nefs” hep nakit işlere yönelik enerji oluşturup öncelikli olanlarını yürütür. İnsanlar ibadetlerini yapmakta zorlandıkları hâlde işlerine her gün giderler. Çünkü maaş alırlar. Fakat ibadetlerini ise erteleyebilirler.

 

İnsandaki içgüdüsel sesler ve şartlanma bizi akıl sesinden uzak tutar. Bu da bizi yeni bir inanca, arayışa ve bilimi zorlayarak yeni buluşlara ve görüşlere doğru yönlendirir. İnancın enerjisi bize bu yolla yeni ufuklar açabilir. Akıl sesi kurallı dengeleyicidir. Vicdan içgüdüsel bir sestir ve inançtır. Bir “enerji”dir.

 

Çünkü insan ruhu "yaratılış gereği" olmasını istediği bir şeye yürekten inanmaya hazırdır.

İnsanın üfürükçü, hipnozcu ve kırık-çıkıkçı gibi, metot üreten pek çok kişiyi arayıp bulması, deneye dayanmayan metotlara itibar etmesi de bu düşünceden kaynaklanmaktadır.

 

İnsanın düşünceyle oluşturduğu "korku ve neşe" bir arada bulunamaz.

 

Korku, "asit-karbonlu hava gibidir; aklı ve ruhu zehirler, bazen ölümlere bile sebep olabilir" denilmiştir.

Savaşlarda büyük kahramanlıklar gösteren nice kadın ve erkeğin küçücük böceklerden veya farelerden korkması “düşüncelerin etkisiyle beyinlere nakşedilen korkudandır.”

 

Hayatımızdaki geri dönüşü olmayan hataları unutarak beynimizdeki "menfi enerjiler"den kurtulmalıyız.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Evet günümüz düşünürleri, gelişen bilimin de ışığında, artık, ister katı ister sıvı olsun, bütün maddelerin sürekliliğinin sadece görünümde böyle olduğunu kabul etmekte; katılarla sıvıların gerçekte daima hareket hâlinde bulunan atomlardan meydana geldiğini bilmekte ve çalışmalarını buna göre düzenlemektedirler...

 

Ve gene modern bilim ışığında düşünen kişiler, bizim yapı olarak kabalığımız dolayısıyla, maddenin atomik yapısından habersiz olduğumuzu belirtmektedirler...

 

Kezâ evrenin de, her zerreyi oluşturan elektromanyetik dalgaların meydana getirdiği, insan idrâkının ötesindeki, bir tümel yapı olduğunu vurgulamaktadırlar...

 

Yani, yakın zamana kadar "herşey maddeden ibarettir, madde ötesinde hiç bir şey yoktur", diyen zihniyet tamamiyle iflâs etmiş; bunun yerine, tümüyle madde ötesinin meydana getirdiği "engin bir evren" düşüncesi ortaya çıkmıştır...

 

Bu dalgalar, bütününün -tâbiri câizse- yoğunlaştığı yerde "madde" adı altında kütleler hâlinde görünen dünyada yaşayan beş duyulu insan; içinde bulunduğu şartlara rağmen sadece ve sadece tefekkür gücüyle madde ötesine geçebilecek özelliklere sahip olmuş ve bu muazzam sırrı ortaya çıkartabilmiştir...

 

Peki bu buluşu nasıl gerçekleştirdi beşduyuyla kısıtlı, madde görüntüsü içindeki insan?..

 

Kademe kademe onu görelim isterseniz şimdi özetle...

 

İlk defa İngiliz hakimi Prout, basit bir cismin her bir atomunun, hidrojen atomlarının bir birleşimi olduğunu anladı ve böylece de evrenin tek bir cevherden yâni hidrojenden kurulmuş bulunduğunu açıkladı...

 

Nitekim 1911'de Langevin, 16 atom hidrojenin 1 atom oksijeni meydana getirdiği ve bu arada da binde sekizlik bir kayıp verdiğini bilim dünyasına ispat etti...

 

Böylece insanın, görünümde "çok" diye nitelendirdiği şeylerin, gerçekte "tek" bir asıldan geldiği -ki dini tâbir ile kesretin vahdetten çıktığı- açıklanmış oldu...

 

Bundan sonra ünlü bilim adamı Albert Einstein şu açıklamayı yaptı:

 

"Madde enerjidir; enerji de, madde!.. Aradaki fark gelip geçici bir hâldir...

 

Eğer madde dediğimiz şey kitlesini bırakıp ışık hızıyla seyretmeye başlarsa biz ona radyasyon-ışın, yahut enerji deriz...

 

Yok eğer, enreji bilakis yoğunlaşır, katılaşırsa, durgun bir hâl alırsa, biz onun kitlesini tayin ve tesbit edebiliyorsak, bu defa da ona madde, deriz..."

 

Ve nitekim ilk defa olarak 1945 Temmuzunda, New Mexico'da Alamogordo'da maddenin ele gelir bir miktarı ışığa, harekete, sese ve enerjiye çevrilebildi...

 

Daha sonra da yuvarlak tasavvur edilen elektron, elektrik enerjisinin dalgalanır bir miktarına döndü; atom da birbiri üstüne konmuş bir dalga kümesi olarak nitelendirilmeye başlandı...

 

Hâsılı bizim için artık "bütün maddeyi, dalgalardan ibarettir... şeklinde kabul etmekten ve dalgalar âleminde yaşıyoruz" demekten başka bir çare kalmadı...

 

Bütün bunlar ancak bilim adamının değerlendirebildiği şeylerdir hâlen dünya üzerinde...

 

Fakat bizim değerlendirebileceğimiz şeyler de yok değil bu "dalgalar âleminde!"

 

Gelin bizim bazılarını beş duyuyla tesbit edebildiğimiz dalgalar-ışınlar bütününün bir kısmına şöyle bir göz atalım...

 

İşte,

 

1.numarada, köpek kulağının değerlendirdiği dalgalar yer alıyor.

 

2.numarada insan kulağının değerlendirebildiği dalgalar var.

 

3.numarada ise kedi kulağının değerlendirebildikleri... Bundan sonra sırasıyla:

 

4. Ultrasonik dalgalar,

 

5.Radyo dalgaları (L - uzun, M - orta, S - kısa dalgalar ki bunları ancak radyo dediğimiz bir çeşit adaptörün vasıtasıyla değerlendirebiliyoruz).

 

6.Televizyon dalgaları ( VHF - UHF - SHF - EHF ki bu dalgaları da televizyon denen adaptörün gözümüze adaptasyonu ile almaktayız).

 

7.Radar dalgaları...

 

8.Şerare dalgaları...

 

9.Hareket dalgaları...

 

10.Ve nihâyet gözümüzün degerlendirebildiği kırmızı - mor arası renk olarak tesbit edebildiğimiz ışınlar...

 

11. Morötesi ışınlar...

 

12. Rontgen (X-Ray) ışınları...

 

13.Kozmik ışınlar (dalga boyu santimetrenin 10.000.000.000.000'da birinden kısa).

 

14. Herşeye rağmen tesbit edemediğimiz meçhul ışınlar...

 

Yukarıda belirtilen, bilimin tesbit ettiği dalgalar ışınlar dışında daha pek çok dalgalar-ışınlar bulunmaktadır ki, insanlık bunların yapımıza göre neye karşıt olduğunu bilememektedir.

 

Ve insan duyularının kabalığı, kesitsel algılama araçlarıyla kayıtlılığı dolayısıyla, evrende mevcut bulunan hadsiz hesapsız orandaki ışınsal yapıları, pek çok yerde ve pek çok zaman, idrâk edemediği için, inkâr etmekte, yok saymaktadır...

 

Halbuki bu doğru mudur?

 

Görebilmek ile görememek arasındaki fark, ancak santimetrenin yüzbinde üçü kadar bir yer tutar...

 

Şöyle ki, insan gözünün görmeye başladığı saha morötesi ışınların dalga boyunun başladığı 0,0004cm. ve görme işlemlerinin son bulduğu saha da kırmızı ışınların dalga boyunun başladığı 0.0007cm. lik sahadır...

 

Halbuki güneşten daha çok çeşitli ışınlar yayılmaktadır...

 

İşte kırmızı ışınlardan ötede, dalga uzunluğu 0,0008cm'den başlayıp 0,032 cm'de biten ışınlardır...

 

Kezâ bundan daha kısa olan bazı ışınlar dahi aynı usûlle film üzerine tesbit edilebilmektedir...

 

Keza morötesinde dalgaboyu 0,0003 cm'den başlayıp 0,0001 cm'de son bulan ışınlar bulunmaktadır ki, sadece fotoğraf plakasına tesbit edilmektedir... Keza bundan daha kısa olan ışınları dahi aynı usülle film üzerine tesbit edilebilmektedir.

 

Şimdi gelin bu RÖNTGEN yani x-ray IŞINLARI üzerinde duralım biraz...

 

Hepimizin de bildiği gibi, Röntgen ışınları bizim bedenimizden geçmekte bir film üzerine vücudumuzun çeşitli organlarına ait tesbitler yapabilmektedir...

 

Hattâ bu geçiş sırasında, tıbbın da bildiği gibi, çeşitli hücrelerde ve organlarda bir kısım tahribat dahi meydana getirmektedir!... Ve bu yüzden de hamile kadınların alt bölümü ile yeni doğan çocuklara röntgen çektirilmemesi tavsiye edilmektedir.

 

Oysa biz bedenimizden geçen ve hatta bize zarar veren bu RÖNTGEN IŞINLARININ vücudumuzdan geçişinden tamamen habersiz bulunuyoruz!.. Ki bu ışınların dalgaboyu yaklaşık olarak santimetrenin 100 milyonda biri kadardır...

 

Peki şimdi sorarız:

 

İnsan, Röntgen ışınlarının dahi varlığını ve vücudundan geçtiğini beş duyusuyla tesbit edemezken, acaba nasıl olur da daha yüksek frekanslı dalgaların varlığını inkâr eder?.. Yahut böyle birşey olmaz, der?..

 

VE DAHİ, BİLEMEDİĞİ FREKANSTAKİ O DALGALARIN MÂHİYETİNİ iNKÂR MÂNÂSINA GELEN, YAPISININ BU ÇEŞİT DALGALARDAN MEYDANA GELDİĞİ AÇIKLANAN BİR TAKIM YARADILMIŞLARI inkâr EDER ?..

 

Evet şimdi hemen meseleyi konumuza bağlayalım:

 

İslâm kaynaklarında "CİN" adıyla açıklanan; halk arasında ise "RUH", "PERİ", "DEV" diye anılan varlığın yapısı; İslâm Dini’nin mukaddes kitabı Kur`ân-ı Kerim`de:

 

"Min MEÂRİCİN min NAR" yani dumansız ateş; yâni IŞINLARDAN, yâni DALGALARDAN (55-15)...

 

ve...

 

"Min NÂR is SEMÛM" yani EN İNCE ve HASSAS MESÂMATA (gözeneklere) NÜFUZ EDİCİ ve ZEHİRLEYİCİ ATEŞ yâni DALGA-IŞIN (15-27) anlamına gelen âyetlerle izah edilmiştir...(1)

 

(1)Bakınız: Hak Dini Kur'ân Dili, cild: 4 sayfa: 3095.

 

"DUMANSIZ"

 

"ZEHİRLEYİCİ"

 

"TÜM GÖZENEKLERE NÜFÛZ EDİCİ"

 

diye belirtilen "ATEŞ", elbetteki bugün hepimizin bildiği "IŞIN" yani "dalga yapı"dan başka birşey değildir!.

 

İşte 1400 yıl öncesinin diliyle, "CİN" denilen varlıkların yapısını meydana getiren "dalga yapı", "Dumansız, zehirleyici, en ince gözeneklere nüfuz edici ATEŞ" olarak târif edilmiştir...

 

"IŞINLARIN" yani "dalga canlıların", bundan 1400 sene evvel "dumansız, zehirleyici ve tüm gözeneklere nüfuz edici ATEŞ" olarak anlatılması, bize göre KUR`ÂN-I KERİM'in en önde gelen MÛCİZELERİNDEN birisidir.

 

İşte bu târiften anlaşıldığına göre, "CİN" adı verilen yaratıkların yapısı;

 

"EN iNCE MESÂMATA YANİ MADDEYE NÜFÛZ EDİCİ ÖZELLİĞE SAHİP OLAN DUMANSIZ ATEŞTEN YANİ BUGÜNKÜ DİLDE KULLANILDIĞI ŞEKLİYLE DALGADAN (wawe)"

 

meydana gelmiştir.

 

Ancak bu gerçek, 1400 yıl öncesinde, Kur`ân-ı Kerim'de, o günün anlayış seviyesi nazarı itibare alınarak "BİZ CİNLERİ FİLANCA IŞINLARDAN YARATTIK", şeklinde açıklanmamış; benzetme yollu bir ifadeyle "dumansız ateş", "en ince mesâmata nüfuz edici ve zehirleyici ateş" diye târif edilerek; insanların anlayışına; ilimlerinin bu konuyu anlayacak bir seviyeye gelmesine bırakılmıştır...

 

Nitekim o günlerden buyana geçen yaklaşık olarak 1400 sene sonunda, bilim bir anda muazzam bir hamle yaparak gelişme göstermiş; ışınların varlığını evrenin yapısını kısmen de olsa tesbit edebilmiş; bundan sonra da bu âyetlerin işaret etmek istediği gerçek, din ile ilmi bağdaştırabilen kişiler tarafından ortaya çıkartılabilmiştir...

 

Ki böylelikle de "CİN" ve ona bağlı bazı varlıkların varlığı bilimsel olarak anlaşılabilir hale gelmiştir...

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Dünyadaki herşey madde ve mana karışımıdır!

Bu teori din ile bilimi barıştıracak

Bugünkü bilim herşeyin madde ve enerjiden ibaret olduğunu öngörüyor. Nevada Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yunus Çengel ise tabiattaki herşeyin madde ve mana karışımı olduğunu söylüyor. Bilim ıskaladığı bu gerçeği kabul ederse önü daha da açılacak, insanların evrene ve tabiata bakış açısı değişecek.

 

Çengel, Elmas Teorisi adını verdiği teorisiyle bilimde çığır açmayı hedefliyor. Yeni teori şu: “Dünyada her şey madde ve mânâ karışımıdır. Yani dünyada bir madde boyutu var. Fakat bir de madde olmayan bir sürü şey var.”

Muhakeme ve gözleme dayalı Elmas Teorisi’nin müspet ilimlere tamamen uygun olduğunu söyleyen Çengel, Einstein’ın da 1905’te, yayınlarını, muhakemeye dayanarak yaptığını hatırlatıyor.

Elmasın, kurşun kalemlerde iç olarak kullandığımız grafit denen madde ve sobalarda yaktığımız kömürle aynı malzemeden olduğunu biliyor muydunuz? Peki o zaman, torbası 10 YTL’ye satılan kömür ile küçük bir parçasına dahi paha biçilemeyen elmasın farkı ne diye sorduğunuzu duyar gibi oluyoruz. Bilim adamları, elmas ile kömürü birbirinden ayıran özelliğin, elmasta karbon atomlarının düzlemsel bir tabaka yerine üç boyutlu bir kristal oluşturacak şekilde dizilmeleri ve pozisyon almalarında olduğunu söylüyor. Daha açık ifade edersek, toprak altında yani karanlıkta kömür ile elmas madeninin içerik olarak aslında hiçbir farkı yok. Fark, her ikisinin ışıkla buluşması ile ortaya çıkan durumda. Yani, elmasın, ışığı kömür gibi emmeyip, yansıtması ve ışıltılı bir hâl almasında. Ve insanların da bu ışıltılı hâle yüklediği mana ve anlamda. Çünkü elmasın paha biçilemeyen madde olması ve güzelliği de bizler için buradan geliyor. Işıltılı hâli bizler için bir anlam ifade etmeseydi, elmas da dün yanın en pahalı madenlerinden biri olmayacaktı.

 

Ancak bugünün bilim adamlarının genel görüşü, her şeyin kaynağının madde ve enerji olduğu yönünde. Dolayısıyla maddeye baktığımızda da temel yapısı itibariyle her atomda elektron, proton ve nötron bulunuyor. Bu anlayışa göre altın da, demir de, kömür, elmas ve taş da aynı şeyi ifade edecekti bizler için. Bir örnek daha verelim. Elimizde bir gül var. Üzeri de çamurlu. Gül ve çamuru laboratuvarda tahlil ettirdiğimizde her ikisinin temel yapısının da madde olarak tamamen aynı olduğu rapor edilecekti bize: Elektron, proton, nötron. Fakat gerçekte her ikisinin de farklı olduğunu biliyoruz. Peki o zaman gül ile çamuru birbirinden ayıran ve bilimin ıskaladığı şey ne?

Yeni teori şu: “Dünyada her şey madde ve mânâ karışımıdır. Yani dünyada bir madde boyutu var. Fakat bir de madde olmayan bir sürü şey var.” İddiayı dile getiren isim ise Amerikan Nevada Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yunus Çengel. 20 yılı aşkın süredir ABD’de bilim adamı olarak çalışan Çengel, buna “Elmas Teorisi” diyor. Prof. Dr. Çengel, Elmas Teorisi’nin, bilimin gereği olan gözleme dayalı olduğunu ifade ediyor. Yıllarca gözlemlediklerini Elmas Teorisi ile dile getiren Çengel, böylece, birbiriyle küskün olan, hatta birbirinden uzak duran bilim ile dinin barışmasına katkı sağlamayı amaçlıyor. Barışırlarsa ne mi olacak? Yunus Çengel’in deyimiyle, bilimin önü daha da açılacak.

Duanın iyileşmeye etkisi inceleniyor

Daha önce kabul görmeyen akupunktur tam anlaşılamamış olsa da tıpta kullanılıyor. Bizde ‘kocakarı ilaçları’ olarak bilinen bitkisel ilaçlarla tedaviye de başlamış Amerikan tıp dünyası. Son gelinen noktada Pensilvanya Üniversitesi, araştırılacak konular arasına duayı da almış. Üniversite, duanın iyileşmeye etkisini inceleyecek. Ancak, Prof. Çengel’in söylediğine göre tıp biliminin kat ettiği yola karşılık fizik bu konuda hâlâ kör. Yani maddenin dışında bir şeyin varlığını kabul etmemeye direniyor.

Çengel, geliştirdiği Elmas Teorisi’ne daha da açıklık getirmek için bu noktada bir örnek daha sunuyor: “Kitabı ele alalım. Kitabımızın ağırlığı 100 gram olsun. Bunun 99 gramı kağıt, 1 gramı mürekkepten müteşekkil. Ve yanda da yine 99 gram ağırlığında boş kağıt ile üzerine 1 gram mürekkep dökülmüş bir malzeme olsun. İkisini karşılaştırdığımızda, malzemesi tamamen aynı olmasına rağmen ikincisinin kitap olmadığını söyleyeceğiz. Demek ki kitabı kitap yapan mânâsıdır.”

 

İnsanların evrene,tabiata bakışı değişecek

Elmas Teorisi ile, yani varlıkların madde dışında bir de mânâ âlemleri olduğunun kabulü ile mühendislik âleminde yeni bir çığır açacağını, fizik dünyasında da çalkantıya sebep olacağını belirten Yunus Çengel, teori sayesinde insanların evrene, tabiata bakışının değişeceğini düşünüyor. Şu anda riayet edilen “Her şey madde ve enerjidir. Her şeyin kaynağı da madde ve enerjidir.” bakış açısının da bırakılacağını kaydediyor.

Çengel teorisinin önünün açık olduğunu vurgulayarak şu Einstein'in sözünü hatırlatıyor: ‘Eğer bir fikir başta saçma ve uçuk gelmiyorsa onun için ümit yok demektir.’ Onun için Elmas Teorisi’ni anlamakta fizikçiler biraz zorlanacak. Felsefe uzmanları da bunu gayet iyi anlayacak.”

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

KOZMİK BİLİM"İN GAYESİ

 

 

Dünyamızın da içinde bulunduğu nihayetsiz kâinatın büyük bir patlama ile oluştuğu ve günümüze kadar da genişleyerek mevcudiyetini devam ettirdiği gerçeği Yaratıcı'nın "semaları ve yeri yoktan var ettiğinin" bir delilidir.

 

 

Büyük patlama sonucunda modern kozmolojinin verileri kâinatın durağan olmadığını, devamlı genişlemekte veya büzülmekte olduğunu, bunun sonucunda büyük bir ******nin ortaya çıktığını ve hareket halindeki bu ******nin evrenle beraber "dünyamız ve içindekileri" de etkilediğini göstermektedir.

 

 

Cansız atomlardan evrendeki bütün canlıları yaratan da “O”dur. Evrende tesadüflere yer olmadığının ve evrenin yaratılmış olduğunun delili yine kozmozdaki plan ve düzendir.

 

 

Büyük patlama ile kozmozdaki mükemmellik evreni hayranlık verici bir hassasiyetle “yaratan”ı işaret eder. Kozmozda tespit edilebilen yaklaşık 300 milyar galaksiden biri olan ve yine yaklaşık 250 milyar yıldızdan oluşan samanyolumuzdaki 12 milyar km2 içinde yaşadığımız güneş sisteminde dünyamız da bulunmaktadır. Samanyolundaki bu küçük dünyamız kendisinin ve güneşin etrafında hızla dönerek mevsimleri oluşturup kozmoza ve dünyamıza ısı ve ışık vererek saniyede 200 km hızla güneş sistemiyle beraber kozmozda hareket ettiği halde biz bu hareketi hissetmeyiz. Kozmozda bize en yakını 500 trilyon km. uzakta olan yıldızların birbirine uzaklıkları da yaklaşık 30 trilyon km. olup ısıları eksi binler derecesindedir. Bilinen yaklaşık 2 milyon bileşimden 1.700.000’i yani % 85’i karbon atomundan oluşmuştur. Karbon, bilindiği gibi, 109 elementten birisidir. İşte modern bilim bütün bunları araştırmaktadır.

 

"Modern bilim"in gayesi; evreni ve içindeki bütün yaratılanları incelemek, insanlığa bunların mahiyetini, nedenini ve niçinini açıklamaktır.

 

 

"Modern bilim" içinde bir "cüz" olarak kabul edebileceğimiz "kozmik bilim"in gayesi; dünya insanlığının asrımızda kesin olarak bilinmesi gereken gerçekleri, evrenin yoktan var edilişi sonucu ortaya çıkan "******nin" boyutlarını "asrın idrakine" göre "ilim ve fen" noktasında izah etmektir.

 

 

"İnsan" bir ****** alanına sahip olarak kâinattaki ****** denizinin içinde yaratılan diğer muhataplarıyla devamlı etkileşim halinde, Yaratıcı'nın emri doğrultusunda kader çizgisinde planlandığı gibi “rolü”nü oynamaya çalışmaktadır.

 

 

"Modern bilimin" kabul ettiği termodinamiğin, yani ******nin bozulması sonucunda kozmosta devamlı hareket halinde olan bu ******nin, bizler ve diğer varlıklar tarafından kullanılabilmesi için uygun ****** boyutlarına dönüştürülmesi gerekir.

 

 

"Kozmik bilim", bu ******nin dönüştürme mekanizmasını "nasıl, neden, niçin"ini akılları gözlerine inenlere izah yolunu seçmiştir.

 

 

"Modern bilim", insan organizmasının moleküler yapısının yanında evrendeki ******yle ilişkili olduğunu ve bu mekanizmanın belli bir plan, nizam ve intizam içinde hareket ettiğini ispat etmiştir.

 

 

"Einstein'in izafiyet teorisi”nde madde ile ******nin ayrılmaz bir kütle olduğu, dolayısıyla her şeyin sürekli hareket halindeki ****** parçacıklarından oluştuğu ve birbirini etkiledikleri ileri sürülür.

 

 

Bu etkilenme ile insanlar "düşünür" veya "düşünemez"; günümüzdeki gibi yaratılış gayesine uygun olan veya olmayan hareketler sergiler.

 

 

******yi "insan" boyutunda değerlendirdiğimizde insan bedeninin karmaşık ****** boyutları olduğu görülür.

 

 

"Modern bilim" ******nin yok olmadığını, sadece hareket halinde başka ****** boyutlarına dönüştüğünü kabul eder.

 

 

"Kozmik bilim" de, bedendeki ******yle beraber bunların belirli noktalarda ****** merkezleri oluşturduğunu ve bu merkezleri birbirine bağlayan ****** kanalları olduğunu söyler.

 

 

Doğu mistizmini ve aynı kaynaklı felsefik teorileri çağrıştıran ifadeleri kullanıyor diye tenkit eden Batılı hayranlarını aydınlatmak için; güneşin hayat menbaı olduğunu, dünyayı ve içindeki karanlık ruhluları aydınlatmak için güneşin doğudan doğduğunu ve Altaylar’dan başlayarak Orta Asya’dan dünyamızı aydınlattığını, nura gark ettiğini anlatmak istedik...

 

 

Uzak Doğu'da bunu araştıran bilimde bu merkezlere Sanskritçe "****** merkezi"; merkezler arasında ve çevre ile irtibatı sağlayan duyarlı ******leri yüksek, akışkanlığı sağlayan damar ağlarına da "Nadi"ler denilmiştir. Konunun toplumumuzda anlaşılabilmesi için biz de bu terimleri-kelimeleri aynen kullanarak izah yolunu seçtik.

 

 

Mistik açıdan Uzak Doğu'daki inançlarda ve İslam inancında bunların her an insanlarla alâkalı olduğu, farklı adlarla anılan "400 bin ****** boyutunun" insan bedenlerini kontrolünde tuttuğu veya koruduğu kabul edilmiş bir inanıştır.

 

 

İçinde yaşadığımız dünya katı maddelerden meydana gelmiş olmasına rağmen, deniz gibi sürekli hareket halinde olan akıcı bir ******den oluşmuş ve onunla çevrelenmiştir.

 

 

Modern bilim de insan organizmasının sadece moleküllerden oluşan fiziksel bir yapısı olmayıp, tüm evrende olduğu gibi onun da bir ****** alanına sahip olduğunu doğrular.

 

 

Biz ******yiz ve sürekli hareket halinde olan bir ****** denizinde yaşıyoruz. Tamamen ******nin içinde yüzen bir ****** blokuyuz.

 

 

******; kendini madde olarak değil hareketle gösteren bir kuvvettir. Herkesin kabul edeceği gibi görünmese de, gerçek olan bir kuvvet vardır. Bu kuvvet ******dir. Bizden farklı boyuttaki bir “ışıma”dır.

 

 

Bu noktadan hareketle evrende bulunan yegane şeyin, "******" olduğunu söyleyebiliriz.

 

 

"Einstein'ın izafiyet teorisinin" önemli sonuçlarından biri de, ******yle maddenin, birbirinin yerini tutabileceği kabulüdür.

 

 

Madde, hareketini yavaşlatarak kendini gösteren ****** olduğuna göre, kütle bir ****** blokundan başka bir şey değildir.

 

 

Biz de ******den oluşuyoruz. Katı bir kütle gibi görünen vücutlarımız sürekli hareket halinde bulunan çok miktardaki ****** parçacıklarından başka bir şey değildir.

 

 

Kozmostaki her şey ******nin farklı bir boyutudur. Dünyamıza doğrusal olmayan bir gözle baktığımızda, biz dahil çevremizdeki her şeyin ******den oluştuğunu ve bu ******nin tam bir bütün oluşturmak için birbirine içtenlikle bağlı olduğunu görürüz.

 

 

Bizler birbirinden ayrı varlıklar değiliz. Aynı bütünün parçalarını oluşturuyoruz. Varlıklardan birine etki eden bir şey diğerlerini de etkiler.

 

 

Bütün düşünceler, davranışlar, sözler, yaptığımız tüm jestler, geri kalan tüm evreni etkileyen ****** şekilleridir.

 

 

Bir fizik kanununa göre, ****** evrende hiçbir zaman kaybolmaz, sadece Yaratıcısı’nın kudreti ile başka ******lere dönüşebilir.

 

 

“Beden”in maddî görünüşü ardındaki iş yapabilme gücü, tam işlevleri ve yetenekleriyle bedenin onsuz var olmayacağı karmaşık bir “****** sistemi”nden oluştuğu gerçeğidir. İşte kozmik bilimin gayesi bu oluşumun “perde arkası”nı aralamaktır.

 

 

Yaşam ******si

 

 

"Kozmik bilimce" vücudumuzda var olduğu kabul edilen ****** merkezleri, "yaşam ******si"nin çeşitli şekillerini alırlar, dönüştürürler ve dağıtırlar.

 

 

****** merkezleri yani "****** merkezleri", yaşam ******sini "nadiler -kanallar-" yoluyla insanın ****** bölgelerinden, çevresinden, evrenden ve tam ****** yapılarından alırlar; maddî bedenin yaşaması için gerekli olan frekanslara dönüştürürler. Bununla birlikte çevrelerine de ayrıca ****** verirler.

 

 

Bu ****** sistemiyle; insanlar, yerküre, evren ve bunların hepsi "kozmik ******" vasıtasıyla karşılıklı bir ilişki içindedirler.

 

 

Bugün dünyamızı koruyan ozon tabakasının delinmesi havanın, suların, ormanların kirletilip aşırı derecede kimyasal terkiplerle katledilmesi sonucunda, karşımıza bugünkü birçok doğal felaketin çıkması normal görülmelidir.

 

 

****** titreşimleri kendilerini değişik frekanslarda gösterirler.

 

 

******, çok yoğundan çok safa doğru değişen seviyelerde veya hızlarda titreşir.

 

 

"Düşünce"; kendini çok hızlı değiştirerek çok yüksek oranda titreşen saf bir "******" biçimidir.

 

 

"Sevgi" bitmez tükenmez bir ****** kaynağıdır.

 

 

Madde ve ****** birbirlerinin yerine geçebilirler.

 

 

Hiçbir zaman, madde ve ****** olmadan maddenin tek bir molekülü, ******nin tek bir atomu var olamaz. Her ikisi birbirinin yerine geçer.

 

 

Vücudumuzdaki ****** merkezleri, daha önce de belirttiğimiz gibi ****** merkezleridir.

 

 

****** Merkezleri evrenden hayat ******sini alıp vücuda dağıtırlar.

 

 

"****** merkezlerimiz" açık olduklarında; evrenden gelen ******yi kabul ederler, alırlar, metabolizmamıza iletirler ve içimize akmasını sağlarlar.

 

 

Vücudumuzun ******sini arttırmak için ****** merkezlerimizin açık tutulmasına çalışmak çok önemlidir.

 

 

Kozmik bilimde "hastalıklar" her zaman ****** merkezi seviyesindeki bir ******nin tıkanması olarak izah edilir.

 

 

****** ve yaşama isteği arasındaki ilişki, çok belirgindir. Heyecanlanan bir insanın "******si artar" ve o kişi canlanır.

 

 

Yaşama isteği insanı normal bir birey haline getirir.

 

 

Yaşama isteği aşırı derecede ise, kişi olağanüstü bir kişilik sergiler.

 

 

Hareket eden her cismin ******ye ihtiyacı vardır. Ancak bu, yaşayan organizmalar olduğunda başka görüşler de söz konusu olur. Mesela; Çin felsefesinde Ying-Yang, In-Yan, aydınlık-karanlık birbirine zıt kutup teşkil eden iki tür ****** mevcut olup, her kötülüğün içinde bir iyilik yani siyahın içinde beyaz her iyiliğin içinde bir kötülük yani beyazın içinde siyah olduğu düşüncesini bizlere anlatır. Esas olan bunların terazide tutulmasıdır. Bunların akupunktur tedavisinin esasını teşkil ettiği kabul edilir.

 

 

Noktalarla hastalıklardan korunmak konusunda ilerleyen sayfalarda geniş ve uygulamalı izahlar verilmiştir.

 

 

"Kişiliği" ****** açısından anlamaya çalışırsak, kişiliği ve ******yi birbirinden ayrı tutmamak lazımdır. Kişinin ne kadar ******si olduğunu; bunun ne kadarını kullandığını, kişiliğinin üzerinde ne kadar etkili olduğunu belirtir.

 

 

Bazı insanların diğerlerinden daha çok ******leri vardır. Bazıları da ******lerini tutamaz; âni heyecan ve stresle atarlar. Böyle insanlar, yorgun olmamalarına rağmen kendilerini yorgun hissederler.

 

 

“Yaşam ******miz”in beslenmemizden tutun, çevremizle ilişkiler ve çevre faktörleri, elektromanyetik dalgaların etkisi, düşüncenin insana direk, dolaylı tesiri, planlı yapılan tahribatlar gibi pek çok hadise ile yakın ilişkisi vardır. Yaşam ******mizi yakın takipte izlemeliyiz.

 

 

"Yaşam ******sine"; kalbin atışından, sindirim sisteminin hareketlerine, yürümeye, konuşmaya, ibadetlerden çalışmaya kadar her faaliyet için mutlaka ihtiyaç vardır.

 

 

Kan akımı vücutta dolaşım sırasında metabolizma ürünlerini ve O2'yi dokulara ve organlara taşır. Amaç, bunlara ****** sağlamak ve aynı zamanda yanma sırasında meydana gelen atıkları da uzaklaştırmaktır.

 

 

Kan hem bir taşıyıcıdır, hem de ****** yüklüdür.

 

 

Kan; vücutta ulaştığı her noktaya canlılık, sıcaklık ve heyecan verir.

 

 

Kan dışında vücutta “bağırsak”, “hücre sıvıları” ve “bazı bezlerin salgıladığı sıvılar” gibi “****** yüklü” sıvılar da vardır ve bunların “****** boyutları” farklıdır. “Yaşam ******si”, bu farklı boyutların izahı ile anlaşılabilecektir.

 

 

Çevrenın ******si

 

 

Beden; çevredeki ****** ile devamlı bağlantı halindedir.

 

 

İnsan bedeni sadece yiyeceklerden ****** almaz. Çevreyle devamlı alışveriş halindedir.

 

 

Çevrenin de beden üzerinde etkisi vardır.

 

 

Çevrede şayet olumlu etkenler mevcutsa bedende pozitif, değilse negatif ****** yüklenir.

 

 

Açık bir havanın, güzel görüntülerin, mutlu insanların üzerimizde olumlu etkileri vardır. Puslu veya kapalı havalar, depresif kişiler bize negatif tesir ederler.

 

 

Çevremizdeki ******ye her birimiz ayrı bir tepki gösteririz. ****** yüklü insan olumsuz etkileri daha kolay püskürtür.

 

 

Eğer vücutta akım normal ve kişinin ****** merkezleri açıksa çevresindeki insanları olumlu yönde etkiler.

 

 

Müspet ****** yüklü insanlarla beraber olduğumuzda mutlu olduğumuzu hissederiz. “Çevrenizin ******si” sizin kişiliğinizle doğru orantılıdır. Bakın öyle olduğunu göreceksiniz.

 

 

Düşüncenın ******si

 

 

"İnsanlar" cüz’i iradeleriyle gelecekteki mutluluklarını veya mutsuzluklarını, yani sonuç itibariyle "kader"lerini kendileri belirler.

 

 

"İnsan" diğer yaratılanlardan farklı olarak "düşüncesiyle" gideceği yolu "cüz’i iradesi"yle belirleyecek ama yaratılış gereği bu bir tesadüf sonucu oluşmayacak. Sonuçta "Yaratıcı”nın gösterdiği yolda hareket ederek ortaya çıkan “kader”ini yaşayacaktır.

 

 

Düşünce, dünyadaki bütün kuralların yönlendiricisi olarak görülmelidir.

 

 

Hiç düşündünüz mü kozmozdaki ölçü ve kusursuzluğu? İnsanın ve onu besleyen bitkilerin şuursuz çamurdan meydana geldiklerini, meyvelerin kabuklarının, hayvanların tüy ve derilerinin koruyucu bir ambalaj olarak yaratıldığını... Havanın uçmak, denizin yüzmek, karanınsa ayakta durmak için ihdas edildiğini... Bütün bunların ve herşeyin bir anda bir “afet”le kaybedilebileceğini, herşeyin ölümle son bulabileceğini ve yaratıcının bütün bunları yapabilecek tek güç olduğunu düşündünüz mü?..

 

 

Düşünceler ilahi kurallar istikametinde yeşerir ve geliştirilirse; problem üretici değil, çözücü, yüksek karakterde ve seviyede insanlar yetişir.

 

 

İnsanlar doğru düşünmek için yanlış düşünceleri beyinlerinden atarak saf zihinlerle "büyük işler" başarabilirler.

 

 

Küçük yaşta kendi kendilerini yönetmeyi öğrenenler, yukarıdaki yön dışında, beyin fonksiyonunu geliştirenler, hayatta başlarına gelecek kötü olayların pek çoğundan kurtulmuş ve başarılı olmuşlardır.

 

 

"Düşünce"nizin geleceğinize ait bütün yaşanacakların “mutlak hakimi” olduğuna inanırken, mutlak hakim olan Yaratıcı’nın gücünü hatırlayın.

 

 

Düşünceyi, Yaratıcı’nın size bahşettiği istikamette yönlendirmenizle "iyiliklerin", aksi halde ise "kötülüklerin" kaderiniz olacağını biliniz.

 

 

Bu gerçek. Bütün mistik anlayışlarda bunun böyle olduğu ispatlanmıştır.

 

 

Uzun araştırma ve deneyler sonucunda "beynin ürettiği düşüncenin elektrik akımlarına benzeyen etkiler gösterdiği ve bu etkilerin canlı maddelerin eczalarında zaman zaman değişkenlik göstererek müsbetten menfiye veya menfiden müsbete geçtikleri tespit edilmiştir."

 

 

Algılayıp gördüğünüz kadar düşünürseniz hayvandan farksız olursunuz. Amaç düşüncenizin gücüyle görebilme, sınırları zorlama, gördüğünüzü araştırarak “düşüncenin ******si”nden istifade etme, “kozmik bilinç”e erişmeye cehd etme ve “insan” olduğunu anlamaktır.

 

 

Şiddetli ve kötü düşünceli heyecanların hayat sisteminde zararlı ve çok tehlikeli kimyasal oluşumlar meydana getirdiğini ve bu maddelerin bedenin her tarafına çeşitli yollarla yayıldığını görebileceğimiz gibi; güzel, hoş ve neşeli heyecanların bedendeki ****** hücrelerini tahrik ederek faydalı kimyasal maddelerin bedene yayılmasını sağladıkları görülmüştür.

 

 

Bu da “müsbet düşünce”nin insan bedenindeki etkisini ilmî olarak ispatlamaktadır.

 

 

Burada “inanmak” yani “düşüncenin gücü” insanların inancı ile ilgili olmayıp sadece bir düşünce boyutudur.

 

 

Bunu biz âniden gelen heyecanlarla, yani beyinde oluşan düşünceyle mekanizmanın şoka girmesi sonucunda -ki bu bazen korkudan bazen de sevinçten olabilmektedir- bedende beklenmedik değişiklikler olmasından görebilmekteyiz. Kimileri bunu "kalp krizinden ölüm" diye yorumlamaktadır. Bazen arabaya binerken veya kapıda, bazen ise bir kişi veya maddeye değdiğimizde bir elektrik çarpması olur. İşte bu sizin her an bedeninizde olan bir “******”dir. Bunun mutlaka bir yolla topraklanıp bedenden atılması gereklidir. Düşüncenin gücü burada ortaya çıkmaktadır. “Düşünce gücü”nü O’ndan alıp O’nu dikkate vermeli. Yani her zaman belki bilmeyerek kullandığımız, tesadüfen, ben ne şanslıyım, ben ne akıllıyım, yağmur yağıyor, güneş tutuldu vs. gibi düşünceler insandaki iman duygusunun zayıflığına ve şuur sahiplerinin düşüncesizliğine, düşüncenin güçsüzlüğüne işarettir. Herşeyin O’nun “ol” demesi ile olduğunu düşünmeyi unutmamalıdır. “Düşüncenin gücü”, yorumlayanına göre değişebilmektedir.

 

 

İnancin ******si

 

 

İman yoluyla tedavi, bir dinî mezhebin veya ibadethanenin yetkisiyle olmaz.

 

 

Yaratıcı'ya inanarak; aklımızı çeşitli metotlarla yönlendirdiğimizde organlarımızın da görevlerini kolaylaştırabiliriz.

 

 

İman kuvveti’yle ne kırılan bir bacak ne de ölmüş bir hücre diriltilemeyebilir, ancak şartlandırılarak yani "telkin" yoluyla tedaviye yardımcı olunabilir.

 

 

“Nefs” hep nakit işlere yönelik ****** oluşturup öncelikli olanlarını yürütür. İnsanlar ibadetlerini yapmakta zorlandıkları hâlde işlerine her gün giderler. Çünkü maaş alırlar. Fakat ibadetlerini ise erteleyebilirler.

 

 

İnsandaki içgüdüsel sesler ve şartlanma bizi akıl sesinden uzak tutar. Bu da bizi yeni bir inanca, arayışa ve bilimi zorlayarak yeni buluşlara ve görüşlere doğru yönlendirir. İnancın ******si bize bu yolla yeni ufuklar açabilir. Akıl sesi kurallı dengeleyicidir. Vicdan içgüdüsel bir sestir ve inançtır. Bir “******”dir.

 

 

Çünkü insan ruhu "yaratılış gereği" olmasını istediği bir şeye yürekten inanmaya hazırdır.

 

 

İnsanın üfürükçü, hipnozcu ve kırık-çıkıkçı gibi, metot üreten pek çok kişiyi arayıp bulması, deneye dayanmayan metotlara itibar etmesi de bu düşünceden kaynaklanmaktadır.

 

 

İnsanın düşünceyle oluşturduğu "korku ve neşe" bir arada bulunamaz.

 

 

Korku, "asit-karbonlu hava gibidir; aklı ve ruhu zehirler, bazen ölümlere bile sebep olabilir" denilmiştir.

 

 

Savaşlarda büyük kahramanlıklar gösteren nice kadın ve erkeğin küçücük böceklerden veya farelerden korkması “düşüncelerin etkisiyle beyinlere nakşedilen korkudandır.”

 

 

Hayatımızdaki geri dönüşü olmayan hataları unutarak beynimizdeki "menfi ******ler"den kurtulmalıyız.

 

Bu Ahmet Maranki'nin Yaşam ******si adlı kitabından galiba Çok iyi bir kitaptır. Herkese Tavsiye ediyorum...

--------------------

Neden Yazdığım bir kelime hep ****** sansür var?

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...