Jump to content

Psikospritüel Kriz


Guest natilyus81
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Önce PSK’nın ne olduğunu kısaca tanımlayalım. (a)

 

Gittikçe artan oranlarda maddi değerler üzerine inşâa edilen batı dünyası medeniyeti bildiğimiz gibi manevi değerleri ve insanın manevi boyutunu ihmal etti. Rûhbilim de bu tek boyutlu gelişimin tabii olarak tesiri altında kaldı. İlimsiz bilim, kendi kendini yok eden ekolojik felâket sürecini başlatırken, insan nefsini kısmen kavrayan rûhbilim de nefs katlarının sâdece bâzı alt katlarına vâkıf olabildi ve üst katlardaki güzellikleri, letâfeti fark edemedi. Böylece - bilimsel alanda - içinde yaşadığımız çağın belkide en büyük çelişkisi meydana çıktı. - Bozulan insan - kendisine inanmayan, güvenmeyen, gelişim potansiyelini,”sırrını”kavramayan, kısaca kim olduğunu bilmeyen rûhbilimciler tarafından”tamir”edilmek istendi. Bu karamsar yaklaşım, sonuç olarak, insan karşısında şüpheci bir vâroluşsal tavır (b) takınmamıza neden oldu. Modern psikoloji, palyatif/yüzeysel olarak bazı geçici başarılar getirse de, son analizde, çevresel kirlenmenin de ana nedeni olan, insanın rûhsal vâroluş kirlenmesini önleyemedi. Psikosomatik tıp, beden/soma nın yanına rûh/psişe yi koyarak ve bu ikisinin birbirlerinden ayrı telakki edilemeyeceğini kanıtladıysa da, orantıya koyulduğunda rûhbilim - soma / beden - bilimine göre çok daha az gelişti.(1)

 

Bu yetersiz gelişmenin en önemli nedenlerinden birisi, güncel alışılmış bilinç durumumuzun (GABD) alternatifi olmayan en üst düzey bilinç olduğu yanılgısı ve dolayısıyla insanın iç âlem zenginliğinin fark edilememesiydi. Hâlbuki kitabın önceki bölümünde belirttiğimiz gibi, daha 20 asrın başlangıcında

Amerikalı rûhbilimci William James :

 

“Bizim - normal - diye tanımladığımız, rasyonel güncel uyanıklık bilincimiz, olabilecek bilinç durumlarından sadece birisidir. Zar gibi ince bir sınırın arkasında tamamen değişik bilinç potansiyelleri yatar. Hayat boyu onların varlığını bilmeden yaşayabiliriz fakat uygun uyaran tatbik edildiğinde, bunlar bir çırpıda tamamen ortaya çıkarlar”.

diyordu.

 

Tüm bu manevi iç âlemin mevcudiyetinden mahrum kalmış ”modern” rûhbilim, kendi ”normallik” ölçülerine sığmayan insan yaşantılarını bâzen anormallik bâzen de”delilik”diye damgaladı. Fakat 1960 larda Kaliforniya’da, doğu âlemi ve medeniyetinin doruk noktasına erişmiş batı dünyası arasında ilginç bir - buluşma / yeniden tanışma - yaşandı. Genç nesil Amerikalılar, gidişatın pek - tekin - olmadığını sezmişler ve alternatif arayışlara girmişlerdi. Bu”yeni çağ / new age”dalgası tedrici olarak san’at, kültür, edebiyat, mimari, çevrebilim, psikoloji, pedagoji, sosyoloji ve hatta modern fizik bilimine bile nüfûz etti. Psikoloji’de benötesi/transpersonal dalı da bu akımın bir sonucu olarak meydana çıktı.

 

Tüm bu gelişimin paralelinde psikiyatri ne yaptı ? Baştan batı dünyasının ampirik metodlara dayanan biyolojik psikiyatri modelini, ister istemez psikoterapi ekolleri ile birlikte yürüttü, ama biyolojik yönelimli akımla, dinamik psikiyatriyi temsil eden, psikoterapi yanlıları arasında bâzen açık, bâzende gizli eşik altı rekabet, hatta çekişme, bugünlere kadar sürüp geldi. Açık ifâde edersek biyolojik ekol yanlıları, - rûhcuları - hep küçük gördüler, önemsemediler.

 

Bunun en komik örneklerinden birisi Zürich Burghölzli hastanesinde yaşadığım bir olaydı. Bendeniz araştırma bölümünde asistan olarak çalışıyordum ve Prof. J.Angst’ın şefliğini yaptığı bu bölüm biyolojik psikiyatride dünyaca tanınmış bir üne sahipti. Ama hemen yan tarafta yine araştırma bölümü çerçevesinde faaliyet gösteren Prof. Scharfetter’in şizofreni araştırma grubu vardı. J.Angst biyolojik psikiyatrinin temsilcisi olarak bir - Shogun - (Japon derebeyi) edasıyla, tüm ciddiyeti ve bilimsel titizliği ile ortalıkta gezerken, Scharfetter, uzun hint elbisesi ile dolaşırdı (kendisi, Hintli falan değil, Avusturya’lıydı). Tezat ve oynanan metakomünikatif oyun o kadar komikti ki gülmekten çatlardık.

 

Ama sâdece biyolojik yönün taraftarları, diğerlerini küçük görmedi, dinamik psikiyatriyi savunanlarda, aynı pozitivist / ampiri üzerine dayanan dünya görüşü eğitiminden geldikleri için, hep bir eziklik, hep bir eksiklik, yetersizlik yaşadılar. Ne yaman çelişki değil mi ? Bir ömür boyu kendini insana ada ve şüphe içinde ol. Tabi ki statikçilerin çok önemli bir avantajı vardı, bu da laboratuar deneyimleriydi. Bizim garip dinamikçiler de gözlemledikleri rûhsal fenomenleri - ölçek - lerle ölçmek, biçmek, tartmak istediler. Ama hep bir adım gerideydiler, sanki bu yarışta daha baştan kaybetmeye mahkumdular ! Ve sonunda olan oldu, son senelerde bu denge psikoterapi aleyhine bozuldu ve hâlen bozulmaya da devam ediyor. Nörofizyoloji, biyokimya alanlarında kaydedilen hakikaten takdire şayan gelişmeler biyolojik psikiyatri yanlılarını aşırı güven dolu bir zafer sarhoşluğuna getirdi. Tabi ki farmakoloji endüstrisinin milyarlarca dolarlık reklam vs”desteği” de bu süreçte göz ardı edilemezdi. Sağlık sigortalarının verimlilik stratejilerinin de uzun süreli bir psikoterapötik yaklaşıma için ne denli olumsuz baktığı da hesaba katıldığında, modern rûhbilimin soma / beden ile kısıtlı kalma tehlikesi meydana çıktı. Halbuki tüm tecrübeli hekimlerin bildikleri gibi, rûhsal rahatsızlıkların en etkili, kalıcı tedavisi, farmakoterapi/psikoterapi/sosyoterapi üçlüsü bir arada uygulandığında gerçekleşiyordu.

 

60 lı yılların arayışlarında, medeniyetler önyargısız bir tarzda birbirleri ile temas ettiklerinde, bazı kültürlere has ve batı bilimine göre patoloji / hastalık diye tanımlanması mümkün olmayan bazı özel”uç yaşantılar”müşâhede edildi. Maslow, tüm insanlık âleminde var olan bu aşkınlık yaşantılarını,”Dinler, Değerler ve Uç Yaşantılar”adlı kitabında etraflıca anlattı. Meselâ şamanizm’in hala hüküm sürdüğü medeniyetlerde (Kore, Afrika, Kuzey Orta Asya) bir”şamanik kriz”müşâhede ediliyordu. Baştan bu kriz psikoza benzese de, zaman içersinde uzunlamasına izlendiğinde, bu kişilerin aslında rahatsızlıkları boyunca hiçbirzaman psikozun kaosuna düşmedikleri ve kendilerine has bilinçli veya bilinçdışı bir gizli mantık sistemi çerçevesinde, bir tür - gelişim krizinden - (evolutionary crisis) geçtikleri anlaşılıyordu. Tesadüfen o kişi (meselâ Koreli genç bir üniversite öğrencisi) New York’ta eğitim görürken böyle bir krize girse,”State Psychiatric Hospital”da, nöroleptiklerle”doyuncaya kadar / quantum satis”tedavi! edilecek ve “normalleştirilecek” ti. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, bizim dünyamızdaki meczublarımız içinde aynı süreç geçerli olabilirdi. Fakat etnopsiko-sosyolojik araştırmalar yapıldıkça, insanoğlunun tarih boyunca bu tip sınır ötesi yaşantıları, daha yüksek bir varoluş konumuna geçmek için tüm medeniyetlerde yaşamış olduğu meydana çıktı.

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Önce PSK’nın ne olduğunu kısaca tanımlayalım. (a)

 

Gittikçe artan oranlarda maddi değerler üzerine inşâa edilen batı dünyası medeniyeti bildiğimiz gibi manevi değerleri ve insanın manevi boyutunu ihmal etti. Rûhbilim de bu tek boyutlu gelişimin tabii olarak tesiri altında kaldı. İlimsiz bilim, kendi kendini yok eden ekolojik felâket sürecini başlatırken, insan nefsini kısmen kavrayan rûhbilim de nefs katlarının sâdece bâzı alt katlarına vâkıf olabildi ve üst katlardaki güzellikleri, letâfeti fark edemedi. Böylece - bilimsel alanda - içinde yaşadığımız çağın belkide en büyük çelişkisi meydana çıktı. - Bozulan insan - kendisine inanmayan, güvenmeyen, gelişim potansiyelini,”sırrını”kavramayan, kısaca kim olduğunu bilmeyen rûhbilimciler tarafından”tamir”edilmek istendi. Bu karamsar yaklaşım, sonuç olarak, insan karşısında şüpheci bir vâroluşsal tavır (b) takınmamıza neden oldu. Modern psikoloji, palyatif/yüzeysel olarak bazı geçici başarılar getirse de, son analizde, çevresel kirlenmenin de ana nedeni olan, insanın rûhsal vâroluş kirlenmesini önleyemedi. Psikosomatik tıp, beden/soma nın yanına rûh/psişe yi koyarak ve bu ikisinin birbirlerinden ayrı telakki edilemeyeceğini kanıtladıysa da, orantıya koyulduğunda rûhbilim - soma / beden - bilimine göre çok daha az gelişti.(1)

 

Bu yetersiz gelişmenin en önemli nedenlerinden birisi, güncel alışılmış bilinç durumumuzun (GABD) alternatifi olmayan en üst düzey bilinç olduğu yanılgısı ve dolayısıyla insanın iç âlem zenginliğinin fark edilememesiydi. Hâlbuki kitabın önceki bölümünde belirttiğimiz gibi, daha 20 asrın başlangıcında

Amerikalı rûhbilimci William James :

 

“Bizim - normal - diye tanımladığımız, rasyonel güncel uyanıklık bilincimiz, olabilecek bilinç durumlarından sadece birisidir. Zar gibi ince bir sınırın arkasında tamamen değişik bilinç potansiyelleri yatar. Hayat boyu onların varlığını bilmeden yaşayabiliriz fakat uygun uyaran tatbik edildiğinde, bunlar bir çırpıda tamamen ortaya çıkarlar”.

diyordu.

 

Tüm bu manevi iç âlemin mevcudiyetinden mahrum kalmış ”modern” rûhbilim, kendi ”normallik” ölçülerine sığmayan insan yaşantılarını bâzen anormallik bâzen de”delilik”diye damgaladı. Fakat 1960 larda Kaliforniya’da, doğu âlemi ve medeniyetinin doruk noktasına erişmiş batı dünyası arasında ilginç bir - buluşma / yeniden tanışma - yaşandı. Genç nesil Amerikalılar, gidişatın pek - tekin - olmadığını sezmişler ve alternatif arayışlara girmişlerdi. Bu”yeni çağ / new age”dalgası tedrici olarak san’at, kültür, edebiyat, mimari, çevrebilim, psikoloji, pedagoji, sosyoloji ve hatta modern fizik bilimine bile nüfûz etti. Psikoloji’de benötesi/transpersonal dalı da bu akımın bir sonucu olarak meydana çıktı.

 

Tüm bu gelişimin paralelinde psikiyatri ne yaptı ? Baştan batı dünyasının ampirik metodlara dayanan biyolojik psikiyatri modelini, ister istemez psikoterapi ekolleri ile birlikte yürüttü, ama biyolojik yönelimli akımla, dinamik psikiyatriyi temsil eden, psikoterapi yanlıları arasında bâzen açık, bâzende gizli eşik altı rekabet, hatta çekişme, bugünlere kadar sürüp geldi. Açık ifâde edersek biyolojik ekol yanlıları, - rûhcuları - hep küçük gördüler, önemsemediler.

 

Bunun en komik örneklerinden birisi Zürich Burghölzli hastanesinde yaşadığım bir olaydı. Bendeniz araştırma bölümünde asistan olarak çalışıyordum ve Prof. J.Angst’ın şefliğini yaptığı bu bölüm biyolojik psikiyatride dünyaca tanınmış bir üne sahipti. Ama hemen yan tarafta yine araştırma bölümü çerçevesinde faaliyet gösteren Prof. Scharfetter’in şizofreni araştırma grubu vardı. J.Angst biyolojik psikiyatrinin temsilcisi olarak bir - Shogun - (Japon derebeyi) edasıyla, tüm ciddiyeti ve bilimsel titizliği ile ortalıkta gezerken, Scharfetter, uzun hint elbisesi ile dolaşırdı (kendisi, Hintli falan değil, Avusturya’lıydı). Tezat ve oynanan metakomünikatif oyun o kadar komikti ki gülmekten çatlardık.

 

Ama sâdece biyolojik yönün taraftarları, diğerlerini küçük görmedi, dinamik psikiyatriyi savunanlarda, aynı pozitivist / ampiri üzerine dayanan dünya görüşü eğitiminden geldikleri için, hep bir eziklik, hep bir eksiklik, yetersizlik yaşadılar. Ne yaman çelişki değil mi ? Bir ömür boyu kendini insana ada ve şüphe içinde ol. Tabi ki statikçilerin çok önemli bir avantajı vardı, bu da laboratuar deneyimleriydi. Bizim garip dinamikçiler de gözlemledikleri rûhsal fenomenleri - ölçek - lerle ölçmek, biçmek, tartmak istediler. Ama hep bir adım gerideydiler, sanki bu yarışta daha baştan kaybetmeye mahkumdular ! Ve sonunda olan oldu, son senelerde bu denge psikoterapi aleyhine bozuldu ve hâlen bozulmaya da devam ediyor. Nörofizyoloji, biyokimya alanlarında kaydedilen hakikaten takdire şayan gelişmeler biyolojik psikiyatri yanlılarını aşırı güven dolu bir zafer sarhoşluğuna getirdi. Tabi ki farmakoloji endüstrisinin milyarlarca dolarlık reklam vs”desteği” de bu süreçte göz ardı edilemezdi. Sağlık sigortalarının verimlilik stratejilerinin de uzun süreli bir psikoterapötik yaklaşıma için ne denli olumsuz baktığı da hesaba katıldığında, modern rûhbilimin soma / beden ile kısıtlı kalma tehlikesi meydana çıktı. Halbuki tüm tecrübeli hekimlerin bildikleri gibi, rûhsal rahatsızlıkların en etkili, kalıcı tedavisi, farmakoterapi/psikoterapi/sosyoterapi üçlüsü bir arada uygulandığında gerçekleşiyordu.

 

60 lı yılların arayışlarında, medeniyetler önyargısız bir tarzda birbirleri ile temas ettiklerinde, bazı kültürlere has ve batı bilimine göre patoloji / hastalık diye tanımlanması mümkün olmayan bazı özel”uç yaşantılar”müşâhede edildi. Maslow, tüm insanlık âleminde var olan bu aşkınlık yaşantılarını,”Dinler, Değerler ve Uç Yaşantılar”adlı kitabında etraflıca anlattı. Meselâ şamanizm’in hala hüküm sürdüğü medeniyetlerde (Kore, Afrika, Kuzey Orta Asya) bir”şamanik kriz”müşâhede ediliyordu. Baştan bu kriz psikoza benzese de, zaman içersinde uzunlamasına izlendiğinde, bu kişilerin aslında rahatsızlıkları boyunca hiçbirzaman psikozun kaosuna düşmedikleri ve kendilerine has bilinçli veya bilinçdışı bir gizli mantık sistemi çerçevesinde, bir tür - gelişim krizinden - (evolutionary crisis) geçtikleri anlaşılıyordu. Tesadüfen o kişi (meselâ Koreli genç bir üniversite öğrencisi) New York’ta eğitim görürken böyle bir krize girse,”State Psychiatric Hospital”da, nöroleptiklerle”doyuncaya kadar / quantum satis”tedavi! edilecek ve “normalleştirilecek” ti. Fazla uzağa gitmeye gerek yok, bizim dünyamızdaki meczublarımız içinde aynı süreç geçerli olabilirdi. Fakat etnopsiko-sosyolojik araştırmalar yapıldıkça, insanoğlunun tarih boyunca bu tip sınır ötesi yaşantıları, daha yüksek bir varoluş konumuna geçmek için tüm medeniyetlerde yaşamış olduğu meydana çıktı.

 

Alıntıdır

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...