Jump to content

Çıktım Erik Dalına Yunus Emre "Açıklamalı"


Guest Tugrali
 Paylaş

Önerilen Mesajlar

Çıktım erik dalına

Anda yedim üzümü

Bostan ıssı kakıyıp

Der ne yersin kozumu

 

Uğruluk yaptı bana

Bühtan eyledim ona

Çerçi de geldi aydır

Hani aldın gözgünü

 

Kerpiç koydum kazana

Poyraz ile kaynattım

Nedir diye sorana

Bandım verdim özünü

 

İplik verdim cullaha

Sarıp yumak etmemiş

Becid becid ısmarlar

Gelsin alsın bezini

 

Bir serçenin kanadın

Kırk katıra yüklettim

Çift dahi çekemedi

Şöyle kaldı kazını

 

Bir sinek bir kartalı

Salladı vurdu yere

Yalan değil gerçektir

Ben de gördüm tozunu

 

Bir küt ile güreştim

Elsiz ayağım aldı

Güreşip basamadım

Gövündürdü özümü

 

Kafdağı'ndan bir taşı

Şöyle attılar bana

Öylelik yola düştü

Bozayazdı yüzümü

 

Balık kavağa çıkmış

Zift turşusun yemeğe

Leylek koduk doğurmuş

Baka şunun sözünü

 

Gözsüze fısıldadım

Sağır sözüm işitmiş

Dilsiz çağırıp söyler

Dilimdeki sözümü

 

Bir öküz boğazladım

Kakladım sere kodum

Öküz ıssı geldi der

Boğazladım kazımı

 

Bundan da kurtulmadım

Nideyim bilemedim

Bir çerçi de geldi der

Kanı aldın gözgümü

 

Tosbağaya sataştım

Gözsüz sepek yoldaşı

Sordum sefer nereye

Kayseri'ye âzimi

 

Yunus bir söz söylemiş

Hiçbir söze benzemez

Münafıklar elinden

Örter mâ'na yüzünü

 

YUNUS EMRE

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü.

Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu.

 

Bu beyitten murat oldur ki; her amel ağacının bir türlü meyvesi ve yemişi olur. Ve zahirde her meyvenin bir mahsus ağacı olduğu gibi, her ilmin bir mahsus aleti vardır. Anın ile hâsıl olur. Mesela ilm-i zahirin hulusüne alet; lügat ve sarf ve nahiv ve âdab ve mantık ve meani ve hikmet ve hey’et ve kelam ve hadis ve usül ve fıkıh ve tefsirdir. Ve ilm-i batının hulusüne alet; evvela hulus-ü daim ve olgun Mürşid nefesi ile fasılasız zikir ve az yemek ve az konuşmak ve az uyumak ve yalnız kalmaktır. Ve ilm-i hakikatin hulusüne alet; terk-i dünya ve terk-i ukba ve terki terk etmektir.

 

İmdi aziz merhum erik ve üzüm ve ceviz ile şeriat ve tarikat ve hakikate işaret ederler.

 

Zira eriğin taşrası yenir içi yenmez. Erik gibi olan meyvelerin cümlesi amelin zahirine işarettir.

 

Ve üzüm gibilerin cümlesi amelin batınına işarettir. Zira üzüm hem yenir ve hem nice türlü nimetler andan zuhura gelir. Sucuk ve köfte ve pekmez ve turşu ve sirke ve bunların emsali nice nimetler hâsıl olur. Ve lakin içinde bir miktar riya ve tezkiye çekirdeği olmakla amel-i batına denir hakikate denilmez.

 

Ve ceviz sırf hakikate misaldir ki; içinde asla yabana atacak bir şey yoktur. Hem yenir ve hem nice marazlara ve illetlere şifa hâsıl olur.

 

İmdi bir kimse erik talep ederse erik ağacından ister ve üzüm talep ederse bağından talep eder ve ceviz talep ederse ceviz ağacından talep eder.

İmdi her kimse üzümü erik ağacından talep ederse o kimse ahmak ve cahildir. Kuru yere zahmet çeker, külli emeği hebadır, hâsılı mahsulü ancak zahmettir.

 

Pes imdi bu malum olduysa bir kimse zahir amelinin doğru olup olmadığını bilmek isterse anı şeraitten ve erbabından talep eder. Ve fıkıh kitaplarına müracaat eder. Andan bilip, öğrenip amel eder. Ve eğer batın amelinin salahını ve fesadını ve tenezzülünü ve terakkisini bilmek isterse mürşidin telkini ile usül-ü esma ile gönül kitabına ve ilm-i tabire müracaat eder. Her gün rüyada ne görürse mürşidine arz eyler. Anlar da ona ahvali beyan eder. Andan ol müşkül hallolur. Sulûk edip perver olur.

 

Ve kimse ilm-i hakikatin ki kendini bilmek ve ayni Marifet-i Rabb’dır zevkine ve hâline ermek isterse, Mürşid-i Kâmil terbiyesi ve büyük perhiz ateşi ile nefsin cemi-i evsafını ve beşeriyetini ve benliğini yakıp masivayı reddederek tamamıyla mahv-ı vücud-i zılli kıldıktan sonra ayni vücud hakiki olup fenası aynı beka olmağile olur.

 

İmdi bu üç ilmin başka başka yolu vardır. Yolu ile talep edilirse ümittir ki az müddetle maksut hasıl olur. Nitekim erik ve üzümün ve cevizin başka semereleri olup her biri kendi ağacından talep olunduğu gibi.

 

İmdi bir kimse zahir amelini işlerken ben batın ilmini ve ilm-i hakikati zahir ameli ile ele geçirip tahsil ederim dese ve birçok zahmetler çekse, mesela kendiliğinden esmaullaha müdavemet eylese ve oruçlar tutup halvetler çekse ol kişinin hâli bu erik ağacından üzüm talep etmeye benzer.

 

Bostan ıssından murat Mürşid-i Kâmildir. “Niçin kozumu yersin?”diye çekişip, kakıdığı tembihtir ki; “Niçin olmaz yere riyazet ve olanları mücahade eder yorulursun? Üç ilmi bir amel ile ele geçireyim mi sanırsın? Her birinin başka ameli ve muallimi ve mürşidi vardır.”der.

 

Ehl-i kemal bunların gibi sülûk edenleri gördükte nazar edip “Niçin böyle edersin? Sana evvela lazım olan budur ki, var her bir meyvenin ağacından bittiğini bil ve andan amel eyle. Senin misalin buna benzer ki bir kimsenin bahçesinde uğrulayın erik ve üzüm yemeye ağaca çıka, ceviz taşlaya. Bostan ıssı anı gördükçe niçin yersin kozumu dediği gibidir.” Zira hakikat Mürşid-i kâmilin ilmi ve mülküdür. Ve anın ameli, aleti onu bilmeye meleke ve istidat hâsıl etmek ve Mürşid-i Kâmil izni ile terbiyesiyle ağır perhizler ve ona tam teslim ve kendi renginden çıkıp mürşidin rengi ile hemrenk olmaktır.

 

İmdi mürşit görse ki bir kimse kendiliğinden esmaya ve perhize devam eder; ona der ki, "sahibinden izinsiz bahçeye hırsızlığa niçin girersin?”

 

Pes imdi tarikat ve hakikat ilmi Mürşid-i Kâmilin bahçesi ve mülküdür. Ve Allah’ı zikretmek ve perhiz ol bahçenin kapısıdır. Her kim ki kendiliğinden sülûk eyler; bir gayrı kimsenin bağına hırsızlığa girmiş gibi olur.

 

Bunun hariçte bir misali de ona benzer ki; bir alay dülger âletlerini pazardan alsa ve kendiliğinden dülgerlik etmek istese; ol kimse ol sanatı işlemeye başladıktan sonra her murat ettiği işte hangi âlete, hangi pusata yapışacağını bilemez. Bir usta anı gördükte “Bire sanat uğrusu, küstah, hâm dest! Bizim sanatımızı uğrulamak mı istersin? Bizim âletimizi sen niçin aldın?”der. Eğerçi ki ol kimse ol âletleri pazardan akçesiyle almıştır.

 

İmdi azizin bu beyitten muradı, Mürşitsiz “ben tarikata ve hakikate kendi bildiğim ile amel etmekle vasıl olurum.”diye çalışanların ahvalini temsil tariki ile beyandır. Yani mesele böyle olan ve mürşitsiz yola giden kimsenin hâli; her meyve hangi ağaçta bittiğini bilmeyen ve gönlü üzüm istedikte erikte biter ve erik ağacı diye ceviz ağacına çıkan ve cümle renkleri siyah sanan kör gibi olur.

 

Yunus Emre (Allah sırrını takdis etsin) bu hâli kendisine nispet etti. Caizdir ki kendi böyle bir zaman Mürşitsiz çalışıp bir şey hâsıl edemeyip sonra mürşide varmış ola. Ve dahi caizdir ki; kendisinden muradı gayrilere tariz ve tembih ola.

 

Niyazi Mısri

 

 

 

-----------------------

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Kerpi ç koydum kazana, poyraz ile kaynattım.

Nedir deyip sorana, bandım verdim özünü.

 

 

Yunus (Allah sırrını takdis etsin) hazretlerinin bu beyitten muradı, kendiliğinden riyazet edenlerin riyazetinin hâsılını temsil tariki ile beyandır. Yani bu gibilerin hâli hemen poyraz ile çamur kaynatıp, yemeğe ve yedirmeğe benzer. Zira bu kimse kendi her ne yerse isteyene de ondan verir.

 

Pes imdi, poyraz, yemeği pişirmek değil, belki dondurur. Faraza pişirir olduğu takdirde çamur yenmeğe yaramadığı gibi, perhizden gıda-i ruh hasıl olamaz. Ruhun gıdası olmayınca, Marifetullah ve Allah’ın ilhamı ve varidat-ı ilahiye hâsıl olmaz. Belki çamur yiyenlere maraz-ı cisim hâsıl olduğu gibi, ol riyazetten de kalp rahatsızlığı hâsıl olur ki fena itiyatlar ve dahi vesvese-i şeytaniye ve efkâr-ı faside misilleridir ki bunlar kalbi ve ruhu helak eder.

 

Poyraz ile dediği Hazreti Muhammed’in (S.A.V) mayası ve Mürşidin telkini olmadığına işarettir.

 

İmdi mürşidin nefesi ateşinden telkin çakmağı ile talibin kalb-i kavına bir kıvılcım yetişmezse yahut büyüklerin nazar-ı billuruna talip kendini teslim-i tam ile mukabil gelmezse emeği hebadır. Her ne kadar çalışsa da boştur. Ol ateşi bulup ciğerini pişiremez. Nitekim yönünü ocağa dönmeyen her ne kadar üfürse ocağı yakamaz ve yemek pişiremez. Lazım gelir ki çamur yiye. Pes imdi bunun emsali kimseler daima çamur yerler. Ve akıbet küfre düşerler. Ve kendilerine muhtaç olanlar daima çamur yedirirler. Allah saklaya.

 

Ekseriya küfre düşenler bunlardan zuhur eder. Bir ehl-i sülûk bunlardan birisine sataşırsa, bu onu kar gibi soğutup, buz gibi dondurur. Sülûk ehline her bunun gibi soğuk nefeslilerden kaçınmak lazımdır.

 

Azizin bu beyitten muradı, talibi indî mücahadeden men ve bunun emsali kimselerle yaklaşmaktan önlemektir.

 

 

Niyazi Mısri Hazretleri

 

----------------------------------------------

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

İplik verdim çulhaya, sarıp yumak etmemiş.

Becit becit ısmarlar, gelsin alsın bezini

 

Bu beyit olgunlaşmamış Mürşid ahvalini beyan eder.

 

İmdi Hakk’ı isteyene olgun mürşit lazım olduğunu bildirdikten sonra, her mürşide gönül vermeyip bir üstadı akıl ve mürşid-i kâmil bulmaya çalışmak lazım olduğunu beyan buyururlar. Yani perişan kalbimi bir mürşide teslim ettim. Kalp selametini bulmak için henüz dertlerimin birine derman ve ilaç bulmadan bana “hilafet makamına erdin, işin tamam oldu” der. Bildim ki nakıstır. (noksan, kamil değil) Zira iplik tefrika-i ulâya işarettir. Yumak cem’e işarettir. Bez olmak fark bad-el cem’e işarettir ki kemal bundadır.

 

Bu beyit Şeyhe teslim olmaktan maksud nedir onu bildirir ki, tâ ki arayan bilip maksut ne idiğün bile, bir mürşide vardığı zaman kâmil mi değil mi malum ola. Zira dert bilinmeyince derman bulunmaz. Evvelâ talip bilmek gerekir ki mürşide varmaktan maksad kendi vücudunda bil kuvve her ne ise fiile gelmesine çalışmaktır. Meselâ bir çekirdek kendisini bir bahçıvana teslim eder, hâl bir dille der ki “ey bahçıvan lütfeyle, bana bir hoş terbiye eyle, benim derunuma konulan bil kuvve kemalatım taşra gele, birim bin ola ve sen dahi kemal ile yâd olasın”

 

İmdi bahçıvanın iyisi terbiyesinden bellidir.

 

Ama azizin iplik verdim çulhaya diye temsili gayet lâtiftir. Zira her ne kadar insani olgunlukta tavırlar ve menziller çoksa da, usulü üçtür. Biri fark, biri cem’, biri cem-ül cem ki ona şeyhler fark bad-el cem derler. Pes imdi iplik farka işarettir. Yumak cem’e işarettir. Asıl maksut iplik, yumak olmak değil ahadühüma ile gayrisinden mahcup olmamaktır.

 

İmdi benim kalbimin perişanlığı dururken ve işimden dahi bir iş bitirmeden "sen kâmil oldun” diye beni laf ü güzaf ile halife edip kendi gibi şöhret ıssı edeyim der.

 

Becit becit ısmarlar diye gelip sigasıyla beyan ettiği mürşidin beyanıyla talibin maksudu arası uzak olup, talibin maksudu mürşide malum olmadığına işarettir. Zira talip yumak olmadığını bildi, mürşid talibin bildiğini bilmedi ve yahut caiz ki bir vasıta ile teklif etmiş ola, göreyim aldanır mı diye.

 

Bu fakir biçare Mısrî’den Yunus Hazretlerinin bu dokuz beytini şerh ve beyan etmeyi, bazı ihvan iltimas etmekle yazılıp sekiz ay miktarı evrak arasında şöyle perişan kalmıştı. Sebep ol idi ki acaba Azizin muradı üzere oldu mu veya olmadı mı?

 

Bir gece rüyada Yunus Hazretlerini gördüm. Bu fakire azim beşaret ile iltifat gösterip buyurdular ki; “benim ol sözlerime yazdığın şerhi çıkar fukara menfaatlensin” dedi. Ve “iplik verdim çulhaya beytine yazdığın sözü yazma, işte şu mânâyı yaz” diye bu yazılan mânâyı beyan buyurdular. Bu beyte başka mânâ yazılmış idi, ondan fariğ olup bu mânâ yazıldı.

 

Niyazi Mısri Hazretleri

 

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Bir serçenin kanadını, kırk kağnıya yüklettim.

Çifti dahi çekemedi, şöyle kaldı kazını…

 

Bu beyit tarikat ilminin şerefi ve lüzumunu ve süluk ehlini süluke teşvik beyanındadır. Ve dahi zahirin tashihten batıni tarafına ihtimam ziyade olması lazım idiğün beyan eder. Zira amelin zahiri kolay, batını ziyade güç olduğun bildirir.

 

İmdi kağnı ile yürümek zahir ameline misaldir. İmdi batın ehlinin ameli, dışı gören zahir ehline ziyade ağır gelir. Zira riyalı amel kolaydır. Ve dahi her ne kadar çok olsa bahası azdır, saman gibi. Ama hulûs ile olan amel güçtür ve ağırdır. Lâkin her ne kadar az olursa da pahası ziyadedir, altın gibi (Fikrü saatin hayrün minibadeti senetin ve cezp etün min cezbetirrahmani tüvazi amelessakaleyn)'dir. Ve dahi bunlarda terk var, kağnı ile gitmek gibi değildir, zira tarikat evvelin evveli ameli terk-i dünyadır. Terk melekût âlemine doğru uçmaya kanattır; murad yakin ile ibadettir.

 

“ve ecrün tatirü bigayri rişin ilâ melekûti Rabbil alemiyna”

 

Yani ehlullahın kanatları vardır, tüyü yoktur. Zira nurdandır. Melekût âlemine doğru uçarlar. Ol kanat bunlarda terkleri sebebiyledir. Ve Şeyhlerinin telkinleri ile ve Muhammed mayası ile ve usul-i esmaya müdavemet ile ve ağır perhizler ile biter. Hâsıl-ı kelâm demek olur ki tarikat ehlinin ednasını, hulusunu ve sıdkını ve yakinini ve hüsn-ü itikatını kırk Abidin gönlü çekemez. Zira bunlarda terk vardır; (hubb-ud-dünya re’sü külli hatietin ve terk-üd-dünya re’sü küllü ibadetin)dir.

 

İmdi bir kimse nohut kadar cevheri kırk kağnıya yüklettim çekemedi demiş olsa murad onun kıymetidir ki haddizatında yüz altın eder. Bu surette bir cevheri kırk elli kağnıya yükletmek kabildir.

 

Bu temsil ehl-i hâlin edna mertebesinde olanlarına göredir. Zira serçe kuşların zayıftır. Uzak sefer edemez. Yüksek mertebede doğanlar şahinler gibidirler. Onların birinin ameli ve yakini ve zevki yüz bin Abidin amellerinden, yakinlerinden ve zevklerinden ziyadedir. Onların kanadını değil belki yer, gök; arş kürsi çekemez.

 

Niyazi Mısri

 

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Bir sinek bir kartalı salladı, vurdu yere

Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu…

 

 

Bu beyit bazı riyaset (itibar gören nüfuz sahibi) ve mevki ve dava sahipleri olan ve ilimde kâmil geçinen dünya leşi kuzgunlarının, ehl-i tarik münkirlerinin hâllerini ve gözden hor ve hakir ve fakir miskin gezen ariflerin hâllerini beyan eder.

 

Yani bunların zahirlerinin fakr-ü fenasını (hiç bir şeymiş gibi davranmalarını) ve tezellül-ü meskenetlerini (kendilerini iyiden iyiye aşağılamaları ve yoksul göstermelerini) görüp istihza (alay) tariki (yolu) ile onlara bazı sual eyleyip, onlardan birisi bu gözüne sinek kadar görünmeyen ariflerçe şahin gibi ol kartalı kaldırıp yere vurduğunu beyan eder. Yani gözde hor olan derviş azamet ve şöhret ıssı (sahibi) olan filan efendiye galip olup onu sindirdi.

 

“Ben de gördüm tozunu” dediği Aziz kendileri (Yunus Emre Hazretleri) de ümmî (okuması yazması olmayan) ve fakir-ül hal olup, nice zahitler ve âlimler ona ilzam tariki (susturmak kastıyla) ve bazı suallere başladıklarında suallerine cevaptan sonra kendileri onlara bir şeyler sorup cevabında onları aciz ettiğini beyan eder.

 

Yani "o hâl bana da vaki oldu onlar gibi kartallara ben de rast geldim” demektedir.

 

"Men ahlasa lillahi erbaine sabahan zeharet yenabiül ilmi min kalbina alâ lisanihi." Haddizatında bir kimse kırk gün halisen ve muhlisen sabaha dâhil olsa, yani kırk gün hulus üzerine olursa, ilim pınarları onun kalbinden lisanı üzere cari olur. İmdi bunların had bazısı kırk hafta ve kırk yıl sabaha dâhil olmuşlardır, ya ömründe kırk gün hulus görmeyen gönle galip olsa acep midir?

 

İmdi kartalın, kuzgunun, arı ile ne münasebeti vardır? Kartal her ne kadar gözde ve büyük ise de yediği leştir ve kendinden çıkan dahi cifedir (afedersiniz pisliktir). Ama arı her ne kadar gözde küçük ise de yediği güzel kokulu çiçeklerdir, kendinden çıkan dahi güzel, lezzetli baldır. İmdi doğan ve şahin misilliler ile münasebeti olmadığı besbellidir.

 

Niyazi Mısri

 

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Bir küt ile güreştim, elsiz ayağım aldı.

Şunu da basamadım göyündürdü özümü…

 

 

Bu beyit, yukarıdaki beyitte bir miktar acayiplik anlandığından, yine taliplere nefsi kırma yolunu talim edip, buyuruyorlar ki; “Bir küt ile güreştim.”

 

Buradaki kütten murat nefstir ki gözü şehvetleri sevme ile tezyin olunmuştur (şehvetler, dünya ve arzular ona süslü gösterilmiştir).

 

Elsizden murat şeytan aleyhillanedir ki nardan (ateşten) halk olunmuştur. İnananda gazap sıfatı ol ateşin yalımındadır.

 

Nefs çocuk gibidir. Gıdasını vermezsen kesilir ve lakin açlıktan hararet ve kuruluk hâsıl olur. Bu hararet galip olan soğukluk ve rutubet yani nefsin isteği olan yemek ve içmek ister. (İnsan yiyip içmez ise yaşayamaz) Onun için yine nefsin muradını vermeye muztar olup (zor durumda mecbur kalır) verir idim. (Yiyip içtikçe de nefsim diri durur idi) Yani murad üzere nefsimi yenemezdim demektir.

 

Bu beyit yukarıdaki beytin (kartalı yerlere vuran sinek beytinin) zıddıdır. Yani der ki sureten her ne kadar zayıf isem de her düşmanıma Hakk’ın izni ile galip oldum. Ama nefs ve şeytana bil külliye (tamamiyle) galip olup ellerinden halas olamadım (kurtulamadım, temizlenemedim). “Özümü göyündürdü (yandırdı)” der.

 

Ve bu beyitte tembih var ki Salih-i Arif her ne kadar nefs u şeytanına galip olursa da yine kendini nefsin mağlubu ile mağlup değilse de dava ehli olmaya, fena (yokluk) ehli ve züll u iftikar (hor ve fakir) ehli ola. Kendini daima aciz ve zelil göstere ve nefsini ucbe (kendini beğenmişliğe) düşmekten sakına. Zira kim nefsini beğendi ve onunla dost oldu, cümleye düşman oldu ve her düşmana mağlup oldu, aziz ise de.

 

Ve her kim nefsine düşman oldu ve daim nefse muhalefetten hali (boş) olmadı, cümleye dost oldu. Ve her düşmanına galip oldu, her ne kadar zelil ise de.

 

Pes imdi kütten murad şehvet sıfatıdır ki cazibedir. Yani eli var, ayağı yok, murad (kast) nefstir. Ve elsizden murad gazap sıfatıdır ki dafladır. Yani ayağı var eli yok murad şeytandır. Yani Allah’ın muradına muvafakat ve şeytana muhalefet üzere oldum. Nefse galip olmak vaktinde şeytan nefse yardım edip, gazap sıfatıyla nefsime yardımcı olup, ikisi bir olup bana galip oldular. Ve dahi ibadetlere Ragıp oldukça (rağbet ettikçe) şeytan beni men ederdi (engellemeye çalışırdı), fariğ oldukça (gayretten kesildikçe) şeytana yardım edip üzerime yorgunluk bırakıp ibadet terkini sevdirir ve lezzet verirdi. Daim bu cenk ile onlara gâh galip ve gâh mağlup olurdum. Bil külliye ellerinden halas bulup, şerlerinden emin olamadım diye süluk ehlini bu ikisi ile daim muhalefet üzere kandırır. (nasihat eder)

 

Gör imdi derviş ne acep sinektir ki devler ve periler ile kahraman ve Süleyman gibi cenk eder. Ve nefs u şeytan ne yaman düşmanlardır ki bu ikisinin elinden Enbiya ve Evliya ağlayıp inlemekten hali olmamışlardır. Zira bu ikisinin elinden kimse halas olmaz, meğer kendiliğinden tamamen fani ola (Varlığından tamamen kurtula, yokluğa karışa), Ol kurtulur ancak.

 

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Kaf dağından bir taşı, şöyle attılar bana

Öğlelik yola düştü boza yazdı yüzümü…

 

 

Kaf dağından murad Şer-i Şeriftir (Şeriat-i Muhammediye) ki cümle halkı sarıp dairesine almıştır. Ve büyük Alimler (kesserehümullahü ve refaa şanehün Allah onları çoğaltsın, onları kuvvetlendirsin, şanlarını yüceltsin) ol dağ üzere her tarafında ahval-i halka nazar edip dururlar ki her canipten bir halel (bozulma) zuhur edecek olursa etraftan ona taş atıp katil (öldürmek) mi icap eder veyahut hadd (sopa veya hapis) mi veyahut tazir mi (korkutmak mı) veyahut tedip mi (uslandırma nasihat mı) icap eder, fiil hal emri icap edip ol tarafından yıkılan yeri tamir ederler. Zira âlemin nizam u intizamı onların vücudları (varlıkları) sebebiyledir. Her ne yüzden bu din-i İslam’a ve şeriata muhalif bir kimseyi görseler veya işitseler "min indillah" (Allah katından) bunlara gayret-i diniye düşer, onu önlemeye çalışırlar.

 

Büyük Şeyhlerin sözleri ise ekseriye mutlak olmakla anlaşılması gayet zor olup, (Zahir) Ulema bunların mutlak kelamlarını Şeraite muhalif zannedip ekseriya lanet taşını bunların üzerine atarlar. Ve lakin ol sözlerden Meşayihin muradı, Ulemanın anlayışına doğan mana olmamakla, onların lanet taşları Meşayihe dokunmaz.

 

Zira üzerlerine hücum ederlerse, ol sözün Şeriata muvafakati (uygunluğu) yüzünü beyan edip, ol lanetten kurtulurlar.

 

Yunus Hazretleri buyururlar ki; Ulema benim mutlak kelamımı anlamamakla bana lanet taşı attılar. Benim muradım onların anladıkları gibi olmamakla taş yol ortasında kaldı.

 

"Öğlelik yol" demekten murad; öğle gün ortasıdır, ilm-i zahir (satırdan öğrenilen ilim) de nısıf-ı ilimdir. (ilmin ortası, yarısıdır). Zira ilmin akidelere ve amellere müteallik (ilişkili) olanı ilm-i kelam ve ilm-i fıkıhtır ki ilm-i zahirdir. Ve ahlaka ve içi temizlemeye ait olanı ilm-i ahlak ve ilm-i hakikattir ki ol ilm-i batındır. (Diğer yarısı)

 

İmdi ulema-i zahirin ziyade iyi anlayanın ilmi yol ortasına dektir. Öğlelik yol dediği ona işarettir.

 

“Boza yazdı yüzümü” dediği yani az kaldı ki muradımı anlayalar ve saklanması üzerime farz olan ilmi onlara keşfetmiş (ifşa etmiş) olam diye korktum. Zira rububiyet (İlahi terbiye ve varlıkları geliştirme) sırrını keşfetmek (açıklamak) küfürdür. Tefsir-i Kadi’de; "Ya eyyüherresulü beliğ ma ünzile ileyke min Rabbike" ayetinin tefsirinde der ki "Esrar-ı İlahiden bazı sır vardır ki ifşası haramdır."

 

Ve ihya-i ulûm’da Zeynel Abidin’den nakledip buyururlar ki; "Bazı ilim cevherleri vardır ki ben onları ifşa etmiş olsaydım bana 'sen puta tapanlardansın' denirdi." Bu beytin manasını beyan etmek lazım değil, ehline malumdur.

 

Niyazi Mısri

 

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Balık kavağa çıkmış, zift turşusun yemeğe

Leylek koduk doğurmuş, bak a şunun sözüne

 

 

“Balık” ilham tariki ile gönle varid olan ALLAH’ı bilmektir ki balık, denizinde olur. O derya dahi Arifin gönlü fezasında olur.

 

Gâh dalgalanıp balık gibi derya arasından taşra (kıyıya, kenara) gelen arif, sahilde olanlara dağıtır. Lezzetinden can-ü dil (ruh ve kalb) gıda-i ruhaniler (manevi lezzetler) bulur.

 

“Kavak" meyvesiz boyu güzel bir ağaçtır. (Kavaktan) Murad marifet davası eden softadır ki eseri riyasettir (baş olma davasıdır). Büyük velilerin düşünce ve sohbetlerinden bazı kelimeler ezberleyip yanına gelen bazı gözü bağlılara, ol hakikatleri kendi hali olmak üzere satar, maksudu dünyayı yutmaktır.

 

“Zift turşusu" dediği oldur ki; ne kendi hazzeder ve ne dinleyenler hazzeder. Kendi hazzetmez, zira bilir ki kendi hali değildir. Ve dinleyenler dahi hazzetmezler, zira candan gelmeyen marifet, lezzetsizdir.

 

Bunların misilleri kâmillerden birisi şöyle vasf-u beyan etmiştir.

 

“Emel hıyamü feinna kehıyamihim ve era nisael hayyı gayre nisaiha."

 

"Çadırlar aynı bildik çadırlar fakat obanın kadınları başka kadınlar."

 

(Tefsiri: Kalıp başka, ruh başkadır. Yani "göründüğü" gibi "olmuş" değildir.)

 

Yani "marifet sözünü" cahil diline alır, dünyayı yemek için. Arif onu görür, bilmezlikten gelir. Maarif (arif olmayan) sözlerini kor, turşu sözlere başlar ki sakladığını kâmiller bilir. Zira leylek koduk doğurmuş gibi olur.

 

“Leylek”ten murad ALLAH’ın büyük kullarıdır. Zira leylek yemek, içmek ve tenasül (üreme) yüzünden olan halini halka gösterir. Ama bir seferi vardır, onu kimse bilemez ki ol sefer neredir. Kezalik (bunun gibi) Arif-i Billâh olan kâmilin de dış görünüşü halkladır. Ama iç dünyasını kimse bilemez ki nedir? Ve Arifin gönlü ne makamda ve ne haldedir? Yedi kat gökleri, Arş’ı ve Kürsi’yi arasalar Arif-i Billâh nerde idiğün bilemezler.

 

“Leylek koduk doğurmuş” dediği ekseriya ALLAH’ın büyük velileri tesettür (gizlenmiş) hal ile bağlıdırlar. Hususiyle balığın kavağa çıktığını gördükçe ziyade tesettür ile belki gayb kubbelerinin altına gizlenirler. Hallerini gizlemek için cahilane sözler söylerler. Nitekim kavak cahil, arifane sözler söyler ki itibar ederler; daima yüksekte ola. Leylek ise cahilane hareket edip kendini öyle gösterir, halk bana iltifat etmesinler, seferimden geri kalmayayım diye. Halk ise kavağın sözüne inanırlar, leyleğin sözüne ta’nedip (kötüleyip) “bak a şunun sözüne” diye ayıplarlar. Ama ehli olanlar ikisinin sözüne de itimat etmeyip “bak a şunun sözüne” diye taaccüp ederler.

 

 

Niyazi Mısri

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Yunus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemez.

Erenler meclisinde bürür mana yüzünü

 

 

Haddizatında (esasen, gerçekten) Yunus Emre’nin bu sözü gibi bir söz, gelip geçmiş Şeyhler tarafından söylenmemiştir. Gerçi görünüşte alay ve istihzaya ve çocuk eğlencelerine benzer ama, batınen ALLAH gelinleri olan, İlahi sırlar ve hakikat manası olan bakirelerin namahremden (yabancılardan) çekilmiş duvak ve nikap (örtüsü) gibidir. Ta ki namahrem (bu sırlardan uzak kimseler) gözü görmeye ve eli ermeye. Yunus Emre’ye bu beyit sahih olur:

 

 

Her bir âşık bu yolda bir türlü nişan vermiş.

Biri nişan vermedi nişanımdan ileri

 

 

Bu kasidenin bir misali de buna benzer ki buzağının burnuna kirpi derisi burunsalık bağlarlar. Ta ki anası emzirmesin diye. İmdi namahrem olanlar bu beyitin sütünü emmek istedikçe her beyit hakiki sütün vermez, reddeder.

 

Niyazi Mısri

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü.

Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu.

 

Bu beyitten murat oldur ki; her amel ağacının bir türlü meyvesi ve yemişi olur. Ve zahirde her meyvenin bir mahsus ağacı olduğu gibi, her ilmin bir mahsus aleti vardır. Anın ile hâsıl olur. Mesela ilm-i zahirin hulusüne alet; lügat ve sarf ve nahiv ve âdab ve mantık ve meani ve hikmet ve hey’et ve kelam ve hadis ve usül ve fıkıh ve tefsirdir. Ve ilm-i batının hulusüne alet; evvela hulus-ü daim ve olgun Mürşid nefesi ile fasılasız zikir ve az yemek ve az konuşmak ve az uyumak ve yalnız kalmaktır. Ve ilm-i hakikatin hulusüne alet; terk-i dünya ve terk-i ukba ve terki terk etmektir.

 

İmdi aziz merhum erik ve üzüm ve ceviz ile şeriat ve tarikat ve hakikate işaret ederler.

 

Zira eriğin taşrası yenir içi yenmez. Erik gibi olan meyvelerin cümlesi amelin zahirine işarettir.

 

Ve üzüm gibilerin cümlesi amelin batınına işarettir. Zira üzüm hem yenir ve hem nice türlü nimetler andan zuhura gelir. Sucuk ve köfte ve pekmez ve turşu ve sirke ve bunların emsali nice nimetler hâsıl olur. Ve lakin içinde bir miktar riya ve tezkiye çekirdeği olmakla amel-i batına denir hakikate denilmez.

 

Ve ceviz sırf hakikate misaldir ki; içinde asla yabana atacak bir şey yoktur. Hem yenir ve hem nice marazlara ve illetlere şifa hâsıl olur.

 

İmdi bir kimse erik talep ederse erik ağacından ister ve üzüm talep ederse bağından talep eder ve ceviz talep ederse ceviz ağacından talep eder.

İmdi her kimse üzümü erik ağacından talep ederse o kimse ahmak ve cahildir. Kuru yere zahmet çeker, külli emeği hebadır, hâsılı mahsulü ancak zahmettir.

 

Pes imdi bu malum olduysa bir kimse zahir amelinin doğru olup olmadığını bilmek isterse anı şeraitten ve erbabından talep eder. Ve fıkıh kitaplarına müracaat eder. Andan bilip, öğrenip amel eder. Ve eğer batın amelinin salahını ve fesadını ve tenezzülünü ve terakkisini bilmek isterse mürşidin telkini ile usül-ü esma ile gönül kitabına ve ilm-i tabire müracaat eder. Her gün rüyada ne görürse mürşidine arz eyler. Anlar da ona ahvali beyan eder. Andan ol müşkül hallolur. Sulûk edip perver olur.

 

Ve kimse ilm-i hakikatin ki kendini bilmek ve ayni Marifet-i Rabb’dır zevkine ve hâline ermek isterse, Mürşid-i Kâmil terbiyesi ve büyük perhiz ateşi ile nefsin cemi-i evsafını ve beşeriyetini ve benliğini yakıp masivayı reddederek tamamıyla mahv-ı vücud-i zılli kıldıktan sonra ayni vücud hakiki olup fenası aynı beka olmağile olur.

 

İmdi bu üç ilmin başka başka yolu vardır. Yolu ile talep edilirse ümittir ki az müddetle maksut hasıl olur. Nitekim erik ve üzümün ve cevizin başka semereleri olup her biri kendi ağacından talep olunduğu gibi.

 

İmdi bir kimse zahir amelini işlerken ben batın ilmini ve ilm-i hakikati zahir ameli ile ele geçirip tahsil ederim dese ve birçok zahmetler çekse, mesela kendiliğinden esmaullaha müdavemet eylese ve oruçlar tutup halvetler çekse ol kişinin hâli bu erik ağacından üzüm talep etmeye benzer.

 

Bostan ıssından murat Mürşid-i Kâmildir. “Niçin kozumu yersin?”diye çekişip, kakıdığı tembihtir ki; “Niçin olmaz yere riyazet ve olanları mücahade eder yorulursun? Üç ilmi bir amel ile ele geçireyim mi sanırsın? Her birinin başka ameli ve muallimi ve mürşidi vardır.”der.

 

Ehl-i kemal bunların gibi sülûk edenleri gördükte nazar edip “Niçin böyle edersin? Sana evvela lazım olan budur ki, var her bir meyvenin ağacından bittiğini bil ve andan amel eyle. Senin misalin buna benzer ki bir kimsenin bahçesinde uğrulayın erik ve üzüm yemeye ağaca çıka, ceviz taşlaya. Bostan ıssı anı gördükçe niçin yersin kozumu dediği gibidir.” Zira hakikat Mürşid-i kâmilin ilmi ve mülküdür. Ve anın ameli, aleti onu bilmeye meleke ve istidat hâsıl etmek ve Mürşid-i Kâmil izni ile terbiyesiyle ağır perhizler ve ona tam teslim ve kendi renginden çıkıp mürşidin rengi ile hemrenk olmaktır.

 

İmdi mürşit görse ki bir kimse kendiliğinden esmaya ve perhize devam eder; ona der ki, "sahibinden izinsiz bahçeye hırsızlığa niçin girersin?”

 

Pes imdi tarikat ve hakikat ilmi Mürşid-i Kâmilin bahçesi ve mülküdür. Ve Allah’ı zikretmek ve perhiz ol bahçenin kapısıdır. Her kim ki kendiliğinden sülûk eyler; bir gayrı kimsenin bağına hırsızlığa girmiş gibi olur.

 

Bunun hariçte bir misali de ona benzer ki; bir alay dülger âletlerini pazardan alsa ve kendiliğinden dülgerlik etmek istese; ol kimse ol sanatı işlemeye başladıktan sonra her murat ettiği işte hangi âlete, hangi pusata yapışacağını bilemez. Bir usta anı gördükte “Bire sanat uğrusu, küstah, hâm dest! Bizim sanatımızı uğrulamak mı istersin? Bizim âletimizi sen niçin aldın?”der. Eğerçi ki ol kimse ol âletleri pazardan akçesiyle almıştır.

 

İmdi azizin bu beyitten muradı, Mürşitsiz “ben tarikata ve hakikate kendi bildiğim ile amel etmekle vasıl olurum.”diye çalışanların ahvalini temsil tariki ile beyandır. Yani mesele böyle olan ve mürşitsiz yola giden kimsenin hâli; her meyve hangi ağaçta bittiğini bilmeyen ve gönlü üzüm istedikte erikte biter ve erik ağacı diye ceviz ağacına çıkan ve cümle renkleri siyah sanan kör gibi olur.

 

Yunus Emre (Allah sırrını takdis etsin) bu hâli kendisine nispet etti. Caizdir ki kendi böyle bir zaman Mürşitsiz çalışıp bir şey hâsıl edemeyip sonra mürşide varmış ola. Ve dahi caizdir ki; kendisinden muradı gayrilere tariz ve tembih ola.

 

Niyazi Mısri

 

 

 

-----------------------

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Kerpi ç koydum kazana, poyraz ile kaynattım.

Nedir deyip sorana, bandım verdim özünü.

 

 

Yunus (Allah sırrını takdis etsin) hazretlerinin bu beyitten muradı, kendiliğinden riyazet edenlerin riyazetinin hâsılını temsil tariki ile beyandır. Yani bu gibilerin hâli hemen poyraz ile çamur kaynatıp, yemeğe ve yedirmeğe benzer. Zira bu kimse kendi her ne yerse isteyene de ondan verir.

 

Pes imdi, poyraz, yemeği pişirmek değil, belki dondurur. Faraza pişirir olduğu takdirde çamur yenmeğe yaramadığı gibi, perhizden gıda-i ruh hasıl olamaz. Ruhun gıdası olmayınca, Marifetullah ve Allah’ın ilhamı ve varidat-ı ilahiye hâsıl olmaz. Belki çamur yiyenlere maraz-ı cisim hâsıl olduğu gibi, ol riyazetten de kalp rahatsızlığı hâsıl olur ki fena itiyatlar ve dahi vesvese-i şeytaniye ve efkâr-ı faside misilleridir ki bunlar kalbi ve ruhu helak eder.

 

Poyraz ile dediği Hazreti Muhammed’in (S.A.V) mayası ve Mürşidin telkini olmadığına işarettir.

 

İmdi mürşidin nefesi ateşinden telkin çakmağı ile talibin kalb-i kavına bir kıvılcım yetişmezse yahut büyüklerin nazar-ı billuruna talip kendini teslim-i tam ile mukabil gelmezse emeği hebadır. Her ne kadar çalışsa da boştur. Ol ateşi bulup ciğerini pişiremez. Nitekim yönünü ocağa dönmeyen her ne kadar üfürse ocağı yakamaz ve yemek pişiremez. Lazım gelir ki çamur yiye. Pes imdi bunun emsali kimseler daima çamur yerler. Ve akıbet küfre düşerler. Ve kendilerine muhtaç olanlar daima çamur yedirirler. Allah saklaya.

 

Ekseriya küfre düşenler bunlardan zuhur eder. Bir ehl-i sülûk bunlardan birisine sataşırsa, bu onu kar gibi soğutup, buz gibi dondurur. Sülûk ehline her bunun gibi soğuk nefeslilerden kaçınmak lazımdır.

 

Azizin bu beyitten muradı, talibi indî mücahadeden men ve bunun emsali kimselerle yaklaşmaktan önlemektir.

 

 

Niyazi Mısri Hazretleri

 

----------------------------------------------

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

İplik verdim çulhaya, sarıp yumak etmemiş.

Becit becit ısmarlar, gelsin alsın bezini

 

Bu beyit olgunlaşmamış Mürşid ahvalini beyan eder.

 

İmdi Hakk’ı isteyene olgun mürşit lazım olduğunu bildirdikten sonra, her mürşide gönül vermeyip bir üstadı akıl ve mürşid-i kâmil bulmaya çalışmak lazım olduğunu beyan buyururlar. Yani perişan kalbimi bir mürşide teslim ettim. Kalp selametini bulmak için henüz dertlerimin birine derman ve ilaç bulmadan bana “hilafet makamına erdin, işin tamam oldu” der. Bildim ki nakıstır. (noksan, kamil değil) Zira iplik tefrika-i ulâya işarettir. Yumak cem’e işarettir. Bez olmak fark bad-el cem’e işarettir ki kemal bundadır.

 

Bu beyit Şeyhe teslim olmaktan maksud nedir onu bildirir ki, tâ ki arayan bilip maksut ne idiğün bile, bir mürşide vardığı zaman kâmil mi değil mi malum ola. Zira dert bilinmeyince derman bulunmaz. Evvelâ talip bilmek gerekir ki mürşide varmaktan maksad kendi vücudunda bil kuvve her ne ise fiile gelmesine çalışmaktır. Meselâ bir çekirdek kendisini bir bahçıvana teslim eder, hâl bir dille der ki “ey bahçıvan lütfeyle, bana bir hoş terbiye eyle, benim derunuma konulan bil kuvve kemalatım taşra gele, birim bin ola ve sen dahi kemal ile yâd olasın”

 

İmdi bahçıvanın iyisi terbiyesinden bellidir.

 

Ama azizin iplik verdim çulhaya diye temsili gayet lâtiftir. Zira her ne kadar insani olgunlukta tavırlar ve menziller çoksa da, usulü üçtür. Biri fark, biri cem’, biri cem-ül cem ki ona şeyhler fark bad-el cem derler. Pes imdi iplik farka işarettir. Yumak cem’e işarettir. Asıl maksut iplik, yumak olmak değil ahadühüma ile gayrisinden mahcup olmamaktır.

 

İmdi benim kalbimin perişanlığı dururken ve işimden dahi bir iş bitirmeden "sen kâmil oldun” diye beni laf ü güzaf ile halife edip kendi gibi şöhret ıssı edeyim der.

 

Becit becit ısmarlar diye gelip sigasıyla beyan ettiği mürşidin beyanıyla talibin maksudu arası uzak olup, talibin maksudu mürşide malum olmadığına işarettir. Zira talip yumak olmadığını bildi, mürşid talibin bildiğini bilmedi ve yahut caiz ki bir vasıta ile teklif etmiş ola, göreyim aldanır mı diye.

 

Bu fakir biçare Mısrî’den Yunus Hazretlerinin bu dokuz beytini şerh ve beyan etmeyi, bazı ihvan iltimas etmekle yazılıp sekiz ay miktarı evrak arasında şöyle perişan kalmıştı. Sebep ol idi ki acaba Azizin muradı üzere oldu mu veya olmadı mı?

 

Bir gece rüyada Yunus Hazretlerini gördüm. Bu fakire azim beşaret ile iltifat gösterip buyurdular ki; “benim ol sözlerime yazdığın şerhi çıkar fukara menfaatlensin” dedi. Ve “iplik verdim çulhaya beytine yazdığın sözü yazma, işte şu mânâyı yaz” diye bu yazılan mânâyı beyan buyurdular. Bu beyte başka mânâ yazılmış idi, ondan fariğ olup bu mânâ yazıldı.

 

Niyazi Mısri Hazretleri

 

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Bir serçenin kanadını, kırk kağnıya yüklettim.

Çifti dahi çekemedi, şöyle kaldı kazını…

 

Bu beyit tarikat ilminin şerefi ve lüzumunu ve süluk ehlini süluke teşvik beyanındadır. Ve dahi zahirin tashihten batıni tarafına ihtimam ziyade olması lazım idiğün beyan eder. Zira amelin zahiri kolay, batını ziyade güç olduğun bildirir.

 

İmdi kağnı ile yürümek zahir ameline misaldir. İmdi batın ehlinin ameli, dışı gören zahir ehline ziyade ağır gelir. Zira riyalı amel kolaydır. Ve dahi her ne kadar çok olsa bahası azdır, saman gibi. Ama hulûs ile olan amel güçtür ve ağırdır. Lâkin her ne kadar az olursa da pahası ziyadedir, altın gibi (Fikrü saatin hayrün minibadeti senetin ve cezp etün min cezbetirrahmani tüvazi amelessakaleyn)'dir. Ve dahi bunlarda terk var, kağnı ile gitmek gibi değildir, zira tarikat evvelin evveli ameli terk-i dünyadır. Terk melekût âlemine doğru uçmaya kanattır; murad yakin ile ibadettir.

 

“ve ecrün tatirü bigayri rişin ilâ melekûti Rabbil alemiyna”

 

Yani ehlullahın kanatları vardır, tüyü yoktur. Zira nurdandır. Melekût âlemine doğru uçarlar. Ol kanat bunlarda terkleri sebebiyledir. Ve Şeyhlerinin telkinleri ile ve Muhammed mayası ile ve usul-i esmaya müdavemet ile ve ağır perhizler ile biter. Hâsıl-ı kelâm demek olur ki tarikat ehlinin ednasını, hulusunu ve sıdkını ve yakinini ve hüsn-ü itikatını kırk Abidin gönlü çekemez. Zira bunlarda terk vardır; (hubb-ud-dünya re’sü külli hatietin ve terk-üd-dünya re’sü küllü ibadetin)dir.

 

İmdi bir kimse nohut kadar cevheri kırk kağnıya yüklettim çekemedi demiş olsa murad onun kıymetidir ki haddizatında yüz altın eder. Bu surette bir cevheri kırk elli kağnıya yükletmek kabildir.

 

Bu temsil ehl-i hâlin edna mertebesinde olanlarına göredir. Zira serçe kuşların zayıftır. Uzak sefer edemez. Yüksek mertebede doğanlar şahinler gibidirler. Onların birinin ameli ve yakini ve zevki yüz bin Abidin amellerinden, yakinlerinden ve zevklerinden ziyadedir. Onların kanadını değil belki yer, gök; arş kürsi çekemez.

 

Niyazi Mısri

 

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Bir sinek bir kartalı salladı, vurdu yere

Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu…

 

 

Bu beyit bazı riyaset (itibar gören nüfuz sahibi) ve mevki ve dava sahipleri olan ve ilimde kâmil geçinen dünya leşi kuzgunlarının, ehl-i tarik münkirlerinin hâllerini ve gözden hor ve hakir ve fakir miskin gezen ariflerin hâllerini beyan eder.

 

Yani bunların zahirlerinin fakr-ü fenasını (hiç bir şeymiş gibi davranmalarını) ve tezellül-ü meskenetlerini (kendilerini iyiden iyiye aşağılamaları ve yoksul göstermelerini) görüp istihza (alay) tariki (yolu) ile onlara bazı sual eyleyip, onlardan birisi bu gözüne sinek kadar görünmeyen ariflerçe şahin gibi ol kartalı kaldırıp yere vurduğunu beyan eder. Yani gözde hor olan derviş azamet ve şöhret ıssı (sahibi) olan filan efendiye galip olup onu sindirdi.

 

“Ben de gördüm tozunu” dediği Aziz kendileri (Yunus Emre Hazretleri) de ümmî (okuması yazması olmayan) ve fakir-ül hal olup, nice zahitler ve âlimler ona ilzam tariki (susturmak kastıyla) ve bazı suallere başladıklarında suallerine cevaptan sonra kendileri onlara bir şeyler sorup cevabında onları aciz ettiğini beyan eder.

 

Yani "o hâl bana da vaki oldu onlar gibi kartallara ben de rast geldim” demektedir.

 

"Men ahlasa lillahi erbaine sabahan zeharet yenabiül ilmi min kalbina alâ lisanihi." Haddizatında bir kimse kırk gün halisen ve muhlisen sabaha dâhil olsa, yani kırk gün hulus üzerine olursa, ilim pınarları onun kalbinden lisanı üzere cari olur. İmdi bunların had bazısı kırk hafta ve kırk yıl sabaha dâhil olmuşlardır, ya ömründe kırk gün hulus görmeyen gönle galip olsa acep midir?

 

İmdi kartalın, kuzgunun, arı ile ne münasebeti vardır? Kartal her ne kadar gözde ve büyük ise de yediği leştir ve kendinden çıkan dahi cifedir (afedersiniz pisliktir). Ama arı her ne kadar gözde küçük ise de yediği güzel kokulu çiçeklerdir, kendinden çıkan dahi güzel, lezzetli baldır. İmdi doğan ve şahin misilliler ile münasebeti olmadığı besbellidir.

 

Niyazi Mısri

 

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Bir küt ile güreştim, elsiz ayağım aldı.

Şunu da basamadım göyündürdü özümü…

 

 

Bu beyit, yukarıdaki beyitte bir miktar acayiplik anlandığından, yine taliplere nefsi kırma yolunu talim edip, buyuruyorlar ki; “Bir küt ile güreştim.”

 

Buradaki kütten murat nefstir ki gözü şehvetleri sevme ile tezyin olunmuştur (şehvetler, dünya ve arzular ona süslü gösterilmiştir).

 

Elsizden murat şeytan aleyhillanedir ki nardan (ateşten) halk olunmuştur. İnananda gazap sıfatı ol ateşin yalımındadır.

 

Nefs çocuk gibidir. Gıdasını vermezsen kesilir ve lakin açlıktan hararet ve kuruluk hâsıl olur. Bu hararet galip olan soğukluk ve rutubet yani nefsin isteği olan yemek ve içmek ister. (İnsan yiyip içmez ise yaşayamaz) Onun için yine nefsin muradını vermeye muztar olup (zor durumda mecbur kalır) verir idim. (Yiyip içtikçe de nefsim diri durur idi) Yani murad üzere nefsimi yenemezdim demektir.

 

Bu beyit yukarıdaki beytin (kartalı yerlere vuran sinek beytinin) zıddıdır. Yani der ki sureten her ne kadar zayıf isem de her düşmanıma Hakk’ın izni ile galip oldum. Ama nefs ve şeytana bil külliye (tamamiyle) galip olup ellerinden halas olamadım (kurtulamadım, temizlenemedim). “Özümü göyündürdü (yandırdı)” der.

 

Ve bu beyitte tembih var ki Salih-i Arif her ne kadar nefs u şeytanına galip olursa da yine kendini nefsin mağlubu ile mağlup değilse de dava ehli olmaya, fena (yokluk) ehli ve züll u iftikar (hor ve fakir) ehli ola. Kendini daima aciz ve zelil göstere ve nefsini ucbe (kendini beğenmişliğe) düşmekten sakına. Zira kim nefsini beğendi ve onunla dost oldu, cümleye düşman oldu ve her düşmana mağlup oldu, aziz ise de.

 

Ve her kim nefsine düşman oldu ve daim nefse muhalefetten hali (boş) olmadı, cümleye dost oldu. Ve her düşmanına galip oldu, her ne kadar zelil ise de.

 

Pes imdi kütten murad şehvet sıfatıdır ki cazibedir. Yani eli var, ayağı yok, murad (kast) nefstir. Ve elsizden murad gazap sıfatıdır ki dafladır. Yani ayağı var eli yok murad şeytandır. Yani Allah’ın muradına muvafakat ve şeytana muhalefet üzere oldum. Nefse galip olmak vaktinde şeytan nefse yardım edip, gazap sıfatıyla nefsime yardımcı olup, ikisi bir olup bana galip oldular. Ve dahi ibadetlere Ragıp oldukça (rağbet ettikçe) şeytan beni men ederdi (engellemeye çalışırdı), fariğ oldukça (gayretten kesildikçe) şeytana yardım edip üzerime yorgunluk bırakıp ibadet terkini sevdirir ve lezzet verirdi. Daim bu cenk ile onlara gâh galip ve gâh mağlup olurdum. Bil külliye ellerinden halas bulup, şerlerinden emin olamadım diye süluk ehlini bu ikisi ile daim muhalefet üzere kandırır. (nasihat eder)

 

Gör imdi derviş ne acep sinektir ki devler ve periler ile kahraman ve Süleyman gibi cenk eder. Ve nefs u şeytan ne yaman düşmanlardır ki bu ikisinin elinden Enbiya ve Evliya ağlayıp inlemekten hali olmamışlardır. Zira bu ikisinin elinden kimse halas olmaz, meğer kendiliğinden tamamen fani ola (Varlığından tamamen kurtula, yokluğa karışa), Ol kurtulur ancak.

 

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Kaf dağından bir taşı, şöyle attılar bana

Öğlelik yola düştü boza yazdı yüzümü…

 

 

Kaf dağından murad Şer-i Şeriftir (Şeriat-i Muhammediye) ki cümle halkı sarıp dairesine almıştır. Ve büyük Alimler (kesserehümullahü ve refaa şanehün Allah onları çoğaltsın, onları kuvvetlendirsin, şanlarını yüceltsin) ol dağ üzere her tarafında ahval-i halka nazar edip dururlar ki her canipten bir halel (bozulma) zuhur edecek olursa etraftan ona taş atıp katil (öldürmek) mi icap eder veyahut hadd (sopa veya hapis) mi veyahut tazir mi (korkutmak mı) veyahut tedip mi (uslandırma nasihat mı) icap eder, fiil hal emri icap edip ol tarafından yıkılan yeri tamir ederler. Zira âlemin nizam u intizamı onların vücudları (varlıkları) sebebiyledir. Her ne yüzden bu din-i İslam’a ve şeriata muhalif bir kimseyi görseler veya işitseler "min indillah" (Allah katından) bunlara gayret-i diniye düşer, onu önlemeye çalışırlar.

 

Büyük Şeyhlerin sözleri ise ekseriye mutlak olmakla anlaşılması gayet zor olup, (Zahir) Ulema bunların mutlak kelamlarını Şeraite muhalif zannedip ekseriya lanet taşını bunların üzerine atarlar. Ve lakin ol sözlerden Meşayihin muradı, Ulemanın anlayışına doğan mana olmamakla, onların lanet taşları Meşayihe dokunmaz.

 

Zira üzerlerine hücum ederlerse, ol sözün Şeriata muvafakati (uygunluğu) yüzünü beyan edip, ol lanetten kurtulurlar.

 

Yunus Hazretleri buyururlar ki; Ulema benim mutlak kelamımı anlamamakla bana lanet taşı attılar. Benim muradım onların anladıkları gibi olmamakla taş yol ortasında kaldı.

 

"Öğlelik yol" demekten murad; öğle gün ortasıdır, ilm-i zahir (satırdan öğrenilen ilim) de nısıf-ı ilimdir. (ilmin ortası, yarısıdır). Zira ilmin akidelere ve amellere müteallik (ilişkili) olanı ilm-i kelam ve ilm-i fıkıhtır ki ilm-i zahirdir. Ve ahlaka ve içi temizlemeye ait olanı ilm-i ahlak ve ilm-i hakikattir ki ol ilm-i batındır. (Diğer yarısı)

 

İmdi ulema-i zahirin ziyade iyi anlayanın ilmi yol ortasına dektir. Öğlelik yol dediği ona işarettir.

 

“Boza yazdı yüzümü” dediği yani az kaldı ki muradımı anlayalar ve saklanması üzerime farz olan ilmi onlara keşfetmiş (ifşa etmiş) olam diye korktum. Zira rububiyet (İlahi terbiye ve varlıkları geliştirme) sırrını keşfetmek (açıklamak) küfürdür. Tefsir-i Kadi’de; "Ya eyyüherresulü beliğ ma ünzile ileyke min Rabbike" ayetinin tefsirinde der ki "Esrar-ı İlahiden bazı sır vardır ki ifşası haramdır."

 

Ve ihya-i ulûm’da Zeynel Abidin’den nakledip buyururlar ki; "Bazı ilim cevherleri vardır ki ben onları ifşa etmiş olsaydım bana 'sen puta tapanlardansın' denirdi." Bu beytin manasını beyan etmek lazım değil, ehline malumdur.

 

Niyazi Mısri

 

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Balık kavağa çıkmış, zift turşusun yemeğe

Leylek koduk doğurmuş, bak a şunun sözüne

 

 

“Balık” ilham tariki ile gönle varid olan ALLAH’ı bilmektir ki balık, denizinde olur. O derya dahi Arifin gönlü fezasında olur.

 

Gâh dalgalanıp balık gibi derya arasından taşra (kıyıya, kenara) gelen arif, sahilde olanlara dağıtır. Lezzetinden can-ü dil (ruh ve kalb) gıda-i ruhaniler (manevi lezzetler) bulur.

 

“Kavak" meyvesiz boyu güzel bir ağaçtır. (Kavaktan) Murad marifet davası eden softadır ki eseri riyasettir (baş olma davasıdır). Büyük velilerin düşünce ve sohbetlerinden bazı kelimeler ezberleyip yanına gelen bazı gözü bağlılara, ol hakikatleri kendi hali olmak üzere satar, maksudu dünyayı yutmaktır.

 

“Zift turşusu" dediği oldur ki; ne kendi hazzeder ve ne dinleyenler hazzeder. Kendi hazzetmez, zira bilir ki kendi hali değildir. Ve dinleyenler dahi hazzetmezler, zira candan gelmeyen marifet, lezzetsizdir.

 

Bunların misilleri kâmillerden birisi şöyle vasf-u beyan etmiştir.

 

“Emel hıyamü feinna kehıyamihim ve era nisael hayyı gayre nisaiha."

 

"Çadırlar aynı bildik çadırlar fakat obanın kadınları başka kadınlar."

 

(Tefsiri: Kalıp başka, ruh başkadır. Yani "göründüğü" gibi "olmuş" değildir.)

 

Yani "marifet sözünü" cahil diline alır, dünyayı yemek için. Arif onu görür, bilmezlikten gelir. Maarif (arif olmayan) sözlerini kor, turşu sözlere başlar ki sakladığını kâmiller bilir. Zira leylek koduk doğurmuş gibi olur.

 

“Leylek”ten murad ALLAH’ın büyük kullarıdır. Zira leylek yemek, içmek ve tenasül (üreme) yüzünden olan halini halka gösterir. Ama bir seferi vardır, onu kimse bilemez ki ol sefer neredir. Kezalik (bunun gibi) Arif-i Billâh olan kâmilin de dış görünüşü halkladır. Ama iç dünyasını kimse bilemez ki nedir? Ve Arifin gönlü ne makamda ve ne haldedir? Yedi kat gökleri, Arş’ı ve Kürsi’yi arasalar Arif-i Billâh nerde idiğün bilemezler.

 

“Leylek koduk doğurmuş” dediği ekseriya ALLAH’ın büyük velileri tesettür (gizlenmiş) hal ile bağlıdırlar. Hususiyle balığın kavağa çıktığını gördükçe ziyade tesettür ile belki gayb kubbelerinin altına gizlenirler. Hallerini gizlemek için cahilane sözler söylerler. Nitekim kavak cahil, arifane sözler söyler ki itibar ederler; daima yüksekte ola. Leylek ise cahilane hareket edip kendini öyle gösterir, halk bana iltifat etmesinler, seferimden geri kalmayayım diye. Halk ise kavağın sözüne inanırlar, leyleğin sözüne ta’nedip (kötüleyip) “bak a şunun sözüne” diye ayıplarlar. Ama ehli olanlar ikisinin sözüne de itimat etmeyip “bak a şunun sözüne” diye taaccüp ederler.

 

 

Niyazi Mısri

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Yunus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemez.

Erenler meclisinde bürür mana yüzünü

 

 

Haddizatında (esasen, gerçekten) Yunus Emre’nin bu sözü gibi bir söz, gelip geçmiş Şeyhler tarafından söylenmemiştir. Gerçi görünüşte alay ve istihzaya ve çocuk eğlencelerine benzer ama, batınen ALLAH gelinleri olan, İlahi sırlar ve hakikat manası olan bakirelerin namahremden (yabancılardan) çekilmiş duvak ve nikap (örtüsü) gibidir. Ta ki namahrem (bu sırlardan uzak kimseler) gözü görmeye ve eli ermeye. Yunus Emre’ye bu beyit sahih olur:

 

 

Her bir âşık bu yolda bir türlü nişan vermiş.

Biri nişan vermedi nişanımdan ileri

 

 

Bu kasidenin bir misali de buna benzer ki buzağının burnuna kirpi derisi burunsalık bağlarlar. Ta ki anası emzirmesin diye. İmdi namahrem olanlar bu beyitin sütünü emmek istedikçe her beyit hakiki sütün vermez, reddeder.

 

Niyazi Mısri

Yorum bağlantısı
Diğer sitelerde paylaş

Sohbete katıl

Şimdi mesaj yollayabilir ve daha sonra kayıt olabilirsiniz. Hesabınız varsa, şimdi giriş yaparak hesabınızla gönderebilirsiniz.

Misafir
Bu konuyu yanıtla...

×   Farklı formatta bir yazı yapıştırdınız.   Lütfen formatı silmek için buraya tıklayınız

  Only 75 emoji are allowed.

×   Bağlantınız otomatik olarak gömülü hale getirilmiştir..   Bunun yerine bağlantı şeklinde gösterilsin mi?

×   Önceki içeriğiniz geri yüklendi.   Düzenleyiciyi temizle

×   You cannot paste images directly. Upload or insert images from URL.

 Paylaş

×
×
  • Yeni Oluştur...